filme farklı açılardan yaklaşmak mümkün.
öncelikle 1989'da haneke temsil ettiği germen toplumu öncelikli olmak üzere batıda çoğu memleketin ununu eleyip duvara astığını anlayabildiğimiz ve artık kusursuzluğun yıpratıcılığıyla ilgili film yapacak rehavete eriştiklerini gösteren bir film çekmiştir.
bizim sinemamız ise haneke'nin bu filmi çekmesinden bir sene sonra başlayan on yılını kentlerdeki keşmekeş ve düşmüşlerin hayatının karanlığını anlatmakla geçirmiştir. çünkü o dönemde bizim toplumsal gerçeğimiz odur. haneke de kent üçlemesini çektirecek bir toplumsal gerçeğin içinden gelmektedir.
filmde dikkat çeken bir ayrıntı her sekans arasında ekranın bir kaç saniye kararması ve yeni sekansa sonra geçilmesidir ki burada bile her şeyin düzenli, görev bilinciyle, olması gerektiği gibi, katı-tavizsiz, sıralı ama akıcı olmayan bir şekilde yapıldığı bir hayata vurgu yapmıştır.
--spoiler--
aile içindeki ilişkiler o kadar duygudan yoksundur ki araba yıkama esnasında bile birbirleriyle tek kelime etmezler ve makinanın işini bitirmesini put gibi sabırla beklerler. aslında o araba yıkama makinası bile hayatlarını sembolize edebilir.
çocuğun anneyle ya da babayla paylaşabileceği, paylaştığı hiç bir sevinci üzüntüsü yoktur. annesi kendisini yatırırken her defasında ışık açık kalabilir mi diye sorar annesi izin vermez ve çocuk itiraz etmeden yatmaya devam eder.
ve çift seviştikten sonra yine ortada bir duygu belirtisi yokken radyo alarmı çalışmaya başlayınca eşler birbirine işi zamanında bitirmenin vermiş olduğu keyifle gülümser.
--spoiler--
bu yazının sonunu bağlamaya gerek yok.