genel itibari ile "skolastik etkiden kurtulamayarak" diyerek yanlış anlaşılıp yorumlanan filozoftur. şimdi bir inceleyelim. descartes'in en ünlü önermesi "cogito ergo sum"dur. bunun nasıl temellendirildiği çok önemlidir. onun öncelikle kaygısının epistemolojik olduğunu belirtelim. bununla birlikte descartes yöntemsel ya da hiperbolik şüphe adını verebileceğimiz bir yöntem kullanıyor. yani doğru bilgiye ulaşmada şüpheden yola çıkıyor.
bunun için öncelikle duyularımız bizi yanıltır. misal ben kaşığı çayın içine koyup karıştırdığımda kaşığın kırık görülmesidir. bu durumda duyularım beni yanıltır. bununla birlikte ben bazen düş görürüm bazen de görmem. fakat ben[çoğunlukla düş gördüğümde düş görmüş olduğumu hatırlamam] aslında benim düş görüp görmediğimi ayıran herhangi bir şey söz konusu değildir. bununla birlikte aslında varlığından çok emin olduğumuz matematiksel nesnelerin bile varlığı bizi yaratan tanrının bizi aldattığı ya da tanrının yerine aldatıcı bir cin[evil demon] olduğu varsayıldığında varlığından ve kesinliğinden çok emin olduğumuz matematik nesneler bile bizi şüpheye düşürecektir[bunu demesinin nedeni yani hakikatı tanr il özdeşleştirmesinin nedeni, st augustinus'a kadar gider. bununla birlikte descartes'in yazdığı dönem tam anlamı ile filozofun filozof kimliğinin yanında din adamı kimliğini yitirdiği bir dönem değildir. bir geçiş dönemidir bunun için descartes hem fransızca hem latince yazmıştır].
fakat eğer ben yanılıyorsam yanılan bir şey söz konusudur. ya da şüphe ediyorsam bir şüphe eden ben vardır. şüphe etmek ya da yanılmak da düşüncenin bir parçasıdır ve öyleyse "düşünüyorum o halde varım" önermesine ulaşır. lakin bunun ile ulaştığımız şey "düşünce"dir. fakat düşünce bir "töz"[substantia] değil bir ilinektir. eğer bir ilinekse bir taşıyıcısı da olmalıdır. o da "mens"dir[tin ya da ruh]. bu durumda üç şey söz konusudur;
1-idea a me ipso factae:her şey benim zihnimin ürünüdür. yani her şey benim zihnimdeki idealardan oluşmuştur. bu durumda ben sadece bir "mens"ten ibaretimdir. bu durum ise solipsizme gider.
2-ideae innate:tanrının zihnime kazıdığı idealar. bu durumda solipsizmden öteye gidemez.
3-ideae adventitium: benim dışımdaki birşeyden bana gelen idealardır. solipsizmden çıkmanın tek yoludur. bunun için descartes "balmumu" örneğini verir. şimdi bir balmumu düşünelim der bu balmumunun bir kokusu bir sertliği bir şekli vardır. bunu ısıya maruz bıraktığımızda ise ne kokusu kalır ne sertliği kalır ne de şekli. fakat bu özelliklerinin hepsi değişip yok olmasına rağmen sadece bir özelliği kalır o da uzamı[extentio]. işte o dışarıdan gelecek ideae yani bizim solipsizmden çıkmamızı sağlayan şey "uzam" yani "extentio" olacaktır. bu arada bu da bir ilinektir ve bunun da taşıyıcısı ise "corpus"[beden]dir.
burada iki tane töz söz konusudur.
1-mens[tin]
2-corpus[beden]
bu iki töz sonlu tözlerdir. sonsuz töz bir tanedir descartes'e göre "o" da tanrıdır. buna ise şuradan ulaşmıştır. benim "mens"im sonlu bir tözdür. zihnimdeki tanrı gibi mükemmel bir yaratıcı ideasını yani sonlu bir töz olan benim zihnim meydana getiremez "olsa olsa bu kadiri-mutlak ve mükemmel tanrı tarafından zihnime yerleştirilmiştir" der. burada da sonsuz töz olarak tanrı düşüncesine ulaşır.
lakin burada bir tuhaflık söz konusu. descartes tözü ciddi anlamda ikiye ayırıyor mens ve corpus olarak. peki bu ikisi arasındaki ilişki nasıl gerçekleşiyor? descartes belki de ilkel bir düşünce ile bunun beyindeki "kozalaksı bez" tarafından yapıldığını söylemektedir. sonraki dönemlerde spinoza ve leibniz tarafından ciddi anlamda eleştirilecektir descartes. çünkü descartes'in res cogitans[düşünen şey]i sadece düşünür. ya da onun mekanikçi anlayışı maddeyi sadece yer kaplar olarak konumlandırmıştır. bu tip bir konumlandırma mens ve corpus arasındaki ilişkiyi sorunsal hale getirmiştir. bunun için occasionistler, spinoza ve leibniz bu konuya baya kafa yormuşlardır. bu da beraberinde "tözler tartışması"nı getirmiştir.