şu aralar evinle gündemdesin, hayır gülme, gerçekten öyle, beyoğlu'nda bulunan "50 metrekarelik ama dış cepheden geniş gözüken" evin var ya, işte onu konuşuyor ülkemin entellektüelleri, apartmanı bir tutunmuş satın almış, zaten tutunamasa nasıl alacak kocaman apartmanı, alınca da tadilata girişmiş, bizim entelciklerde apartmandan duydukları balyoz sesleri sonucu, anlamadan, dinlemeden, evin yıkılacak diye ortalığı birbirine katmış, zaten bizimkiler hiç bir zaman öğrenemedi,önce bir soruşturup dinlemeyi.
apartmanı alan adamı bulmuş bir gazeteci, adam da şaşkın, "biz" demiş, "apartmanı yıkmayacağız, sadece çatlaklar vardı, tadilat başlattık", sonra da demiş "ben de okudum tutunamayanları, değerlendirelim bu evi", sormuş okuruna, "ne yapmamızı istersiniz, müze mi olsun, otel mi olsun, ne olsun".
ah be oğuz abi, demir ve beton parçalarına ayakların değdi diye bir anlam katmış, tıpkı turgut'un yabancılaştığı eşi gibi davranmışlar, bu seni sahilde uzanıp okumuşlar.
madem okura sormuşlar, ben derim ki, değer vermeyin o eve, okuyun bir daha tutunamayanları, satıraralarını anlamlandırın, bırakın bu maddeye anlam yüklemelerinizi, oğuz abi, inanıyorum ki sen de böyle isterdin, bu evlerinde puf olan kişilere, sen de derdin, müze yapmayın o evi, nolur biri de anlasın beni.
entelimiz böyledir bilirsin, heyecan ararlar ufak hayatlarına, takip eder gözleri etrafı, bir şeyleri protesto etmeyi severler, anlam yüklemelerine bayılır, illa ki bağırırlar, sessiz yapamazlar hiç bir şeyi. diyeceksin sen değil misin, meyvalara, sebzelere bile anlam yükleyen, ama hiç bir zaman tutarlıyım demedim ki ben.
bir film festivalinde, anti-sanat olan bir filmi, onu çok sanatsal bulan ve yönetmenin kemiklerini sızlatan bir güruh ile izlemiş, sonrası alışık olunduğu gibi, kendileri ile nevizade'ye gitmiştim, konuştular, anlattılar anlattılar... sanata başkaldırı olan bir filmin, her karesini ne kadar sanatsal bulduklarından bahsettiler, masada 3-5 kız vardı, amaç onları etkilemekti, kızlar o akşam, en çok sanatsal kare yakalayanda, yönetmeni en çok sevende kalacaktı. daraldım, bunaldım, yapaylıklarından tiksindim, aptallıklarına sinirlendim, kalktım, yürümeye başladım, sarhoştum, nereye gideceğimi bilmiyordum, ben de senin evinin önüne gittim, oralarda bir bakkal vardı, şarap istiyorum dedim, gazeteye sardı verdi, apartmanının önüne oturdum, senin gördüğün manzaraya bakarak şaraptan büyük yudumlar aldım.
olric gelmedi. ama 3-5 tinerci geldi, bana baktılar, dalmıştım, onları algılamadım, "uçmuş bu ehe ehe" diye gülüp yanımdan geçtiler, ben de korktum, son bir kez pencerene baktım, seni göremedim, diğerlerini bulamadım, boş pencereye bir selam çakıp, oradan uzaklaştım.
şimdi tıpkı senmişcesine sormuşlar "sayın okur evi ne yapalım", aslında yıkın diyeceğim ama kıyamadım, müze'nin sana uymayacağına karar verdim, ve sonra düşündüm, ne mutlu ederdi seni, sonunda buldum, cevap veriyorum sayın mal sahibi, mülk sahibi;
"tek kişilik yurt yapın o evi, itü inşaat'ı kazanmış, ama durumu olmayan bir öğrenciye burs olarak bağışlayın, yalnız öğrenci erkek olsun, eve puf girmesin"