"bir insanın en sevdiği şehir nasıl ankara olur?" dediğinizi görüyorum ve arttırıyorum, bence de olmaz.
ama şehirler yalandır bir yerde. senin sevdiklerin, senin hatıraların, senin evin, senin varlığın, senin çocukluğun neredeyse, sen farkında ol ya da olma en sevdiğin şehir orasıdır aslında.
şuan o sevdiğiniz şehirlerin içini boşaltın, sevecek ne kalır ki geriye?
ankara gridir, ankara belki sıkıcıdır, ama ankara gerçekten çok sıcaktır, bakınca. konuşurken gözlerimizi kaçıracağımız süper manzaralarımız, denizimiz, altında fotoğraf çektirecek köprülerimiz, cami manzaramız falan olmadığından, konuşurken hep birbirimizin yüzüne, gözlerimizin ta içine bakarız. bizim işimiz hep insanladır.
ruhsuz, çok gri derler benim şehrime. insanları sıkılgan, yüzleri solgun. öyledir de belki, ama o insanlardaki yaşanmışlıktır bir yerde ankara'ya asıl ruhu veren, ruhsuzluktan ziyade.
ben ankara'da yaşadığım seneler boyunca hiç çılgınlar gibi eğlenmedim. kulüplere falan gitmedim, ardından çorbacıda takılmadık. en fazla kampusun oralarda kavurmalı pilav yiyip ardından bira içer müzik dinlerdik. buydu bizim eğlencemiz. gece hayatının ne olduğunu yazın görürdük daha çok.
her köşesinde yaşanmışlık -daha doğrusu o istanbul için bahsedilen entel, hisli, uu beybi yaşanmışlık- belki yoktu benim şehrimde. sokaklarda birbirine küfür edip çılgınlar gibi kavga eden sevgililer, köşede onlara inat yapar gibi öpüşen çiftler, bir yanda onları sevgiyle ve imrenişle izleyip gülümseyen insalar yoktur belki. mutlaka vardır da, ben istanbul'da gördüğüm kadar görmedim onlardan. ama benim şehrimde insanların çok ciddi sorunları olurdu içsel olarak, bu yüzlerine yansıdığında da şehrime sıkıcı derdiniz siz. asıl yaşanmışlık bizim yüzlerimizdeydi ve ankarayı sizin için katlanılmaz, bizim için de güzel yapan şey tam olarak buydu.
son 3 yıldır ayrıyım ankara'dan. istanbul'un karmaşasındayım.
bütün arkadaşlarım oradayken, en sevdiğim insan olan babam oradayken, annem yemeklerini ankara'da yaparken, yeğenim dertlerini bana değil de aslı isimli arkadaşına anlatırken, ablam onunla ne yapacağını düşünürken ben onların yanında değilim.
istanbul'da yalnız yaşıyorum. okula gitmiyorum, koltuğumun üzerinde evlendirme programlarına prim veriyorum. evden sadece çarşıya ev alışverişine çıkıyorum. arada bir alışveriş merkezine falan gidince afallıyorum. garipsiyorum. taksim'e zorunlu olmadığım sürece çıkmıyorum. çarpıntım azıyor. bu şehir, bu şehrin insanları beni hasta ediyor. o kalabalıkta, insanlar üzerime üzerime yürürken, eğer yalnızsam artık onlara omuz falan atmaya çalışıyorum ki biri dönsün bir şey desin, kavga edeyim. döversem allah bereket versin, dayak yersem de hiç değilse rehavetimi almış olurlar. böyle şeyler düşünüyorum.
ankara'nın düzenine bu kadar alışmışken bu istanbul karmaşası hakikaten de yutuyor beni, nefes alamıyorum. yanımda kimseyi istemediğim zamanlar oluyor. tamamen yalnız olmak istiyorum bu şehirde, çünkü her zerresinin bana zarar verdiğini hissetmek bir kenara, net olarak görebiliyorum.
en çok ankara'yı seviyorum, çünkü benim evim orası. çünkü babam orada yaşıyor, çünkü benim çocukluğumun, gençliğimin izleri ankara'nın sokaklarında. istanbul'un ikiyüzlülüğünde değil.