millet ıstılahta bir davaya inanların meydana getirdiği topluluğun adıdır. ibrahim milleti ise, kelime-i tevhid davasına inanların oluşturduğu topluluğun adıdır.
arasında dağlar kadar uçurum barındırandır. yani iki yazı yazmışım. bakılma oranları birinin 3056, diğerinin 3639 ama verilen oy birer tane. okuyoruz ama oylamıyoruz. veya bu konular beni açmaz demek olsa gerek. yani bunu anlamalandırmak bayağı bir zor.
türkiye şartlarında bilinçli ve bilinçsiz bir şekilde imha edilen eğitim alanı. genel zannın aksine meslek eğitimi çocuk yaşta başlar. yani henüz birey okul ile tanışmadan, okul çocuğu daha çok körelten bir işlev üstlenir. ülkemiz şartlarında eğitim verilmiş cevapları ezberletir. farklı bakış açılarına izin vermez. bu fizikten tutunda ilahiyata kadar her alanda tabuların varlığı ile alakalıdır.
yani misal kimya derslerinde atomun parçalanamaz bir bütün olarak ezberletilmesi bunun en çarpıcı örneklerinden sadece biridir. ve fakat konumuz meslek edinme..
insan bir alan için yaşamalı, veya bir alanda uzmanlaşmalı gibi insanı hafife alan veya katagorilemeye kolaylık sağlayan bir medeniyetin iğfaline maruz kaldık. bu en başta herşeyi bilen filozofları ortadan kaldır. kimileri alanların çoğalması ile bilginin çoğaldığını ve buna bağlı olarak herşeyi bilmenin imkansız olduğuna değinir. oysa bilinen şeylerdeki malumat fazlalığına sahip olmak o şeyi bilmeye yetmemektedir. ve bu anlayışla çocuklara meslek liseleri yolu ile tek bir alanda yarım yamalak bilgiler verilmektedir.
öğrencilerden yaratıcı olup bir sorun için bir şey icad etmeleri istenmediğinden veya o öğrencinin hayatı ile somut ilişkisi bulunmayan veya maddi bir fayda sağlamayan, zihinsel açılıma neden olmayan pratikler ancak ders geçmeye yarayan bilgi depolar. her şeyden önce bireyin hayatın içerisinde yaşaması ve buna bağlı olarakta kaçınılmaz olarak sorunlarla karşılaşması, ve bu sorunlara mekanik çözümler bulması, o çocuğun meslek edinme veya edindiği mesleği nasıl kullanması gerektiğine dair bir fikir verebilir.
örneği adıyaman üniversitesi gençleri güneş ışığı ile çalışan otomobiller yapmışlar. ve bu sistem ile çalışan bir minibüs, kredi yurtlar ile fakülte arasında ulaşımı sağlamada kullanılıyor. oysa bu adıyaman meslek lisesinde gerçekleştirilse idi, o zaman ülke olarak meslek edinme veya meslek liseleri anlamında bir yerde olurduk.
birde konu ile yakından alakalı öğrencilerin tek tipleşmesine engel olacak bir hususu da yeri gelmişken zikredeyim. at yarışında koşan atlara benzeyen öğrenciler test hızına ve doğru yanlış sayısına göre değerlendiriliyor. ve bu onların önündeki tek seçenek gibi sunuluyor. yani öğrenciler öss'de başarılı oldu oldu. yoksa hapı yuttu şeklinde bir anlayış var. ve fakat peygamberler veya padişahlar mutlaka bir meslek ile iştigal etmişlerdir. iyi veya kötü ama meslek mutlaka vardı. misal 2. abdulhamid marangozdur. yani olur ya bir gün padişahlık elden giderse aç kalmamak için yapabileceği bir iş var. yani hayatın alternatifi var. oysa ülkemizde bu işler böyle yürümüyor. yani önümüze öss haricinde seçenek koyan yok. ve fakat aile veya aklı ermeye başladıktan sonra birey kendisi bunun tedbirini almalıdır. hayatını geçindirmek veya meşgale edinmek adına mutlaka elinde bir alternatif oluşturmalıdır. bu alternatif oluştuktan sonra öss'nin sonucu o kadar da önemli değildir artık. yani hayat memat meselesi olmaktan çıkar bu iş.
işte ülke olarak veya birey olarak bir yerlere gelebilmemizin yollarından biride budur.
dur durak bilmemenin, bir şeyi bıkmadan yeniden denemenin adı çocuktur. ve bu çocuğun deneme yaptığı her şey bir oyundur. ve bu oyunda kullanılan alet, edevat ve her türlü aparat oyuncaktır.
çocuk doğar doğmaz, nefes almayı öğrenir. daha doğrusu bilerek doğar. ve isteklerini ağlayarak temin edebileceğini öğrenir. ayaklanmaya başladıktan sonra oyunu ve oyuncağı keşfeder. oyun hayatın kendisidir. ve o oyunun kahramanı her zaman çocuğun kendidir.
oyuncak burada çocuğu türü itibari ile hem körelten, hem de geliştiren bir özellik gösterir. eğer çocuğa hazır alınmış oyuncaklar verilir ise, bu çocuk oyuncaklarına asla gereken ihtimamı göstermez. büyük çoğunluğu çocukların hazır oyuncakları kırar. ve fakat biriktirilen ve üzerine titrenen el emeği veya alın teridir.
hazır oyuncaklar kısıtlı bir alan sunar. ve tek bir kullanım alanı vardır. ve çocuğa o alan öğretir gözükür. ama çocuğun ayaratıcı bir zihne sahip olabilmesi için eşyanın imal amacı dışında kullanılabileceğini de keşfetmesi gerekir. bu ise asdla hazır alınanlar ile gerçekleşmez. zaten emek verilmediğinden ne değeri vardır, ne de saklanmak veya birlikte uyunmak gibi bir özelliği.
evet hazır oyuncaklar, pilli veya değil, bir kullanım şekli vardır. evet eşyanın imal amacı doğrultusunda kullanımı bir yetişkinlik göstergesi kabul edilsede, yaratıcı bir zihin için, eşyanın farklı pencerelerden görülebilmesi gerekir. mesela bir taş, kale yıkma oyununda kullanılabildiği gibi, araba olarakta kullanılabilir. veya sek sek oynamada da kullanılabilir. ama hazır alınan bir arabanın tek bir kullanım amacı vardır. araba olmak dışında bir alternatif sunmaz.
şehirleşmenin daha ötesi olan metropelleşmede, oyun çocuk için oyun parkları haricinde mümkün gözükmemektedir. mahalle ve sokak kavramları bittiği gibi, oyun arkadaşlığıda kreş arkadaşlığına dönüşmektedir. ve buralarda legolar dahi yaratıcılığa engel teşkil eder. olasılıklar her zaman için legoların birbirine montesidir. oysa monteleme işlemi olmadan başka bir işlev veya işlevler için oyuncak kullanılamıyor ise, orada yaratıcılık yoktur.
çamurdan, veya taştan tahtadan çocuğun kendi imalı olan oyuncaklar her zaman için yaratıcılığı geliştirir. hem öğrenmeyi, hem üretmenin ve alın terinin önemini kavratır. bu dediğim gibi belki metropolde mümkün olmayabilir. ama en azından kaçak alanlar oluşturmak çocuk açısından, hem zihinsel hem de fiziksel gelişim açısından oldukça önemlidir.
bu oyuncak imal etme anlayışı, okullarda kısmen veya bütün olarak törpülenir. neticede okul demek nitelikli tüketici yetiştiren kurum demektir. nitelik ise ancak market alış verişi ile sağlanır. yani kişinin kendi üretimi değil, fabrikadan çıkan daha niteliklidir!!!!??? okul bunu öğretir.
işte tam bu noktada, çocuğun üretim faaliyetine katılımı, en azından kendi ihtiyaçlarını kendisinin üretebileceği anlayışı verilmelidir. veya bu yönde kanalize edilmelidir. kreş çocuğu, ısı ve nem dengesinin, kalori hesaplarının kamilane yürütüldüğü bir seradır. ve fakat sokak, yoldan geçen arabalar da dahil olmak üzere bünyasinde barındırdığı bir çok risk ile hayatı öğretme açısından daha çok imkan sunar. hastalıklara bağışıklıktan tutunda fizik gücün kuvvetlenmesine ve zekayı işletmeye kadar bir çok faktörü bünyesinde barındırır. her şeye deneye dayalı olduğu için öğrenme daha kalıcıdır.
bu sebeplerden çocuk eğitimin de oyun ve oyuncak bu minvalde değerlendirilmeli ve anne baba gereken tedbirleri imkanlar ölçüsünde sağlamaya çalışmalıdır. şüphesiz köy hayatına geri dönüş mümkün değildir. ve fakat öğrenme ortamı sokaklarda da aileler talep ettiğinde veya bu yönde bir çalışma içerisine girdiğinde mümkün olabilir.
ehli olanlar bilir ki türküler söylenmez veya okunmaz. söylenen şiirdir, okunan beste/şarkı/ezan. türkü yakılır. bir olay olur ve o olaya türkü yakılır. hele hele günümüzdeki gibi masa başında kağıt kalem uğraşanların bu işle yakından uzaktan alakası yoktur. beni en iyi kürtler anlar bu konuda. önceleri sazbend denilen kürtçede, şimdilerde trt'nin dengbej dediği kişiler vardır. hele köylü kürt çocukları çok iyi bilirler bunları. belki köylerinde bir sazbend yoktur ama bir kaset mutlaka vardır. ve hazindir onlar bari sahip çıksa bu geleneklerine. biz yörüklerde bitti oldu bu gelenek. dedem bilirdi bu işi. bir başladı mı türküye, doğumundan ölümüne kadar bir aşığın hayatını, yaktığı tüm türküleri hikayesi ile birlikte anlatırdı. ama dedem öldü. oğulları ise benim elimde olan, veya murat kekilli'nin söylediği hali ile karacaoğlan'ı beğenmezler. sözlerini değiştirmiş, bu türkünün aslı böyle derler ve aslını söylerler.
ve fakat bizim kuşakta bırakın ses olmasını türkünün orjinalini bilen bile yoktur. bilmiyorum hiç denk geldiniz mi gül ahmet yiğit'e? belki son türkücüdür o. ki hikayesini anlatmadan türkü söylemez. ve dahi anadoluda türkü öyle söylenir. neşet ertaş gibi ortadan dalınmaz. gerçi babasını dinleyenler neşet'i dinlemez. ama o ele geçse. başkası kalmadığından, o nesli gören son kişi olduğundandır neşet'in marifeti. yoksa babasının türkülerini çığırmaktan başka ne yapmıştır ki? dedem bile ondan güzel söylerdi. kanıt ister şimdi insan. işte kanıt:
link'teki ilk videodur. "dedemin sesi" şeklinde bir açıklaması var. http://www.facebook.com/profile.php?id=100000257730578
2004 yılından itibaren milli eğitime bağlı okullarda bitişik eğik el yazısı ile birlikte okuma yazma yöntemi olarak kullanılması yönetmelik gereği zorunlu kılınmıştır. yöntem seslerin, ve selerin birbiri ile birleşmesini kavratma temellidir. her ses verildiğinde hece, kelime ve cümleye geçiş yapılmaktadır. tümevarım yöntemi kullanılmaktadır. ses yöntemi okunduğu gibi yazılan türkçe gibi dillerde, en etkili okuma yazma yöntemidir. yalnız bu yöntemn kullanılmasında diğer tüm yöntemlerde olduğu gibi dikkat edilmesi gereken hususlar vardır. aksi takdirde çocuk sesleri birleştirememekte veya heceleyerek okumaktadır.
1- tüm sesler verilip kavratıldığında, o sesle alakalı hece, kelime ve cümle öğrenimi mutlaka yapılmalıdır.
2- ses verilemeli ve fakat harf ikinci sınıfta verilemelidir. velilerle işbirliği içerisinde çocuklara evlerinde harfin öğretilmemesine dikkat edilmelidir.
3- öğrencilerin sesleri unutmaması için günlük seslerin tekrarı veya verilen seslerde önceki seslerle alakalı kelime ve cümle kullanımına dikkat edilmelidir.
4- görsellik ön planda tutulmalıdır.
eğer bu husulara dikkat edilirse öğrenci cümle yöntemine göre çok daha çabuk bir şekilde okuma yazmaya geçebilmektedir. yeterli hazırbulunuşluk düzeyi bulunan okullarda bir buçuk ayda, bunun normal düzeylerde seyrettiği yerlerde ise öğrencilerin iki buçuk ayda okuama yazmaya geçmeleri muhtemeldir.
yenilik, ynilik diye at koşturanlara sorulması gereken sorudur. modern zamanlarda bu bir şeyin yeni ise iyi olduğu gibi bir anlayışla yetişmemize neden oldu. yani bir şey yeni ise o şey iyidir diye bize yutturuldu. ama gerçekte bir şeyin iyi veya kötü oluşu o şeyin ahlak taşıyıp taşımadığı ile alakalıdır.
çinin kurucusu ve önderi olan mao zedongun bir günde alt üst olan amerikan kapitalizmi hakkında söylediği sözdür. bir gazeteye verdiği röportajda bunu sosyalist litaratüre sokmuştur.
tabi sözün devamıda vardır: "nükleeri olan bir kaplan."*
her bir birey korkuları ile yaşar. yaşamakta zorundadır. hayatın güzelliği bundadır çünkü. korku insanın kendisini emniyete çekmesine yarar sağlayan bir duygudur. korku veren şeyden emin olmak, yani ondan kendini güvenli alana çekmak ihtiyacı hissedersin. bu his hayatta kalmanı sağlar. burada karıştırılan korku ile korkaklıktır. korkaklık kınanası bir durumdur. korkulan varlığı fazla abartmaktır. bu hali ile bir şeye olduğundan fazla değer atfetme ile alakalıdır. bu yüzden korkaklık kötüdür. ama korkula hayatta kalmamaızı sağlayan bir duygulardır.
çukurovadan çıkmış, oranın havasını teneffüs etmiş, çukurovadan beslenmiş delikanlıdır. merttir. kavgacıdır. külhanbeyi havaları vardır. ezik ve yanık türkülerin adamıdır.
berduş ve çilelidir. onsekizinde alnı kırışmaya başlar. omzunun biri hep düşüktür. deli doludur. kaşları çatıktır. ferdicidir. müslümcüdür. arabesk sever ve dinler.
topukludur kundurası. beyazdır gömleği. ceketler hep omuzda. kunduranın topuğuna basarak yürür. ve bir mani ufacık tefecik çocukların dilinden:
"ceketi omza atarım
uçağa kafa atarım
trene çelme takarım
kaldırımda yatarım
heeeeyyyt var mı bana yan bakan.
anasını kesen ben
babasını kesen ben
anasının koynundan kız kaçıran ben
heeeeyyt var mı bana yan bakan"
ve ahmet arif bu delikanlıyı şiirinde şu şekilde anlatmıştır.
...
Çukurovam,
Kundağımız, kefen bezimiz
Kanı esmer, yüzü ak.
Sıcağında sabır taşları çatlar,
Çatlamaz ırgadın yüreği.
Dilerse buluttan ak,
Köpükten yumuşak verir pamuğu.
Külhan, kavgacıdır delikanlısı,
Ünlü mahpusanelerinde Anadolumun
En çok Çukurovalılar mahpustur,
Dostuna yarasını gösterir gibi,
Bir salkım söğüde su verir gibi,
Öyle içten
Öyle derin,
Türkü söylemek, küfretmek,
Çukurova yiğidine mahsustur
...
çağdaşlarda görülen bir korku türüdür. hasta öncelikle hastaneye getirldiğinde başörtülü tüm çalışanlardan uzak tutulmalıdır. masa örtüsü, sehpa örtüsü gibi başörtüsünü çağrıştıran örtülerden mutlak surette uzak tutulmalıdır. eğer hasta krize girerse bale yapan insanların resimleri veya videoları gösterilmek sureti ile sakinleştirilmelidir. hastalık ilerlemiş düzeyde ise, bir serum çağdaşlık verilmeli, ve ilericilik aşılarını aksatmamalıdır.
ülkemizde yaygın olan bu hastalık/korku türü ile mücadelede devlete ağır sorumluluklar düşmektedir. büfe tarzı çağdaşlık merkezleri kurulmalıdır. bu vatandaşlarımıza ikinci sınıf muameleden vazgeçilip onlarında çağdaş yaşama hakları korunmalıdır.
sekizinci nesil yazardır. mahlas altına kendisini tanımlamak adına ilk ve son kez yazmaktadır. adı ile başlamıştır işlerine. ister ki adı bari intikam olarak anılsın. okur yazarlığı vardır. yabancı dili yoktur. ilk başlarda öğrenmek için uğraşmış ise de daha sonraları tenezzül etmemiştir. avrupalılardan alacağı intikam dışında bir şeyi olmadığına inanır. kindar değildir. ve fakat batının ondan öğreneceği çok şey vardır. sözlük yazarlığına mürteci sözlük'te başlamıştır. bir mevzi işgal etmiştir. ve fakat kazılan siperlere girmemiştir. kendi siperini kendisi oluşturmuştur. ağır aksak tanımlarını bilgilendirmek için girer. belki bunda mesleğinin etkisi vardır. tartışmayı sevemez. trollün ne olduğunu hala bilmediğinden böyle bir şeye yeltenmez. hayatı kendisine yutturulmaya çalışılan yalanların aslını öğrenmekle geçmiştir.
az buçuk espriden anlar. arada sırada esprili tanım yaptığıda görülür. pek sevilen biri değildir. sosyal değildir psikiyatriye göre. sosyal olmanın hasta ziyareti gibi şeylerle mümkün olduğuna inanır. bu sözlükte tanıdığı kimse yoktur. en azından kendisinin şahsen tanıdığı kimse yoktur. varsa da kendisi henüz haberdar değildir. birilerinin tavsiyesi ile gelmemiştir. yazdıkları el emeğidir. kişiseldir ve hata payı her daim mevcuttur. ve fakat yanlış olma ihtimali yok denecek kadar azdır.
içinde yaşadığımız veya dünya geneli insanlarının bir kaç çeşit güç algısı vardır. ki eş seçiminde en etkili hususlardan biridir güç. yani kadının seçeceği eş açısından.
1- erk: pazu kuvvetidir. pazu ve silah ile, kas gücü ile alakalıdır. ve bir kaç gündür sözlükte sanal gündem oluşturan budur. yani kas güçtür ve güç her zaman tercih edilir. istenir. elde etmek için uğraşılır. ki bunda kadın ve erkek ayrımı yoktur. yani her iki cinste kas gücüne taliptir.
2- er: olgunluk, kemalat diyebileceğimiz ahlak. bu rasulün önerdiği güçtür. ahlaklı olmanın insanda nasıl bir güç oluşturduğunu anlayabilmek, imanın verdiği gücü veya takvanın kişiye nasıl bir güç verdiğini bilmekten geçer. eğer iman ve takva güç mevzuunda bahse dahil edilmeyecekse, ahlak güçte hiç yoktur. ki taş kaldıran gençlere hz. peygamberin "asıl güçlü olan sinirlenince, sinirine hakim olandır" demesi konunun anlaşılmasına yeterlidir.
3- bilgi: bilimsel veya ilmi, veya vehbi ile olsun farketmez. bunun nasıl elde edildiği veya ele geçtiği başka konu. ve fakat bilgi, kendisine sahip olana bir güç verir. ve erkek kadın tercih etmede etkendir.
4- para: meta. dünyalık. adına ne denirse densin, para güçtür. ve insanoğlu/insankızı gücün bu türüne de meftundur.
imdi her biri kendi içerisinde dallanıp budaklanasa da, veya birbiri ile bağlantılı da olsa; genel olarak toplumdaki güç algısı bu dört çeşittir. ve kadın/erkek bu gücü elde etmek için çabalar. yani mesele sadece kadınların kas takıntısı değildir. insanın güç elde etme ve güçlü ile beraber olma isteğidir. ki bu isteğinde temelinde güvenlik ihtiyacının karşılanması yatar. veya estetik kaygılar da bu hususa dahil edilebilir.
mesele sizin güç dediğinizde anladığınız şeyin ne olduğudur. hayranlık veya takıntı yüzeydir. görünendir. görünen ise çoğu zaman aldatıcıdır. vesselam..
anlam'a ve anlama'ya konu olacak şeyi düşünce, kitap ve şiir olarakta değiştirebiliriz.
1- yazan, yazdığını kendi zihin dünyasında tasarlar. bu tasarılar ve tasarıların arka planındaki tasavvurlar fehmedilmezse anlama gerçekleşmez.
2- yazan'ın yazdığını hangi şartlarda -ki bu şartlar sosyal çevre, tarihi zaman, din ve çevre gibi bir çok faktörü göz önünde tutmayı gerekli kılar- yazdığını bilmek.
3- yazanın yazdığını kime veya kimlere yazdığını bilmek. o'na yazılanı bana yazılmış gibi veya sana yazılmış gibi okursan anlama gerçekleşmez.
4- yazanın yazdığını anlaşılabileceği ortamın henüz oluşmamış olmasıdır.
5- son olarak yazar saçmalıyordur. yazdığı şiir veya metin saçmalıktan öte değildir. ve fakat ismi etrafında oluşan efsane/tasavvur yazanı değil okuyanı suçlu bulma eğilimindedir
mustafa islamoğlu aforizmasıdır. allah kainattaki her varlığın yegane anlam vericisidir. her şey onun bir eseridir. bu yüzden o şeylere yönelik anlam ancak ve ancak allah tarafından verilebilir. çağdaş bunalımların tamamı veya klasik saplantıların hepsi hayattan allah'ın dışlanması ile oluşmuştur. insanoğlu yaşayasürdürdüğü yaşamının her an'ında allah'ı bulamıyor veya onun kudret, şefkat elini göremiyor ise; anlamsızlığa yani ki intihara yaklaşmış demektir.
akışkan bir özelliğe sahip olmayan anlamın zorlamaları reddidir. zihin haddi olmayanı veya haddini aşanı yani anlamı ister. ve fakat anlam verilebilen ve aktarılabilen olmadığı için zihin sadece kelimelere söz geçirir.
dil hangi milletin birikimi olursa olsun bir bilgiyi bir başkasına aktarmak içindir. ve bilgi bu hali ile akışkandır. oysa kelimenin kendisi anlamın üzerine aşırı derece de dar gelen bir elbisedir. o kadar dardır ki elbise sağından solundan yırtılır. anlam bir derinlik ve yükseklikle mevcuttur. ve kelime eni sonu bir düzlümde bir noktadır. cümle ise noktaların yan yana gelmiş hali. yan yana gelen noktaların birbiri ile bağı yoktur. bağ olduğunda kelimeler, kelimeler olmaktan çıkar kelime olur. ayrı kaldıklarında ise her biri ayrı birer kelimedir. ve yan yana dizilmeleri onlara bir anlam vermez.
"el" dediğimde bu kelimeyi okuyan kişi sayısı kadar anlam oluşacaktır. ve fakat benim aktarmak istediğim anlam hiç birisi olmayacaktır. bu durumda anlaşma nasıl gerçekleşir? anlaşma asgari müştereklerde oluşur. gönderilen ve alınan anlamların birbirine benzerlikleri ile anlaşma sağlanmış olur. yoksa anlama sağlanmış olmaz.
şanlıurfa balıklıgöl'de bulunan ikinci göldür. gölün ortasında insanı zamanda yolculuk yapmaya hazırlayan bir fıskiye vardır. gölün etrafı çay bahçeleri ile çevrilidir. görünümü herkes tarafından beğenilecek kadar güzeldir. tabi ağaç düşmanlığı olanlar başka. cumhuriyet kurulduktan sonra bu göl bir müddet gençlik spor müdürlüğünün yüzme müsabakalarının yapıldığı havuz olarak kullanılmıştır. tarihe verilen önem açısından zikre değer.
şanlıurfa balıklıgöl'de bulunan iki gölden birisidir. hz. ibrahim'in ateşe düştüğüne inanılan ve oradaki suyun kaynağı olan göldür. tv'lerde ve fotoğraflarda, film dizi ve çekimlerde hep bu göl gösterilir.
üzerine basıyor olduğu yeri kaybetmektir. düşüncede hareket edilen düzlemin kaymasıdır. her şeyi üzerine inşa ettiğimiz bir mantık örgüsü, bir temel, bir düzlem, bir zemin vardır. ve karşılaşılan her türlü olay ve düşünce bu zemin üzerinde bir yere oturtulur.
kimi zaman kimi insanlar sorgulamalarla bu zeminden uzaklaşır veya zemininde alt üst oluşluk yaşanır. terk edilen zemine dönüş çoğu zaman vardır. ben ne idim nerede idim soruları kişinin kendi zeminine gelmesini kolaylaştırır. düşüncesinin tarihini hafızasında tutamayanlar içinse bir jurnal veya güncelden uzak günlük her zaman işe yarar.
ve fakat zemini ters yüz olmuşların yeni bir zemin inşaası zordur.
her babayiğidin harcı değildir. bir kuşatıcılık katar insana. ve en tehlikeli şeytan yaklaşımı kibredir.
yaşanan toplumsal/siyasi/ekonomik olaylarda, o şeyin değerlendirmesini ve analizini ay'dan yapmak gerekir. mümkün olan en yüksek yere konumlanarak şeyleri ve şeyler arası ilişki türünü bu mevkiden değerlendirmek insanın daha kuşatıcı değerlendirme sahibi olmasını sağlar.
kibir bu minvalde şeytanın hiç durmadan saldıracağı bir husustur. ve kibre bulaşmadan tepeden olaylara bakabilmek zihni kuşatıcılığın zirvesidir.
yaşanan toplumsal/siyasi/ekonomik olaylarda, şeylerin yerli yerine oturabilmesi ve kişi eylemlerinde ki niyetleri ve samimiyetleri görebilmek için zorunlu olandır.
tepeden bakışla kazanılan kuşatıcılığın, aynı zamanda derinlik ihtiva etmesi gerekir ki anlama ve anlamlandırma kamil manada gerçekleşsin. kimin ne olduğunu olayların içerisine girmeden ve taraf olmadan veya kendi tarafını oluşturmadan anlaşılmaz. kimin neyi neden yaptığının cevabı içeri girmekten ve taraf olmaktan geçer. bu derinlik oluşturulduktan sonra geriye kalan kuşatıcılıktır. ki onun içinde tepeden bakabilmek yeterlidir.
burada da şeytan boş durmaz. taraf olmayı fanatikleştirmeni bekler. ki görülen en büyük tehlikede budur. uyanık olmak gerekir.
bir fikri bir ideolojiyi tanımak için küre yöntemini uygulayabiliriz.
küre içi olan bir maddedir. içinde ne olduğunu bilmek gerekir. boşta olabilir küre tüm büyüklüğüne rağmen. küre kabuğu olan bir maddedir. kabuğun neyden yapıldığını ve neye yaradığını bilmek gerekir. kürenin üzerinde gittiği bir yol vardır. yol belki selefin çizdiği bir yoldur. belkide ilk kez gidilen bir yoldur. ve yolun sonunda bir hedef vardır. kürenin yol alıp almadığı da tartışılmalıdır. yol alıyorsa geride bıraktığı iz önemlidir. bir şeyi ancak izini takip ederek bulabiliriz. aksi mucizedir. kürenin sağında ve solunda yandaş arkadaş ve dostları vardır. ne olduğunu bilmek için kürenin bunları da tanımak gerekir.
yukarda sayılanlar cevaplandığında bir fikri kamilane tanıyabiliriz.