siyahdalya
864 (teknoseksüel)
beşinci nesil silik 12 takipçi 75.80 ulupuan
entryleri
oylamalar
medya
takip

    boğazın düğümlenmesi

    12.
  1. hiç beklemediğin bir söz duydun bugün.
    asla başıma gelmez dediğin bir olay geldi başına.
    tam konuşacakken susturdu seni birileri.
    basiretin bağlandı sonra.
    eve döndüğünde "bunu neden söylemedim" diye kızdın kendine.
    ya da söylemediklerinden çok söylediklerin sıktı canını.
    ağlamak istemedin ya da belli etmek istemedin yutkundun sadece. o anda fark ettin ama boğazındaki düğümü.
    boğazında bir kelepçe, konuşsan kelimelerin olacaktı anahtar.

    susmayı tercih ettiğin zamanlarda değil, kendini susmaya mecbur hissettiğin sonrasında sıklıkla pişman olduğun anlarda yerleşir o düğüm boğazına.
    8 ...
  2. maskelerle yaşamak

    1.
  3. hissettiklerin anlaşılmasın.
    derdin budur senin.

    bir sürü ifade satılır el altından. yanıltmak için karşındakini çeşit çeşit alır takarsın sende yüzüne. maksat ikna etmektir çevrendekileri, bilinsin istemediğine. bakma başarılı da olursun bazen. inanır insanlar, hakkında düşünmelerini istediklerine.

    lakin katmazsın hesaba gözlerini. bir maske yok yeryüzünde perdeleyen gözleri.
    yalancı kahkalarının ardından en kötü dersin "fazla güldüm gözümden yaş geldi".
    ah şu bahaneler... her vakit örtbas eder di mi gözlerdeki nemi?

    halbuki bilmez misin en sağlam maske, sözcüklerindir senin.

    sorarım, hangimiz medet ummadık kelimelerden? takındığın ifade daha mı inandırıcı oldu dersin söylediklerinden? düşünsene bi, üzgün görünsen dahi ettiğin iki şen şakrak söz güldürmedi mi karşındakini? gülmekten karnı ağrırken, farketti mi bükmüş olduğun dudağı? gözlerine bakmayı akıl etti mi dersin?

    hislerini, düşündüklerini sıradan cümleler ardına kim saklamamış ki bugüne kadar? "ne güzel bir gün" derken sen yanındakine, kim inanmamış ki yarınından vazgeçmiş birinin ağzından dökülmüş bu söze? yapma allasen, sen istedikten sonra, kurduğun oyunda kim itiraz edebilmiş koyduğun kurallara?

    kelimelerin sihrine inanmak gerek. en kestirme yoldur bu; bilinsin istemediklerin, hakkında düşünülsün istediklerin için.

    hem duydun mu hiç şu sözü: "bazıları vardır düşüncelerini gizlemek için sadece kelimeleri kullanır"...
    7 ...
  4. sevginin hiç bitmeyeceğini sanmak

    12.
  5. ben öyle sandım.
    en azından inandım.
    çok geçmeden anladım.
    yanılmıştım.

    izledim. istemeden de olsa seyirci kaldım yaşadıklarıma.
    sancısını hissederek, hissettiğimi hazmederek unuttum sonrasında.

    çok kez dikildim karşısına. "bak" dedim. "gözlerimin içine bak". kaçırdı gözlerini.
    bazen kaçtım kuytu köşelere. gözükmedim gözüne. demedi hiç "nerdesin?"diye.

    büyüttüm, sorun ettim. "nasıl olur?" dedim. yediremedim.
    duymazdan geldim, inkar ettim.
    yeri geldi blöf yaptım, bi şey değil üstüne tükürdüğümü yaladım.

    susmak bazen en güzel cevaptır dedi birileri. inandım, sustum sonra. halimi kabullendiğimi sanıp bana acıyanlar yanıldılar. yangına körükle gitmemekti artık tek niyetim. ne olacaksa olsundu. oldu.

    ayrılmadık. işkence ettik birbirimize. susarak...

    o fark etmedi.
    görmedi.
    belki görmek istemedi.

    başlangıçlarda sonu düşleyenler sonda da başlangıcı özlediklerinde çiviler oynuyor yerinden. sanıyorsun ki her şey ilk günkü gibi olacak. sen değişmeyeceksin, karşındaki değişmeyecek... duygular sabit değil oysa. yıllarca savunduğun bir şeyi yeri geliyor inkar edebiliyorsun, asla yapmam dediklerin bir zaman sonra yapmayı düşlediklerin olabiliyor. değişiyor, büyüyorsun. kabullenmek istemiyor, konduramıyorsun.

    konduramadığında bir şeyleri seyirci gibi izliyorsun hayatını. akıp gidiyor avuçlarından bir şeyler. tutamıyorsun. deli oluyor ama engel olamıyorsun.

    fark etmiyorsun.
    göremiyorsun.
    belki görmek istemiyorsun.

    ne zamanki beni tanıdığına en çok inandığım adama kendimi ifade etmeye çalıştığımı fark ettim o vakit izlemeyi tercih ettim. izledikçe gördüm, gördükçe üzüldüm, üzüldükçe kemirdim dudaklarımı ama ne bendim artık onun düşlediği ne de oydu benim özlediğim. fark etmeden içimde büyüttüğüm hırsımı koyunca bi kenara anladım değiştiğimizi. alışkanlıklarına deli gibi düşkün olan bizler bundan sebep tutamamışız başka elleri.

    nasıl uzaklaşmışız biz? emek vermiştik oysaki. nasıl kaybetmeyi göze alır beni?
    beni?
    beni!

    tek sorun "ben". biz var mıyız ki? sahi ne zaman bırakmışız ellerimizi? nasıl korkar hale gelmişiz göz göze gelmekten?

    boşver.
    her soruya yanıt bulmak zorunda hissetme kendini.

    kabul et artık, bizim gölgemiz yok peşimizde, güneş çoktan batmış. gözümüz hala gökyüzünde.
    14 ...
  6. annenin yokluğunun hissedildiği ilk an

    1.
  7. çiçekler açmayı unutabilir
    kuşlar uçmayı
    baharlar gelmeyi
    ama ben seni asla...

    sekiz yaşındaydım gittiğinde. ancak yıllar sonra tanımını yapmayı becerebileceğim lakin o yıllarda anlam veremediğim bir duygu karmaşası içerisinde uzanmıştım yatağıma. ağırlığımın iki katını taşıyordum sanki üzerimde. yatınca gömüldüm gömüldükçe küçüldüm oracıkta. "yokluğunu hissettiğim ilk an oydu" derdim eskiden. halbuki öyle tazeymiş ki hissedilenler, gidişinin üzerinden 24 saat dahi geçmemişken hakkında düşünülenler, şimdi bakınca varlığını yanımda en çok hissettiğim gün o günmüş meğer.

    hafızamı yokladığımda, gözümü yumup hatırlamak için kendimi zorladığımda bölük pörçük çocukluk anılarım canlanıyor gözümde. elbet güzel günlerdi, etrafımızdakiler biz üzülmeyelim diye gayret ederler, haliyle üstümüze düşer, ilgi alakayı eksik etmezlerdi. o zamanlarda uğruna ağladığım saçma sapan şeyler geliyor hatırıma. bağıra çağıra ağlarken, belki şımarıklık yaparken "anne" diye haykıracakken yutkunduğumu hatırlıyorum sonra. ne acıdır boğazın düğümlenmesi.

    ilkokulda öğretmenin öğrencilerine anne babalarının mesleklerini sorduğu günler geliyor aklıma. hala öfkeleniyorum düşündükçe. annesi babası olmayanların "ne cevap versem" tedirginliğini hala hissediyorum üzerimde. yalan söylemeyi o gün öğrenen çocuklar bilirim. utanmayı da öyle... öldü mü desem, gitti mi desem derken başka bir çocuğun ezile büzüle "annem babam ayrı" demesine bencilce duyduğum sevinci mi anlatsam yoksa? toplantılara gelmeyen ebeveynim miydi yoksa okul hayatım boyunca sorumsuzluğumun kaynağı? öğretmen her "veli'n okula gelsin" dediğinde, daha mı çok hissediyordum yokluğunu? sanmam.

    18'li yaşlarım geliyor sonra aklıma. aklımın bir karış havada olduğu, ayaklarımın yere değmediği, yokluğunu inkar ettiğim, özlemediğimi iddia ettiğim, düşünmekten korktuğum, korkularımla yüzleşemediğim yaşlarım... o gün sorsan "hissetmedim yokluğunu" derdim gururla. sen bana bakma, şu gurur öyle bir maskedir ki perdeler bazen tüm görülmesini istemediklerini. sahi nerdeydin sen benim o yaşlarımda?

    yaş ilerledikçe geçmiş daha bir berraklaşıyor gözümde. göremediklerini görüyor insan, anlam veremediklerini anlıyor belki de. taşlar oturdukça yerine, fark ediyorsun sende olan biteni. hak vermesen de idrak ediyorsun başa geleni.

    arkadaşlarımın anneleri geliyor aklıma.
    bir valiz görüyorum mağazanın birinde, sen giderken peşinden sürüklediğine benzer,
    çocukluk fotoğraflarıma takılıyor gözüm, içinde senin olmadığın...

    acı çektiğim anlarda,
    en mutlu günüm bugündür herhalde diye içimden geçirdiğimde,
    biriktirmek istemediğimde,
    herhangi bir şeyi başkasıyla paylaşmaktan kaçındığımda,
    bazen yalnızken "anne" dediğimde, ağzımdan çıkan kelime kulağıma tuhaf geldiğinde,

    özlüyorum seni. özlediğim her an, yokluğunu hissettiğim andır bana göre.

    aslına bakarsan ilk an diye bir şey de yok, hayatına annesi olmadan devam edenler, etmeye çalışanlar, ettiğini iddia edenler her an hissederler yokluğunu. yaşı başı olmaz bunun.

    yarım kalmış şiirlerim gibisin
    yaşanmamış çocukluğumsun anılarımda
    öylesine eksiğim sensiz
    öylesine sahipsiz
    işte bütün umutlara havlu attım gidiyorum
    içinde geç kalmışlığın çaresizliği
    çocuklar gibi ağlıyorum
    ve gel gör ki her damla gözyaşımda
    yine seni arıyorum... *
    42 ...
  8. üstadın ölümü

    1.
  9. kemal tahir 'in, 1936-1938 tarihleri arasında yedigün dergisi ile tipi ve ta-ka takma adlarıyla karikatür dergisinde yayımlanmış öykülerinin biraraya toplandığı kitabının ismi.
    toplumdaki yozlaşmayı,insan ilişkilerinde para ve menfaatin herşeyden mühim hale gelmesini hicvetmiştir bu öykülerinde kemal tahir.
    2 ...
  10. kray kardeşler

    1.
  11. 17 ekim 1933 yılında doğan ron ve reg kray, ingiltere'nin en meşhur gangsterlerindendiler.

    60 lı yıllarda londra'ya hakim olan ancak kendilerine hakim olamayan bu kardeşler, efsane olmak istiyorlardı. ingiltere'nin canlı olan batı yakasına geçmeden önce doğu yakasında kendilerini ispatladılar. her türlü olaya şiddet kullanarak dahil oluyorlar, ünlerine ün katmak istediklerinden olsa gerek bu olayları izleyenlerin çokluğu, onları memnun ediyordu.

    güçlülerdi. doğu yakasında herkes onlardan korkuyordu. güç ve paranın yanısıra şöhrette isteyen ikizlerden ron'a göre efsane olmak için öldürmek şarttı.

    ron, reg'e göre daha baskın ve daha vahşi idi. çocukluğunda dahi her istediğini şiddet yoluyla elde eder, kardeşi de onu yalnız bırakmazdı.

    filmlerdeki gangsterler gibi giyinir, onlar gibi yaşar, onlar gibi yürürlerdi. şiddeti bonkörce kullanan kray kardeşler, önce hırsızlardan haraç keserek başladıkları yola, gece klübü işleterek devam ettiler. kumarhanelerden haraç alırlardı.

    psikopat ve paranoyak oldukları bir gercek. gençliklerinde çok benzeyen krayler, ileriki yaşlarda birbirlerinden ayırt edilebiliyorlardı. buna sebep ron'un aldığı paranoya ilaçlarının yüzünü şişirmesi ve ifadesini değiştirmesiydi.

    reg "düşmanlar bir bir silinecek" sözünü sık kullanırdı. hakikaten rakipleri bir bir ortadan kayboluyordu. geride hiçbir kanıt bırakmadan.

    sert çocuk imajlarının yanısıra eşcinsellerdi. reg bunu gizlemeye çalışsa da ron bundan utanç duymazdı.

    kurdukları suç imparatorluğuna firma derlerdi.

    ileriki yıllarda reg her ne kadar tedirgin olup kendine yeni bir yaşam kurmaya çabalasa da başaramamış, onun aksine ron daha da aksileşmişti.

    60 ların sonunda evlerine baskın düzenleyen polis tarafından tutuklandılar.

    saltanatın sona erdiğini düşünenler yanılıyordu çünkü efsane asıl şimdi doğuyordu.
    bu dava ingiltere'de sansasyon yarattı ve o zamana kadar verilmiş en uzun ceza kendilerine verildi. 30 yıl hapiste yatacaklardı.

    hayranları daha çoğaldı. 90 yılında filmleri bile yapıldı.

    62 yaşında ölen ron'un cenazesi orkestra eşliğinde çıktı cezaevinden. kalabalık bir törendi.

    reg ise daha sonra kanserden öldü.

    zamanında tüm londra'ya korku salan ve hakim olan ikizler kendilerini hiçbir zaman kontrol etmeyi bilememişler, yaşayan efsane olmayı becermişler, öldükten sonrada gangsterler arasında efsane olmuşlardır.
    5 ...
  12. annenin gençlik fotoğrafları

    1.
  13. eski püskü bir mukavva kutu bulduk taşınırken...

    "tüm resimleri bir albümde toplayalım" dedi kardeşim elinde bir torba dolusu çocukluk resimlerimizi getirirken. bir hevesle ayırdık her birini. ilkokul resimleri, lise mezuniyeti, kep töreni, düğün fotoğrafları....

    yerde bağdaş kurmuş otururken karşılıklı, elimize geçen her fotoğrafı da gösteriyorduk birbirimize. dalıp gidiyorduk sonra. kıkır kıkır gülüyorduk 80 lerdeki hallerimize. özenle yerleştiriyorduk her birini yeni aldığımız albüme.

    -bu kutu da neyin nesi?-

    "daha önce görmüş müydün bunu"? diye sordu kardeşim. cevap vermeden açtım kutuyu. yüzlerce siyah beyaz fotoğraf saçıldı yere. önce donduk kaldık, sonra unuttuk hazırladığımız albümü ve diğer resimleri, neşemiz kaçtı, sustuk kaldık.

    annemin resimleri... öyle güzelmiş ki... hoş annesinin gençlik resimlerini görüp beğenmeyen yoktur herhal, benimki de laf.

    bir özlemle baktık hepsine. sanırım lisedeyken çektirdiği onlarca fotoğraf... gözlerinin içi gülüyor... ve yakından çekilmiş bir dolu fotoğraf. öyle genç öyle hayat dolu... nasıl olmuştu da bugüne dek görmemiştik bu resimleri?

    "şu resme bak" dedi, şaşkınlıkla. "aynı sen"...
    aynı ben.

    ...

    hüzünlendik.

    "ne yapalım bunları?" diye sordu. topladık hepsini bi çırpıda. sanki bulmamamız gereken bir şeyi bulmuşuz da yakalanmamak ister gibi. koymadık aile albümüne, mukavva kutuya koyup kapattık yırtılmış kapağı.

    odadan çıkarken "ne güzelmiş di mi?" dedi. koltukaltında mukavva kutu.

    ...

    hiçbir zaman bir albüm hazırlamadık ona dair. şimdi ne vakit bir mukavva kutu görsek anımsıyoruz o resimleri. ne vakit özlesek açıyoruz yırtılmış kapağı...

    eski püskü bir mukavva kutu içinde resimleri. onun anıları saklı, bizim ise özlemimiz içerisinde.
    32 ...
  14. hiçbir şey hissetmemek

    22.
  15. daha bir umursamazım sanki.
    daha bir vurdumduymaz.

    dinlemiyorum çoğu söyleneni
    aldırmıyorum hakkımda düşünülenlere.

    hiçbir bakış, hiçbir söz, hiçbir tavır acıtmıyor canımı.
    hiçbiri engel olmuyor uykumun bölünmesine.

    kendimle bu denli didişirken ben, müsade etmedim dış etkenlere.

    lakin omuz silkmekten yoruldum,
    önemser gibi gözükmekten de öyle.
    günlerce üzülmek bir şeye ya da
    öyle mutlu olmak ki paylaşmak istemek herkesle
    nasıl olurdu unuttum.

    daha bir gamsızım sanki.
    daha bir terk etmeye hevesli.

    vedalarım bas bas bağırarak olmadı benim.
    elvadalara ve gözyaşlarına teslim etmedim birikmiş sözlerimi.

    söyledim bazen, yanıt beklemedim ama.
    sevdim bazen, bi cesaret söyledim. aman ha yanlış anlaşılmasın, karşılık beklemedim.
    kızdım ya da, unuttum. affettim sanılmasın, yok saydım.

    hayatımı belirli aralıklarla elekten hep geçirdim.
    yere düşenleri toplamaya hiç yeltenmedim.

    kaybetmeye alışkın biri olarak ben kazanmayı hiç düşlemedim.
    hadi düşledim diyelim, hiç gayret göstermedim.

    bugün biri çıksa dese:
    "hadi canım sende" diye,
    hiçbir sözüm olmaz, gülümserim sadece.

    daha bir kayıtsızım dışardan bakıldığında.
    bu da umrumda değil aslında.
    27 ...
  16. hayatım gözlerimin önünde kapalı gişe

    1.
  17. öyle bir yaşamak ki mutluluğun, acının, hüznün, aşkın, özlemin, nefretin her birini hissetmek iliklerinde. öyle bir yaşamak ki tıka basa doldurmak içini anılarla. sığar mı acaba, taşar mı yoksa diye düşünmeden. ama farklı ama aynı birçok karakter sığdırmak içine. kimini öldürerek, kimine daha fazla rol vererek devam etmek sonra yola. belki farklı zamanlarda başka coğrafyalarda, belki farklı sonlarla, belki benzer başlangıçlarla... ama yaşamak sonuna kadar her ne varsa. hakkını vererek ama alkış duyarak sonunda ama yuhalayanları duyduğunda o kulaklarını tıkamayarak... hepimizin hayatı film gibi değil mi aslında?

    film şeridi gibi geçermiş hayat insanın gözü önünden. ne o, ölüme bir adım kalsın o zaman görelim mi dersin yoksa sen? oldu ya öyle dersen içinden, kusura bakma bu fikre katılmam ben. ne zaman bir fotoğraf geçse elime, ne zaman okusam bir dua kaybettiklerimin ruhuna, romantik değilim bakma ama ne zaman duysam bir şarkı belki söyleyeni kimdir bilmediğim, ne zaman fark etsem ve desem kendime " büyüdün sen artık" diye; geçer o film benim gözümün önünden ve bilir misin hiçbir kareyi makaslamam ben.

    keşkeleri olmayanlara gıpta etmesem de sıkarım ellerini onu belirteyim önce ama çokça "acaba" demiş biri olarak ben, asla gocunmadım keşkelerimden. akıllara zarar yaşadığım acıları, ayağımın yere basmadığı günlerin arasına sıkıştırdım hep ben. aklımı kaçırmaktan korktuğum günlerde döktüm kimi zaman mutluluk gözyaşlarımı . bitmesini istemediğim bir film gibiydi hayatım, onun için sıkılıp hiç yarıda bırakmadım. anladın sanırım bir kitaba başlamadan son sayfasını okumayanlardandım ben.

    hep güzel şeyleri mi anımsamak istedin sen? arka arkaya gözünün önüne gelen kötü günlerini hatırlamamak için çok mu gayret gösterdin? keşkelerim yok benim derken makasladığın kareler mi vardı yoksa? sahi hiçbir filmi ara vermeden izledin mi sen? en kötü sahnede ellerinle gözlerini kapamadan, yeri geldiğinde hıçkırarak, bazen kahkaha atarak... bu film senin filmin şimdi. kapama o gözlerini.

    sende sahiplen yaşadıklarını. iki avucunun arasına alıp yırtma o şeritleri. unutamazsın istemediklerini. kesip attıkların değiştirir çünkü filmin akibetini.

    dersen şayet sen kimsin diye izah edeceğim az bekle. kendi filmimde oyuncuyum; başrol benim. yönetmenim; tüm sorumluluk benim. makinistim; soluklanmanı istediğimde arayı veren gene benim... söylesene hepimizin hayatı film gibi değil mi aslında?

    dolu dolu yaşadım ben hayatımı. iki kez sıyırdı geçti ölüm beni, burun buruna geldiğimde yaptım ama ilk kez tanımını. çok mutlu olduğum günler oldu sonra, hala anımsadığımda yüreğimin attığını hissettiğim. fena acılarım oldu benim, belki anlatmak istemediğim. kötü tecrübeler edindim sonra bilsen belki utanacağım... ama dolu dolu yaşadım ben hayatımı, sığdırdım içine her şeyi. sığar mı acaba, taşar mı yoksa diye düşünmeden...

    şimdi bakıyorum geçirdiğim yıllara, sağlam bir film çekmişim aslında. devamını boşver, bana bugüne kadar olan da yeter. tüm biletleri satılmış bir film bu. kapalı gişe oynadım ben hayatımı. daha uzun zaman var önünde dersen şayet, biliyorum daha beterlerini ya da daha güzellerini yaşayacağım ben ama kalmayacak bir bilet dahi o gişede. sıkılıp yarısında terketmeyeceğimden gerekirse tüm biletleri kendim alırım ben.

    "ben ben diyorsun, sen kimsin" dersen; elinde fener yer göstericiyim şimdi ben. kapı önünde duranlara, kendi film şeridini görmekten korkanlara, kötü olan ne varsa yaşadığı hatırladığında yıkılanlara, inkar edenlere, kendi yükünü sırtlanamayanlara çıkışı gösteriyorum ben.

    benim hayatım gözlerimin önünde kapalı gişe. seyreden bir tek ben olayım mühim değil, bir bilet daha yok izlemeyi isteyen için. *
    26 ...
  18. annenin karşısına aniden çıkıp korkutmak

    14.
  19. * bizim evde pişen yemek gece bozdolabına konmaz çünkü babamın iştahından sebep sabaha tencerelerde yemek kalmaz. öyle ışığı da açmaz. girer mutfağa, tıkır tıkır sesler çıkararak doyurur bir saat sonra acıkacak olan karnını. canım babam bizim evin faresi.

    ha uyandın sabahın köründe, dilin damağın kurumuş, su içmek için gittin mutfağa, açtın mı ışığı "hiiii" diyerek ön dişlerini baş parmağınla çekiştirirsin bir iki.

    annemi sorsan hep dalgın. "anne" dersin yerinden zıplar. kendine geldiğinde gene dersin "anne" diye. "bana anne deme" der. şaşar da kalırsın. ondan sebep yanına giderken bir iki öksürürsün "ben geliyorum korkma" babında yani.

    anlayacağınız kasti bir şey yapmaya lüzum olmamıştır çoğu zaman. sen tam salona giriyorken annen de aynı anda salondan çıkıyor ise vay haline ama. en son çarpışmamızda, annem yaklaşık iki dakika gözlerime bakmıştı sabit halde. kıpırdayamadı kadın. artık ne göründü sandıysa...

    ama korkutmak için özel tekniklerim de yok değildi hani. en matahı şuydu ki korku filmleri olmuştur ilham kaynağım. bizim ev iki katlıydı önceleri. o inerken usul usul merdivenlerden, merdiven altına saklanan ben tutardım kadının ayak bileğinden. bir çığlık bir figan. sonrasını tahmin ettiniz a dostlar.

    hoş bende öyle bir kardeş var ki gece yatağının altında bekler, yattın mı da bir anda olduğu yerden çıkar. anneme sık yapardı bunu. hala yatmadan önce bakıyorsa annem yatağının altına budur sebebi.

    yani annenin karşısına çıkıp onu korkutmak bizim için olağan olan, kardeşimle bizim ona yaptıklarımız çoğu zaman yanağımızın yanma sebebiydi.
    27 ...
  20. son buluşma

    1.
  21. --spoiler--

    dinle sevdiğim bu ayrılık saatidir

    dünya var olalı beri çirkin ve soğuk

    ergeç içeceğimiz bir ilaç gibi

    tadı dudaklarımızda acımsı, buruk

    bu saatte gözyaşları, yeminler

    boş bir tesellidir inandığımız

    perde kapanıyor, film bitiyor işte

    o hiç bitmeyecek sandığımız

    görüyorsun konuşacak bir şeyimiz kalmadı

    sadece bakışlarımızda hüzün

    işte ayrılık bu; hiç beklemediğimiz

    o ikiz kardeşi ölümün

    anlıyorum bir daha görüşemeyeceğiz

    bu son buluşmamızdır seninle

    yeni bir hayata başlıyacaksın artık

    onunla, o yeni sevgilinle.

    anlıyorum artık o öpecek ellerini

    kulağına aşkı o fısıldayacak

    içinde bir pişmanlıktan başka

    benden eser kalmayacak.

    sigaranı söndür, kalkabiliriz

    on adım sonra yollarımız ayrılmalı

    sakın ağlama ve bir şey söyleme bana

    insan ayrılırken bile büyük olmalı

    --spoiler--
    5 ...
  22. arayıp sormayan anneyle yıllar sonra tanışmak

    1.
  23. "git" dedi birileri.
    "o da özlemiştir" dedi diğerleri.

    gerçekten özlemiş miydi?
    öğrenmem için görmem gerekliydi.

    gittim sonra, gördüm. izledikçe öğrendim, işittikçe farkına vardım. tokalaşıp öpmekten kaçındığında aramızdaki mesafeyi hissettim.

    yanılmıştı birileri.
    o bizi hiç özlememişti.

    insan tanımadığı birini özleyebilir miydi sahi?

    daha önceki yıllarda bir kez karşılaşmıştık. kapısının önünde ayaküstü konuşmuştuk. pek hayırlara vesile olduğu söylenemez ama ikinci buluşma teklifi ondan gelince hayır demedim, demek istemedim, deme gereği de görmedim. neyse ne işte paşa paşa gittim. ha bak konuşmak istediğim şeyleri de aklımdan hiç geçirmedim zira yıllar önce kapı önünde işittiklerim, oraya giderken aklımdan geçirdiklerimi yerle yeksan etmişti. hayallerime bir güzel tokatı basmıştı.

    gittim evine. yıllar öncekine göre daha sıcaktı. gülümsedi. ben oturana kadar elini de omzumdan çekmedi. bir şeyler ikram etti. alakasız alakasız şeylerden bahsetti. her biri anlamsızdı benim için. neden sonra farkettim onu izlediğimi. duymuyordum söylediklerini, sessiz film gibiydi sanki. o ağzını oynatıyordu ben ise haraketlerinden, mimiklerinden, bakışlarından bir anlam çıkartmaya çalışırken yakalıyordum kendimi. yanımdayken ne kadar uzaktı? halbuki uzağımdayken, bana ne kadar da yakındı...

    o bana sordu bir şeyler. anlatırken ben, dinledi. yorum yapacak cesareti belki kendinde bulamadı. benim ona layık görmediğim sıfatı o da kendine yakıştıramadı. bu gözlere bir kez olsun bakmadı. geçiştirdi bir şeyleri. hayatımızdan çekip gittiği gibi. "geçmiş zaman" diyerek konuları da değiştirdi.

    biz o gün tanıştık. sadece tanışırken birbirimize adlarımızı söylemedik. ilk buluşmanın verdiği tedirginlik o güne dair hissedilen tek ve en güzel duyguydu bana göre. uzun yıllardan sonra ilk kez saatlerce vakit geçirmiştik birlikte. tanıdım demek güç. anladım demekte öyle. hak vermek mi gidiş sebeplerine, aklıma getirmem bile.

    onu gördükten sonra "dün gibi aklımda" dediğim gittiği günü, hatırlamak güç oldu. benim ona ve gidişine dair hatırladıklarım başkaydı. kim ne derse desin bu buluşmada birkaç damla gözyaşı mutlaka bulumalıydı. o yaş ikimizden de akmadı.

    sonra kalktım yerimden. tam çıkarken kapıdan, tuttu elimi. "tekrar görüşelim" dedi. "ara beni" dedi. "ben de ararım" demedi. en önemisi beni öpmedi. tokalaşarak ayrıldık. iki yabancı gibi.

    yıllarca biriktirdiklerimi yerle yeksan etti bu seferde. farkına varmadan bastı tokadı bu kez yüzüme. iyi de oldu hani, o tokat beni kendime getirdi lakin can acısı bir müddet geçmedi.

    dedim ya biz aslında o gün tanıştık. keşke hiç tanışmasaydık.
    55 ...
  24. kapkaç saldırılarına karşı alınabilecek önlemler

    1.
  25. yazılı ve görsel basında sıkça gördüğümüz okuduğumuz haberlerden * * ve başıma gelen olaydan yola çıkarak, akılda kalmasını da temenni ederek belirtmek isterim. hemen hepimizin bildiği ayrıntılar olsa da bunlar, pek dikkat ettiğimiz söylenemez ya neyse.

    - bildiğimiz üzere farklı birçok şekilde karşılaşabiliyoruz cana kasteden bu insanlarla. -ki insan demeye bin şahit ister- (bir kafe'de, atm önünde, alışveriş merkezlerinde, sokakta yürürken)

    - kanımca en tehlikelisi; siz yolda yürürken, arkanızdan araçları ile yaklaştıkları an. *

    - öncelikle, sokakta yürürken araçların geliş istikametine ters yürüyün. *

    - işlek olmamasına güvenerek yol üzerinden yürümeyin, sağınızda ya da solunuzda park etmiş araçlar bulunmasın. zira yaklaştıklarını dahi fark etmiyorsunuz. öyle planlı programlılarki bacağınıza değen şeyin önce bir köpek olduğunu düşünüyorsunuz. * "bu ne" demeye kalmadan arka camdan belinin üstü dışarda kalacak şekilde çıkmış kar maskeli adamla yüzyüze geliyorsunuz. park etmiş araç ile kendi araçları arasında sıkışıp kaldığınızdan mücadele de edemiyorsunuz. (sıkıştırdıkları anda bir eliyle kolunuzdan bir eliyle çantanızdan tutuyor ve basıyorlar gaza)

    - nacizane tavsiyem; o anda panikle çantanıza sarılmamanız ve hemen vermeniz yönünde. tuhaf bir öneri olabilir lakin sıkıca sarılmamdan sebep çantama, metrelerce sürüklendim onlar gaza basınca.

    - hani derler ya omuza asılan çantalardan ziyade boyuna çapraz takılan çantalar daha güvenli diye, belki bu alışveriş merkezleri gibi yerlerde yapılan kapkaç saldırıları için caydırıcı bir etken olabilir, bilemiyorum ancak yol üzerinde yapılanlarda daha kötü sonuçlara neden olabileceği kanaatindeyim. çantayı kolayca alamadıklarından sebep daha fazla sürükleyebilirler sizi. *

    - basit bir öneri olacak ama belirtmem gerek; dalgın olmayın. evden mi çıkıyorsunuz etrafı göz ucuyla kolaçan edin. kimi zaman aceleden kimi zaman rahatlıktan dolayı dikkat etmiyoruz buna. adamlar sokakta pusu kuruyorlar. apartmandan çıktığınız an birkaç saniye içinde karşılaşabiliyorsunuz bu katil ruhlu heriflerle. * * * *

    - gece vakti ıssız caddelerde yalnız yürümemeye özen gösterin. cesaretle alakası yok bu işin. *

    - herkesin tembihlediği gibi çantanızda değerli eşya, ziynet, fazla para bulundurmayın. cana geleceğine mala gelsin elbet ama ona da gelmesin. alamasın beter olsun şerefsizler. *

    - kaliteli çanta almayın. sonrasında sizi en çok sevindiren, çantanızın sapının kopması oluyor çünkü. canınızı ancak öyle kurtarıyorsunuz. çantanın sapı kopuyor, çantayı aldım sanarak belki, adam da sizi bırakıyor.

    - o anki panikle akla gelmiyor ama ben gene belirteyim, hoş hepimiz biliyoruz bunu. mutlaka ama mutlaka aracın plakasını alın. araç sıklıkla çalıntı çıkıyor ama alın siz. alın ve en yakın karakola gidip olayı anlatın. *

    - ve son olarak; kapkaç saldırıları neticesinde günlerce hastanelerde yatan, canından olanlar var. lütfen "asla başıma gelmez" demeyin. dikkat edin.

    başta dediğim gibi birçok farklı şekilde yapılıyor, başka başka mekanlarda yaşanıyor bu kapkaç saldırıları. ben bildiklerime, duyduklarıma, yaşadığıma istinaden belirttim bu nacizane önerileri.
    yoksa dilerim ki başa gelmez. * zira yarattığı korku ve paranoyadan sıyrılması bir hayli güç oluyor.
    22 ...
  26. sarı nehir

    3.
  27. mısır için nil nehri ne ise, çin için de sarı nehir o.

    eskiden balıklardan geçilmeyen bir nehirken şimdilerde sulamada kullanmak için bile çok zehirli olduğu belirtiliyor. öyleki kanaldan su içen hayvanlar kısa süre sonra ölmektelermiş.

    sarı nehir'in bulunduğu yer, konum itibariyle çin'in ilk sakinlerinin toprağı sürüp sulamayı, porselen yapmayı, hanedan kurup yıkmayı öğrendikleri yerler.

    çinlilerin "nehir ana" dedikleri sarı nehir, fabrikaların atıkları sebebiyle yok olmakta uzunca bir süredir. uzun vadeli düşünüldüğü zaman yıkıcı etkileri olacağı muhakkak. çünkü sarı nehir kıyıları boyunca kanser, özürlü doğum ve suyla taşınan hastalıklarda artışlar söz konusu. bu belirtilerden herhangi biri, eğer tedavi edilmez ise çin'in büyümesini dahi etkileyebilir.

    protestolar ise gün geçtikçe artmakta. çin'in dört bir yanında bununla ilgili gösteriler düzenleniyor. 2005 ten bu yana 51 bin gösteri yapıldığı yazılmış bir yerde.

    bir hükümdarının 4 bin yıl kadar önce dile getirdiği " sarı nehire hükmeden çin'e hükmeder " sözünü esas alırsak bu ölümcül kirlilik, yaşanan su krizi çin'de yaşanan ekonomik mucizelerin karanlık yüzüne ışık tutacak, suya her zaman çok ehemmiyet veren çin halkını yavaş yavaş yok edecektir.
    6 ...
  28. terk edip giden bir annenin çocuğu olmak

    1.
  29. "kimi kaybettiriyor izini, çocukları da kayboluyor kendi dünyalarında ama.
    kimi alt edemiyor bu eksiklik duygusunu, kimi daha çok güçleniyor.
    kimi sindiremiyor başına geleni, kimi kabullenip hak veriyor belki.
    kimi nefreti öğreniyor daha çocuk yaşta, kimi ise sonradan sevmeyi.

    evde kavga gürültü yok. o güne dair hatırladığım ilk şey sessizlik. kimse konuşmuyor.

    sen toparlanıyorsun. oldukça büyük bir valiz yatağının üzerine duruyor. acele de etmiyorsun. yıllar sonra düşündüğümde şaşıyorum o anki sakinliğine. ben kapı ardından seni izliyorum. ters giden bir şey var ama ne?

    yaştan sebep belki ya da akıl ermediğinden soramıyorum kimseye de. izliyorum sadece. ağlıyorum ara ara, kesik kesik. bağırıp çağıramıyorum. sanki benim sesim bir çıksa, evde de bir kıyamet kopacak. o sessizliği bozamıyorum. bekliyorum.

    valizi kapatıyorsun. sürükleye sürükleye kapıya doğru ilerliyorsun. gidiyorsun. terk ediyorsun.

    kapıdan çıkmadan, kulağıma eğiliyorsun. bir şeyler geveliyorsun, bilmem şimdi hatırlıyor musun? ben unutmuyorum.

    o günkü sessizlik unutulmaz kılıyor içimdeki çığlıkları.
    ne zaman çığlık atmak istesem, o derece bunalsam, çıt çıkmıyor etrafımda. tanıyanlar biliyor artık, bir ses çıkarsa kopartırım kıyameti. tahammülüm yok uğultuya.

    o an babama kızdığını düşünüorum, onu terk ettiğini.
    yıllar sonra anlıyorum ki terk edilen benmişim aslında, benden başka herkes devam etmiş sonra hayatına".

    izmit/1996

    zor bir süreç bu. inkar, isyan, yerme, kabullenme, affetme yahut affetmeyip boşverme gibi zorlu etapları olan bir süreç.

    -inkar ediyorsun- giden dönecek sen buna inanıyorsun. çalan her telefonu "ya oysa" diye açıyorsun. senden önce biri açarsa o telefonu kızıyorsun çocuk aklınla. bekliyorsun işte. özlediğin kadar özlendiğini sandığın yaşlar. necati cumalı'nın şu dizeleri o yıllardaki hislerimi özetler:

    "her gece açıp penceremi bağırıyorum / seni seviyorum duyuyor musun / arada evler oteller dükkanlar / çekip o otelleri bir kenara / her gece sokak sokak seni arıyorum / arada rıhtım var deniz var vapurlar / denizi vapurları koşa koşa geçiyorum / ay ışığında kalkan uçaklara yetişip / itiş kakış bilekler eller ayaklar / her gece sana doğru geliyorum tekrar tekrar".

    -sonra çekiliyor isyan bayrağı- sorular pehdahlanıyor peşisıra. sen soruyosun sen yanıtlıyorsun. unutmak için en çok gayret gösterdiğin dönemler bunlar. unutuyorsun gideni, bu nefret öyle bir şey ki kendi içinde öldürüyorsun nefes alan birini.

    -yeriyorsun sonra- en kolay evre bu belki. eleştirecek öyle çok şey buluyorsun ki... kıyas yapmaya başladıkça gözlemlediklerinle, farkı algılaman kolay oluyor. "doğuran mıdır anne, büyüten mi yoksa" gibi münazara konularında hep aynı safta yer alıyorsun. bu gibi tartışmalarda, savunulan şeyin doğruluğundan ziyade nasıl savunulduğu önemlidir ya, karşında aksi fikri anlatanları bir bir susturmayı beceriyorsun neden çünkü duyduklarını değil yaşadıklarını anlatıyorsun. birkaç dize de ümit yaşar oğuzcan'dan: "öylesine yıktın ki bütün inançlarımı / beni bensiz bıraktın / beni sensiz bıraktın".

    -kabullenme evresi- tökezlemezsen şayet eksikliklerini dert etmeyi değil, elinde olanlar ile yetinmeyi ve bunlar için şükretmeyi öğreniyorsun. açıklarını yalan yanlış şeylerle kapatmayı bırakıp yüzleşmeyi seçiyor, yüzleştikçe kendini tanıyorsun. gideni anlaman yahut ona hak vermen şart değil kabullenebilmen için. kabullenebilmek için bir şeyleri, anlamak gerektiğini savunanlar sıklıkla reddedenler oluyor başa geleni.

    -sonrasında affetmiyorsun belki- gene de "yolu açık olsun" diyorsun gidenlerin.
    hayatına bir sebeple girenlere bağlanmıyorsun körü körüne, "o olmazsa yaşayamam" demiyorsun asla, çocuk yaşta terk edilenler iyi bilir neden çünkü ufak yaşta tecrübe edinmiştir; herkes bir gün çekip gidebilir. bunları idrak etmen affetmeni gerektirmiyor elbette.

    -ya da affediyorsun- geçmiş yıllarındaki boynu büküklüğünün hesabını kimsenin veremeyeceğini bildiğinden, geçmişle olan hesabını sen kapatıyorsun. boşverip önüne bakıyorsun.

    terk edilmek neler hissettirir insana, bunu daha çocuk yaşta öğrenmek haksızlık değil midir? kulağa fısıldanan bir söz nasıl dert olur o yaşta hiçbir şeye aklı ermeyen zihine? bunu hissettireni affetmek meziyet değildir de nedir?

    söylesenize zor değil midir sizce de?
    "zoru başardık" diye kandırdık mı yoksa kendimizi senelerce?

    bugün ne hissediyorsun derse biri, gene bir şiir ifade eder aklımdan geçenleri.

    "sen benim hiçbir şeyimsin / yazdıklarımdan çok daha az / hiç kimse misin bilmem ki nesin / lüzumundan fazla beyaz / sen benim hiçbir şeyimsin / varlığın yokluğun anlaşılmaz".
    62 ...
  30. annesiz büyüyen çocukların özlemleri

    1.
  31. bir kokuya hasret büyüyenler, hasret kalanlar, özleyenler anlayacaktır eminim demek istenileni. tasavvur edemeyene anlatabilmek niyetim. becerebilirsem ne ala.

    birini özlersiniz,
    kavuşursunuz belki.
    ya da
    özlemeye devam eder,
    karşılık bekler,
    sonrasında unutursunuz belki.
    unutmadınız mı takıntı haline getirir,
    hırs yapar,
    kavuşunca boşverirsiniz belki.

    özlemin bir sebebi vardır sizin için.
    gitmiştir biri.
    geleceğim demiştir belki...
    vedalar hep umuda,
    her veda hasrete sebep olmuştur öyle ya.

    geleceği güne kadar geride kalanın yüreğine en yakışan duygudur özlem.
    düşünmek, hayal etmek, acı çekmek, ümit etmek, sabretmek hepsi kül olmasını engeller ateşin.

    ***

    ama bak bizler biraz daha farklıyız belki. oyun oynayan çocukları bi kenarda izleyenler gibi. hani girgin olmayan, "gel" denmedikçe oyuna katılmayan, kolundan çekiştirilmedikçe cesaret bulamayanlardan.

    bizim ilk bildiğimiz duygulardan biri özlem. manasını sonradan öğrendiğimiz ama hemen her yaşta farklı farklı biçimlerde hissettiğimiz. şöyle ki;

    bir eksiklik var evde.
    anlamlandırılmayan.
    çocuk aklı yetmiyor bazen yorumlamaya.
    büyüklerin kaşı gözü oynuyor susturmak için, bize bir şeyler anlatmaya çalışanları.
    bi ona bi buna bakarken buluyoruz kendimizi.
    tam o anda çağırıyorlar bizi evcilik oyununa
    hoop unutuyoruz iki dakika önce farkettiklerimizi.
    evcilik oyununda anne biziz, elimizde bez bebek...

    sonraki yıllarda farkediyoruz eksikliğini.
    türlü türlü anlamlar yüklüyoruz.

    şanslıyız ama farkında değiliz.
    bir dolu seven var bizi.
    üstümüze titreyen,
    bir şeyleri hissettirmemeye çalışan,
    neler eksik sahi?

    arkadaşlarının anneleri var.
    anneler günü var.
    ilkokulda sınıf annemiz var.
    kermesler düzenleniyor okulda.
    herkesin annesi kek yapıyor.
    biri soruyor sınıfta:
    "senin annen ne yapacak"?

    özlem had safhada.

    hesap soramıyor çocuk.
    kötü şeyler getirmiyor aklına.
    saçma sapan düşüncelerden sebep
    soramıyor etrafına.

    sorarsa üzülür sanıyor etrafındakiler.
    çocuk aklıyla.
    üzmemeye çalışıyor kimseyi.
    sormuyor merak ettiklerini.
    yastığı ıslanıyor ama geceleri.

    ileriki yaşlarda annesinin gençliğine benzetiliyor.
    hık demiş burnundan düşmüş en sık duyduğu laflardan oluyor belki.

    bahsedenler biliyor benzerlikleri.
    sen soramıyorsun neleri benzettiklerini.

    ***

    neleri özlüyorsun?
    neleri özledin?

    anlatılacak çok şey var buna dair.

    bu özlem biter mi?
    diner mi bir gün?
    kavuşsan unuturmusun özlediğin her bir günü?
    karşılık şart mı özlemen için?

    söylesenize söner mi bu ateş?
    ben diyeyim; bu özlem yangına çevirir hayatını,
    hiçbir şey dindirmez acısını.

    hem bilir misin önce canın yanar, sonra tutuşur bir şeyler, yangına benzer özlem, sönmez öyle kolay kolay.
    28 ...
  32. promosyon tur ile seyahat etmenin dezavantajları

    1.
  33. promosyon tur, seyahat acentalarının belirli dönemlerde hazırlamış oldukları indirimli paket turlardır bilindiği üzere. özellikle yurtdışı seyahatlerinde birçok kişi tarafından tercih edilir ancak belirtmek gerekir ki çoğu zaman evdeki hesap çarşıya uymaz. nasıl derseniz;

    adam karlı sayar kendini, hesaplı bir seyahat olacaktır bu. ülke görecek, gezecek, bol bol yiyecek, keyif yapacaktır.

    ucuşun charter sefer ile gerçekleşmesi ufak bir ayrıntıdır neticede istikamet bellidir.

    bu gibi seyahatler üç gün olur genelde. adam karlı sayar gene kendini. "promosyon tur canım" der ama hesaba katmaz uçuş saatlerini. bu gibi seyahatlerde sıklıkla gidiş gecenin bi yarısı, yurda dönüş sabahın köründe olur.

    nitekim ülkeye varılır. yolculuk sarsıntılı geçmiştir. ilk harcamalar uçakta başlar. bir kaç içki korkuyu yenecektir elbet.

    otele gidilir. küvetteki yerel böcek en bilinen sahnedir. önemsenmez ama banyo yapma süresi kısa tutulur.

    otel üç yıldızlı olacaktır. "temiz olsun yeter" denir. bir üstteki madde otele de yıldızına da sövme sebebidir.

    otelin şehir merkezinde olacağı söylenmiştir ama çok merkezli koca şehir'in ücra bir köşesinde olduğunu tatilin bitmesine yakın idrak edecektir.

    gezelim görelim evreleri güç olacaktır zira rehber şehir turunda ilk sinyali verir. "bu ülkenin de kendine has bayramları, özel günleri var önümüzdeki iki gün resmi tatilleri, dolayısıyla dükkanların hepsi kapalı".

    ne yapacağız, ne edeceğiz, neden haberimiz yok bilseydik gelmezdik bağırışları bir kaç dakika içinde oflamalara, sonrasında kabullenişlere dönüşür. sevinen taraf adamdır. gene karlı sayar kendini. karısı fazla para harcamayacaktır.

    her yer kapalı olacağından, ekstra turlara katılmak zorunda kalacağını hesaba katmaz ama.

    "hanım az gezsene sen, ben şurda oturur beklerim seni" bahaneleriyle, düşünceli eş konumuna geçen adam çevredeki kızlara rahatça bakabilecektir artık. adam karlı sayar kendini hala. ne de olsa bir taşla iki kuş vurmuştur.

    tanıyan eden yok rahatlığı yerini her an tedirginliğe bırakabilir zira oturulan bir kafede, yan masanızdaki adam size gülümseyip "merhaba" diyebilir.

    tabana kuvvet gezilir. bol bol fotoğraf çekerek, çekilerek gezi tamamlanır. sorarsan ülke görülmüştür artık.

    en baba harcama freeshop'ta yapılır. "hiçbir şey alamadım" diye söylenen kadının dırdırının bitmeyeceğini bildiğinden sus payı babında harçlık verilir hanıma.

    yurda dönülür sonra.

    zamanla doğru orantılı olarak hafızanın gazabına uğrayacaktır insan hayatındaki bu üç gün. belki hatırlanmayacaktır gezilen sokak isimleri ya da ülkenin meşhur yemeğinin adı...

    belki kar sayacaktır hala birileri bunu lakin edinilen kar da zamanın gazabına uğrayacak unutulacaktır bir süre sonra.
    6 ...
  34. babanın tek başına büyüttüğü çocuk olmak

    1.
  35. onu yaşadığı zorluklarla kıyaslanmayacak olsa da kolay değildir bir adamın büyüttüğü kız çocuğu olmak. çok şey katar ama insana. pek tabii en iyi ileriki yaşlarda anlarsınız bunu. sancılı bir dönemi olur her iki tarafında. atlatırsanız ne ala...

    biz atlatanlardandık.
    birbirine her koşulda destek olanlardan. kimi durumlarda birbirinden çekinenlerden. karşılıklı içenlerden. gizlediğimiz birçok şey vardı ama asla şüphe duymadık birbirimizden.

    ettiğimiz tek kavga vardır. "çık git gözüm görmesin seni" dediğini bilirim. o kapıdan çıkamadığımı, nereye gideceğimi bilmediğimi, geri dönmezsem babamı bir daha göremeyeceğimi düşündüğümü bilirim... kapı dibinde dikilirken ben, onun bana sarılışını bilirim, gururuna yediremediği için hiçbir şey demediğini, o gece daha çok içtiğini... ama en çok beni her şeyden çok sevdiğini bilirim.

    çocuk gözünden yaşananları anlatabilirim, babamın yaşadıklarını ise az çok tahmin edebilirim. her baba farklı elbet, dile getireceklerim sadece benim hisettiklerim.

    okulda ettiğiniz bir kavgayı söyleyemezsiniz ona. anlatamazsınız. anlatırsanız ertesi gün okulu basar, çocuğu bulur çünkü. o yaşlarda insan "hehe gördün mü bu adam var ya benim babam" diyemiyor. rezil olduğunu düşünüyor herkese. bizde de utangaçlık had safhada.

    izin almak için cesareti toplamak gerekiyor. ara bulucu bir kimse yok ortamda. babayı ikna edecek, seni idare edecek biri yok. "hayır" dedi mi akan sular duruyorsa birde, vay haline. doğru cümleleri seçmek gerekiyor. izin istemeden önce uykusuz birkaç gece geçirmek ya da.

    narin, kırılgan olmuyorsun pek. bir zaman sonra denesen de narin olmayı, sırıtıyorsun zaten. dinliyorsan şayet, verdiği akıllar daha dik durmanı sağlıyor başına gelenler karşısında.

    eleştiriyorsun da ama. yapmasını beklediklerin oluyor. düşüncesiz olduğunu düşündüğün, anlayamadığına inandığın anlar. oluyor.. ergenlikte girdiğin bunalımlar oluyor. sanıyorsun ki herkes gibi baban da üstüne geliyor. yıllar geçtikçe farkediyorsun ama ona ne kadar çok benzediğini. o zaman daha iyi anlıyorsun onu.

    hiçbir zaman karşına geçip ültimatom vermiyor. cezalandırmıor. sinirli bir adam olsa da sana kıyamıyor belki. iyi niyetini suistimal etmene tahammül edemiyor ama. haklı da...

    neyi sevmediğini, neye kızacağını zamanla öğreniyorsun sende. bağıran çağıran bir adam olmadığından sesi yükseldiğinde yaş kaç olursa olsun o gözlerin sulanıyor.

    evlenir diye korkuyorsun ara sıra. özellikle çocuk yaşlarda iğneleyici laflar edebiliyorsun. duyana komik gelen, edene zafer kazanmış hissi veren laflar bunlar.

    "evlensin" diyorsun ya da. mutlu olsun o da. yaşlılığında bir dost olsun yanında. bak gene bile "yaşlılığında" diyorsun. paylaşamıyorsun işte kimseyle kabul et.

    biliyorsun hep arkanda. senden güç alırken sana güç veriyor aynı zamanda. üniversite mezuniyetimde arkadaşlarımın annelerinin alkışlarını bastırmıştı babamın alkışları. gözlerinde gördüklerim sayesinde aramamıştı gözlerim annemi o kalabalıkta.

    ödün kopuyor. "ya ona bir şey olursa" diye. hoş bu tüm evlatlar için geçerli biliyorum ama yalnız kalırım korkusu işte.

    "iyi ki" diyorsun bazen. "iyi ki bu adam benim babam". gurur duyuyorsun babanla.

    bu yatar en çok hayırlı evlat olma çabamın altında...
    32 ...
  36. annesiz büyümenin zorlukları

    1.
  37. çeken bilir diyeceğim sadece. tanımı olmaz bunun.
    bir mektup geçti geçenlerde elime. ben yazmışım altına da not düşmüşüm sene 96 diye.

    bir yanımı eksik bıraktın.

    gittiğin gün kaldı aklımızda; ne öncesini hatırlayabildik, ne sonrasını hayal edebildik.

    yüzünü unuttuk resimlere baktık, resimlere baktık seni hatırladık.

    oyuncaklarımızla oynadık, etrafı dağıttık, dağıttıklarımızı kendimiz topladık.

    diğer tüm çocukların aksine canımız yandığında yahut bir azar işittiğimizde "anne" diyerek hıçkırmadık. hıçkırdıysak da sesimiz öyle gür çkmadı.

    okula yazıldık, yıl sonu karne aldık. diğerleri gibi karneler elimizde koşarak okuldan çıkmadık. o karneyi hep katladık çanta içine tıkıştırdık.

    çocuk yaşta hakkında sorulanlara yanıt veremedik. verdiysek de hatırlayamıyorum muhtemelen uydurduk. kimi çocuklar acımasız kimileri çekingen. biz yanıt veremeyince utandık.

    başkalarının annelerinin yemeklerini yedik. anne yemekleri güzelmiş öyle öğrendik. yerken aklımıza geldiysen o lokmaları hep zor yuttuk.

    büyüdük. büyüdüğümüzü sandık. her şeyi bildiğimize inandık. her yanıldığımızda daha çok afalladık. öğütlerinden mahrum kaldık.

    doğruyu öğrenmek için kimi zaman hata yapmamız gerekiyordu. hata etmek sorun değil de sırtımız sıvazlanmıyordu. kendi kendimizi teselli etmeyi öğrendik.

    kitaplar okuduk, filmler izledik. ana karakterler bir kenara hep anne rollerini gözlemledik.

    düşledik. bir hayalin sonunu getiremiyorsan, gözlerini kapadığında hayal ettiklerin canlanmıyorsa gözünde işin zor, düşlemekten çekindik.

    yalnız kaldık. herkes yalnızdır şu hayatta falan filan, annesiz büyüyenler 1-0 yenik başlıyorlar hayata, biz daha çok yalnızdık.

    içinde "anne" kelimesi geçen her şarkıda daha çok ağladık.

    özlem en iyi bildiğimiz duygulardan oldu daha çocuk yaşta. onun için ileride, hiç kimseye hiç gitmeyecekmiş gibi bağlanmadık. herkese bir açık kapı bıraktık.

    anne sevgisinden mahrum kaldık belki de bu yüzden hiçbir zaman yeterince sevildiğimize inanmadık.

    kıskanmadık. başkasının annesi bizim annemiz olsaydı diye hiç içimizden geçirmedik ama imrendik. annelerine başkaldıranlara öfkelendik.

    paylaşacak milyonlarca şey biriktirdik. biriktirdiklerimiz yüreğimizi yordu çoğu zaman.

    büyüdük sonra. aslında çocukken büyüdük. baş ettikçe bunlarla fark etmeden büyüdük.
    ne kadar büyüsek de bir yanımız eksik kaldı işte.
    anne de olsak günün birinde, bir yaş daha alsak da her sene,
    çocuk kaldık bir yerde.

    bu yazılanlar aslında ifade etmiyor, edemiyor tam anlamıyla yaşanan, göğüs gerilen zorlukları. annesiz büyüyen çocukların yaşadıkları farklı olsa da özlemleri, eksiklikleri bir inanıyorum buna.
    70 ...
  38. giovanni battista tiepolo

    1.
  39. 1696 yılında doğup, 1770 yılında madrid'de kraliyet sarayında bir fresco boyarken ölen, 18.yüzyıl avrupası'nın en gözde ressamlarından biri. italyan ressamın asistanı, çırağı ise olağanüstü yeteneğine rağmen, babasının gölgesinde kalıp ona yardımcı olmayı seçen oğlu giandomanica tiepolo imiş.
    2 ...
  40. sahidin varsa haklisindir inanci

    1.
  41. "insan elinde bir kılıçla tanıklık ederse, o zaman insanı değil, kılıcı dinlemek gerekir". *

    şahitlere ne kadar önem veriliyor düşünüyorum da. bir şey iddia ediyorsunuz hemen soruyorlar "şahidin var mı" diye. illa göstermeniz gerek sizin dediğinizi onaylayacak birini. sanki bulduğunuz sizden dürüst olacakmış gibi.

    "iki tanıkla adam asılır" derler ya hani halk arasında. o tanık doğru mu söyler yalan mı farketmez pek aslında ya da resmi dairelerde tanık isterler yanınızda. özellikle tapuda. "yahu ben nerden bulacağım şimdi tanığı" falan yok. sıkıştırdın mı birinin cebine 20-30 kağıt, basar imzayı seninkinin yanına. e tanık istedin be adam, al buldum birini, kandırdım seni ne var yani?

    ya da daha enteresanları var, gözleyenin gözünden yaş getiren. şöyle ki; tanığınız bilmiyor işin aslını. rica ediyorsunuz, zor durumda kalmayasınız diye kafa sallıyor her dediğinize. inandırmaya çalıştığınız kişi de sıkıştırıyor onu sorularıyla. sizinki ona yanıt veriyor, sonra bir başkası gelip gene ondan hesap soruyor, ona da başka yanıt veriyor. gel gelelim işin içinden çıkamıyor zaten yalan söylerken tek ayağını hafifçe yerden kaldıranlardan bu, en sonunda fenalık geçirip belli ediyor bir şey bilmediğini. al başına bela.

    boşanmak istiyorsun ya da. "bitti bu evlilik bizi ayırın" diyorsun. gene istiyorlar tanık sonra. yahu kişi kendi yaşamının en sağlam tanığı değil mi? benden güveniliri var mı yaşadığım sıkıntıları size izah edebilecek tüm gerçekliğiyle? hem nerden bilecek saman altındaki dertlerimi?

    tanıklara duyduğu güvensizliğini belli ettiği bir sözü var pascal'ın.
    "ancak tanıkları boğdurularak yok edilmiş öykülere inanırım" .
    4 ...
  42. gece vakti oyuncakların canlandığına inanan çocuk

    1.
  43. oyuncaklarla pek sıkı fıkı olmamaya özen gösterendir, ileriki yaşlarda o zamanki hallerine gülen geçendir ama yaş geçse de oyuncaklardan fazla haz etmeyendir gibi bir takım tanımlar yaptıktan sonra konuya geçelim efem. zira çamurdan, hamurdan, etten, bezden yapılmış oyuncaklar her birimizin hayatında farklı roller üstlenmiştir ki dikkatinizi çekerim başlıkta çocuk dedik geçtik konuyu az biraz saptırdık zira altı çizili kelime oyuncaklar olacaktı.

    şöyle bir çizgi çizelim, anne veya abla her kimse seni eğlendirmek isteyen, alırsa iki bebeğini eline, yüzünü gizlerse onların ardına, bir onu bir bunu konuşturursa birbirleriyle sen kıkır kıkır güldüysen buna ahanda kimimizin dondu gülümsemeleri yüzünde o vakitler. hani et bebekler vardı vardı şişman, kıvırcık saçlı ki saçları turuncu yeşil veyahut pembe falan olurdu bunların ya da palyaçoya benzer boyundan büyük bir oyuncağın vardıysa koyuyorduysan bunları bir sandalye tepesine ahanda sen su falan içirirdin buna ya da ısrarla masaya bir tabak daha koydururdun bunun için lakin bizim gibiler sandalyeye ters oturturdu bu sevimsizleri. yahu baksan iri gözlerine, ne yöne gitsen sana bakar gibilerdi bu şerefsizler.

    iri gözlü olmayacak kardeşim oyuncaklar. olmamalı yani. gözbebekleri erik büyüklüğünde oldu mu korkutmaya müsait kimi çocukları.

    80 lerin başında almanya'dan kendisine oyuncak getiren bir dayısı halası amcası olanlar varsa bilirler ki o vakit yoktu pille çalışan robotlar burda pek, mide kısmı şeffaf olurdu kimilerinin. yürüdükleri zaman yanıp sönerdi bu kısım. allah muhafaza derim ben. kumda kale yapmayı beceremeyen biri olarak o vakitler muazzam bir şeydi bu robotlar bizim için. genede çalıştırınca biri bunu, geri geri yürüyerek sırtı bir yere dayardık uzak durma adına. yani sözün özü oyuncak görünce çıldıran değil kolları açıp, suratı ekşitip, annenin kucağına atlayanlardık.

    aman gece olmasın. aynı odada onlarca oyuncakla uyumak... kolay olmazdı o gözleri yummak. hele ki alışınca gözler karanlığa bir çift iri göz görünce karşında başlardın kafanda kurmaya. bebekler konuşuyor, robot sana doğru yürüyor, halıya takılıp düşüyor, düşünce kendi ekseninde ışıkları yana yana dönüyor...

    şimdi düşününce saçma belki ama var böyle çocuklar. yatmadan çönce odasından oyuncaklarını çıkarttıran, sandalyeye ters oturtturan, gündüz bebeğinin saçını yoldu diye gece vakti bebeğin kendisinden intikam alacağına inanan...
    3 ...
  44. çocuk yaşlarda gelişen fal bakma yeteneği

    1.
  45. gözlem yaparak gelişen becerilerden bu. hatırla bak, tabağı fincanın üstüne kapatarak kafasının üstünde neyse halim çıksın falim diyerek üç kez döndüren anneni getrir gözünün önüne. fal bakmayı bilen bir komşusu varsa şayet, kapattığı fincanı o gelir de bakar, bir iki şey söyler umuduyla buzdolabının üstüne koyduğunu hatırla sonra. oldu ya bakmayı bilen kişi gelmezse, annen fincanı yıkamaya niyetlendiğinde, kendi falına kendi bakmaya çalışmaz mıydı ya da sormaz mıydı sana "bak burdaki balık sanki" diye. o yaşlardan bakmaya başladık bizler fincan dibine. ha bak peygamber fallarını da biliriz, fincan çabuk soğusun diye üstüne gümüş yüzük koyanları da.

    sonra bırak kahveyi papatya fallarına gel. hoş bizler papatya yapraklarını tükürükleyip tırnaklarımıza yapıştırır, uzun ince beyaz tırnaklarımız rüzgarda uçmasın diye binbir çaba srfederdik ama seviyor sevmiyor hesabı da yapmışızdır hani bir vakitler. fal bakma becerimizin geliştiği dönemlere tekabül eder o yıllar.

    sonraki yıllar hani sigaraya başlanılan yıllarda ise sıkıştırırdık izmariti baş ve işaret parmaklarımız arasına. yaşımız kadar çevirirdik onu iki parmak arasında. sonra bakıp dibine bir harfe benzetmeye çalışırdık sünger üstünde oluşan koyuluğu. hangi harfse benzettiğin, tamam işte evleneceğin kişinin isminin baş harfi olurdu o da.

    yahu daha geriye git. bonibon kapaklarının altındaki harflerden bile bir mana çıkaran çocuklardık bizler. yahutta kutu meşrubatların aparatlarını a'dan başlarak bir ileri bir geri çekiştiren gençlerdik. hangi harfte koparsa yerinden, ahanda sevdiğinin baş harfi olurdu o da. sevgili mevgili olmadığı dönemlerde elbet. umut işte.

    yani yoktu bizde öyle falcılara gitmeler. bilmezdik de o yaşlarda. kendi falımıza kendimiz bakardık. netice işimize gelirse de inanırdık buna iyiden iyiye.

    hemen hepsi uydurma yöntemler olsa da o zamanlardan işlemişti içimize fala inanma falsız kalma düşüncesi. bu sebepten geliştirmiştik etrafımızda gözlemlediklerimizi. bir beceriydi bu, o vakitler bizim gözümüzde.

    yani şarkılardan fal tutuyorsak bugün yahut fincan dibine anlamasak da bakıyorsak, üç yolu, bir temiz haberi, bir balığı bir adağı görüyorsak, bir dilek tutup iskambil kağıtlarıyla gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine bakıyorsak öncesi vardır bunun.

    hatırla bak, daha çocuk yaşlarda yaptıklarını, gördüklerini getir gözünün önüne.
    5 ...
  46. ismi anlamayan kiside gozlemlenen uydurma yetenegi

    1.
  47. söylenen. ilk kelime söylenen. söylenen ismi anlamayan kişide gözlemlenen uydurma yeteneği. elvermiyor karakter bu başlığı açmaya.

    pek duyulmadık, telaffuzu zor isimlere sahip olanlar nasıl karşısındakilere isimlerini söylerken hecelerler yetmedi mi kodlarlar, karşılarındakiler de sıklıkla söylenileni bir seferde anlamazlar. ya tekrar tekrar sorarlar, öğrenebilmek için ya da benzer bir isimle hitap ederler ismini çözemediklerine. bozmazlar da istiflerini. sinir olup uyarsan da çok kez ısrar ederler kendi uydurduklarını isimle hitap etmeye. ya anlamazlar dediğim gibi ya da anlarlar tutamazlar akıllarında lakin sen fazla takılma ismin değişik gelmiş belli ki.

    - faturayı kimin üstüne keselim beyefendi?
    + erkmen yılmaz
    - er? pardon efendim neydi isim?
    + errkk menn yılmaz
    - tamam erman bey
    + yahu edirne'nin e'si rize'nin r'si kastamonu'nun k'si manisa'nın m'si edirne'nin e'si niğde'nin n'si erkmen yılmaz
    - tamam efendim teşekkürler bir saniye bekletiyorum, buyrun faturanız.
    + iyi günler
    - iyi günler erman bey.
    + ...

    sık sık olur bu bak. zaten bilirsin ilkokuldan beri başındadır bu dert. müşteri hizmetlerini ara isim sorsunlar, yeni biriyle tanış kendini tanıt, telefonla yemek siparişi ver önce ismini istesinler, senin canın çıkar izah edebilmek için. ama adamlar hiç bozuntuya vermez hatta kimi zaman sorma ihtiyacı dahi hissetmezler.

    - isminiz lütfen
    + berra
    - tamam nevra hanım adresiniz lütfen
    + nevra değil berra
    - özür dilerim berna hanım adresinizi alayım
    + iki r ile berna değil
    - duyamadım berna hanım?
    + hürriyet caddesi no: ...

    uğraşma yahu. bırak nasıl isterse öyle bilsin seni. netice itibariyle kimi zaman adamı çileden çıkaran, alışıldık olmasından sebep çoğu zaman umursanmayan davranışlar bunlar. anlamadılar mı hemen benzer bir isimle seslenmeleri ise onların yeteneği.
    7 ...
  48. kucuk kardesin kendini unlu biri sanmasi

    1.
  49. kafasına aldığı darbeler neticesinde içine düştüğü yanılgıdır diyeceğim ayıp olacak. her kafaya vurulduğunda on hücre ölürmüş gibi garip bir açıklama duyunca mahalledeki bir arkadaşımdan son vermiştim halbuki şiddet yanlısı tavırlarıma ya neyse.

    iyiden iyiye inanırdı benimkisi. avşa'ya giderdik yazları ailecek, hala var mıdır bilmem sokaklarda çalgıcılar olurdu. biri dabruka çalar, biri söyler, biri atılan paraları toplar, diğeri göbek atardı. biz sokakta turlarken farkederdik kardeşimin yanımızda olmadığını. paniğe kapılmaz en yakınımızdaki çalgıcının yanına giderdik. gördüğümüz sahne hep aynıydı. hepsinin ortasında kardeşim, belki daha dört yaşında, ceketini sıkıştırmış kemerine, eller havada çalan roman havasına kaptırmış kendini. adnan şenses sanardı kendini.

    evde olduğumuzda ise döker saçlarına pudrayı, beyazlatırdı saçlarını. takardı kaseti başlardı gene oynamaya. elleriyle çamaşır çitiler gibi yapar, playback yapardı sonra. "ya bi otur oğlum" demeye kalmadan başlardı bağırmaya:

    oynamaya geldik oynamaya
    düğün dernek göbek atmaya
    limoncu derler adıma adıma
    kimseler gelemez yanıma

    neyse anneme çaktırmadan vururdum kafasınada susardı sonra.
    9 ...
  50. pazarlik yapan insanlarin hissettigi muthis huzur

    1.
  51. son kelimeye bir türlü karar veremedim. gurur mu desem keyif mi desem... huzur en yakışanı oldu sanki.

    malum pazarlık etmeye bayılan bir milletiz biz. pazarlıksız bir çöp dahi almayı istemeyiz neden çünkü kazıklanacağımızı biliriz. alışveriş yapmak için indirimi bekleyen bizler, ister bir mağazaya girelim ister pazara gidelim "nedir bunun fiyatı" yerine " en son kaça olur bu kardeş" sorusunu sormayı tercih ederiz. söylememe gerek yok kusuratları sevmeyiz. hesabı isteğimiz ölçüsünde yuvarlayan esnafı ise severiz.

    alışverişlerin olmazsa olmazıdır pazarlık bu konuda sanırım hemfikiriz. pazarlık yapmaktan utanan, pazarlık yapanın yanında duramayan, pazarlık yapanı parasız sananları ayrı bir kenara koyup, pazarlık hususunda kendine rakip tanımayanlar bu başlık altında hayat bulanlar.

    ama bak; insanlık hali basiretin mi bağlandı, pazarlıksız mal mı aldın ya da hanım çıktı alışverişe utandı mı " fiş almasam ne olur " demeye, uykuların kaçar senin. valla ne yalan söyleyeyim başıma gelse mutlaka kaçardı uykum benim.

    dedim ya her koşulda, her mekanda pazarlık yapmayı severiz bizler. pazara gideriz, geçen diyalog aynen şu:

    - kaça abi bunun kilosu
    + 3,5 abi
    - ver iki kilo al 5 ytl
    + olmaz abi naptın sen kurtarmaz o
    - bak daha meyva alacam amaa

    ister ikna et, ister adamı sinir et pazarlığın en tatlı olduğu yerlerdir pazarlar bence. karşılıklı inatlaşmalar, çekilen restler, pazarlık ede ede arttırdığın parayla gidip birkaç kilo başka başka şeyler almalar... isterse ucuz olsun alacağın şey, alışmışız biz. ne kadar indirse kardır hesabı. ama sadece pazarlarda mı?

    babamdan harçlık aldığım dönemlerde misal 50 ytl görürdü işimi, babama sorsan o da bana vermek için aynı tutarı kafasında belirlemişti belki. armızda geçen diyalog aynen şu şekilde olurdu ama. birbirimizi tanırdık çünkü.

    - baba 100 ytl verir misin (50 ye razıyım dikkatini çekerim)
    + daha dün verdim kızım 25 ytl yeter sana (ya tutarsa diyor)
    - olmadı 75 ver baba ya 25 ytl neye yeter
    + taş çatlasın 50 ytl veririm. ne o her gün para mı vercez sana
    - tamam babacım teşekkürler (50 ytl ye razıyım demiştim di mi)

    bu evde baba kız arasında geçen ufak bir pazarlık tabi. bahsettiğim huzur ise o parayı cebime koyarken yüzümde oluşan tebessümden ibaret.
    8 ...
  52. daha fazla entry yükleniyor...
    © 2025 uludağ sözlük