- into the wild
- the boy in the striped pyjamas
- forrest gump
- the edukators
- leon
- trainspotting
- life is beautiful
- the boat that rocked
- easy rider
- a clockwork orange
- v for vendetta
- a beautiful mind
- the kite runner
- flipped
- 25th hour
- fight club
odtü mezunlar derneği sinema kulübü içinde bulunduğumuz dönemi kapatırken son iki programını bay vişnelik kampı'ndaki "büyük anadolu yürüyüşçüleri"ne ayırdı. birbirini takip eden etkinliklerin ikincisi olan "anadoluyu vermeyoz ya suyumuzu?" etkinliği, bay manifestosu'nda da yer alan küresel ölçekte suyun metalaştırılması süreciyle ilgili. bu karmaşık süreci gözler önüne seren iki ayrı belgesel üzerine "büyük anadolu yürüyüşçüleri" ve sinema kulübü üyelerinin de katılacağı bir söyleşi olacak...
....
sinema kulübü'nün müdavimlerinin alışık olduğu film çözümlemeleri, bu kez tüm dünyada ilgiyle izlenen iki ayrı belgesel üzerinden gerçekleşecek. bu belgeseller hakkında kısa bilgiyi aşağıdaki linklerden edinebilirsiniz.
belgeselleri seyretmek için zaman bulanlara, suyun nasıl ticarileştiğini anlamak ve film üzerinden su sürecini okumak, sinema diline bu sürecin nasıl yansıtıldığını farklı bakış açılarından dinlemek için güzel bir fırsat.
henüz seyretmemiş olanlar, filmlere ulaşmak için gerekli desteği sinema kulübü'nden kamil akdoğan'dan alabilirler.
iletişim adresi: sinema@odtumd.org.tr
fark etmişsinizdir, benim hakkında şikayet etmediğim bir şey var:
politikacılar.
herkes onların berbat olduğunu söylüyor, onlardan şikayetçi. peki bu politikacıların nereden geldiğini düşünüyorsunuz?
gökten zembille inmiyorlar, bir zarı yırtarak başka bir gerçeklikten bu tarafa geçmiyorlar
siz vatandaşlarca seçilip iktidara getiriliyorlar.sistemimizin çıktısı bu. çöp giriyor, çöp çıkıyor.
bencil, cahil vatandaşlarınız varsa bencil, cahil liderleriniz olur.
diyorum ki belki de politikacılar değildir boktan olan, belki başka bir şeydir.
halk? evet, halk boktan.
alın size iyi bir parti kampanyası sloganı:
the public sucks, fuck hope (halk işe yaramaz, umutlarınızı s.ktir edin.)
George Carlin
the wall albümünün canı ciğeri, müzikal anlamda aşmışlığının yanı sıra yüce şahsiyet watersın yazdığı sözlerle harika bir sistem eleştirisi, isyan, başkaldırı ve devrim şarkısı part i, part ii, part ii ve the happiest day of our lives adlı dört şarkıdan oluşur. pink floyd ruhunu hiç bilmeyen ortaokullu, liseli yeni yetmelerin okulu sevmiyorum! edasıyla şarkıyı sahiplenseler de, kulüplerde saçmasapan remixlerinin çalınsa da, marilyn manson ve korn gibi popüler ikonlar cover yapıp şarkıya tecavüz ederek şarkının içini, ruhunu, anlamını ve felsefesini yeteri kadar boşaltmış olsalar da, daha bir yüzyıl daha kendini dinletecek bu şarkı şüphesiz. 1990 yılındaki efsanevi berlin konserinde bu şarkı çalınırken sahneye duvar koydurup yıkmışlıkları da vardır bu mübarek adamların.
high hopes. işin içinde David gilmore olduğu için şarkı aşmış bir solo içerir doğal olarak. yeteri kadar dinleyip şarkıyı özümsedikten sonra ise; allah belanı versin gilmour, yine dağıttın beni! sayıklamalarına yol açar.
(vid:#23630)&feature=share
79 çıkışlı efsane albüm the walldan, watersın yazdığı sözlerle bezeli efsane bir şarkı. bu şarkı, pink floydun en iyi olmasa da en görkemli zamanına denk gelir. another brick in the wallda tüm şarkılar birbirinin devamı olduğu ve aslında albümün tek başına bir şarkı olduğu düşünüldüğünde, bu şarkıyı tek başına değerlendirmek çok da doğru olmaz. ancak bir gerçek var ki, ortada bir duvar vardır ve bu duvar çevrelerini örerek onları dış dünyadan izole eder. hey you seslenişi ise duvarın öbür tarafındakileredir. acıklı ancak kızgın bir haykırıştır dünyaya. son olarak ise bu şarkı, bir insan evladının kurabileceği belki de en mükemmel cümleyi içerir:
open your heart, im coming home
Bilgisiz olduğu andır diye düşünüyorum. Zira ''Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz'' ve hayatta fikir sahibi olamıyorsanız bırakın savunmasız kalmayı hiçliğe doğru yol alıyorsunuz demektir, kanımca...
şarkı yapım aşamasındayken bir gün david gilmour televizyonda bir telekomünikasyon reklamına denk gelir, reklamda fizikçi stephen hawking voice synthesizer'ı aracılığıyla insanlar arası iletişimin tarihsel boyutunu etkileyici bir şekilde anlatmaktadır. gilmour çok etkilenir ve british telecom yetkililerine hawking'e ulaşıp o konuşmanın bir bölümünü şarkısında kullanmak istediğini söyler, olaylar gelişir...
aslında stephen hawking reklamda tam olarak şöyle der:
"for millions of years, mankind lived just like the animals.
then something happened which unleashed the power of our imagination.
we learned to talk.
and we learned to listen.
speech has allowed the communication of ideas, enabling human beings
to work together.
to build the impossible.
mankind's greatest achievements have come about by talking.
and it's greatest failures by not talking.
it doesn't have to be like this.
our greatest hopes could become reality in the future.
with the technology at our disposal, the possibilities are unbounded.
all we need to do is
make sure
we keep talking"
bahsi geçen reklam:
şarkıya ilham veren ve şarkıdaki mesajın sahibi olan kişinin (stephen hawking) konuşamaması da şarkının ayrı bir etkileyici yönüdür.
gilmour bu parçada kullandığı talkbox ile farklı ses efektlerine yer vermiştir, ne güzel de yapmıştır. talkbox'ın en fazla yakıştığını düşündüğüm şarkılardan biridir...
yerkürenin son jesti insanın dehşet yalnızlığı olacak! bunu bilmek için kutsal kitaplara gerek yok; işte hiç de kutsanmayan bir kitap bile bunu söylüyorsa, inanın, yalnızlığımız kitaplara da sığmayacak...
Futbolun sadece yeşil sahalardaki tepişme, bağırış çağırışlardan ibaret olmadığını kanıtlayan gruptur çarşı, tepkilidir çarşı, başkasına yapılan haksızlığı taa içinde hissedebilendir çarşı... Buyrun; fenerbahçeli bir köşe yazarının kaleminden çarşı! http://www.antalyabugun.c...?page=makale&MID=6909
the killers & Lou reed - tranquilize
lou reed & luciano pavarotti - perfect day
unkle & thom yorke - rabbit in your headlights
linkin park & chris cornell - crawling
roger waters & sinead o'connor - mother
chicago feat david gilmour, sir bob geldof & chrissie hynde
An itibari ile Okan Bayülgen'in Disko Kralı'nda Şebnem Ferah'ı öve öve bitiremeyip, David Gilmour ve Roger Waters'a karga sesli demesidir. Şimdi o soruyu ben soracağım 'Neyin kafası bu Okan?' Show yapayım derken de bu kadar batırmaz ki kendini bir insan, malesef her şeyi öğrendik bir türlü haddimizi bilmeyi öğrenemedik. Senin o programa çıkardığın öve öve bitiremediğin rockçılar portakalda vitaminken David Gilmour ve Roger Waters gerek müzikleri, gerek politik duruşları ile dünyayı sallıyordu!
not the torturer will scare me
nor the body's final fall
nor the barrels of death's rifles
nor the shadows on the wall
nor the night when to the ground
the last dim star of pain, is hurled
but the blind indifference
of a merciless, unfeeling world
lying in the burnt out shell
of some albanian farm
an old babushka
holds a crying baby in her arms
a soldier from the other side
a man of heart and pride
breaks ranks, lays down his rifle
to kneel by her side
he gives her water
binds her wounds
and calms the crying child
a touch gives absolution then
across the great divide
he picks his way back through the broken
china of her life
and there at the curb
the samaritan serb turns and waves ... goodbye
and each small candle
lights a corner of the dark
each small candle
lights a corner of the dark
each small candle lights a corner of the dark
when the wheel of pain stops turning
and the branding iron stops burning
when the children can be children
when the desperados weaken
when the tide rolls into greet them
and the natural law of science
greets the humble and the mighty
and the billion candles burning
lights the dark side of every human mind
each small candle
each small candle (repeated)
each small candles lights the dark side of every human mind
Radiohead'in solisti Thom Yorke 20'li yaşlarda tanıştığı sevgilisiyle yaşadıkları çok feci bir araba kazasının ardından arabalardan korkmaya başlaması üzerine yazdığı 3 şarkıdan biridir airbag... Diğerleri ise killer cars, stupid car'dır.
Yerine yenilenebilir enerji kaynakları kullanılabilecekken sırf birilerinin cebi dolsun diye ısrarla gündemden düşmeyen konu. Bazı arkadaşlar ee diğer ülkeler kullanıyor biz neden kullanmayalım diyecekler? Japonya'yı örnek verecekler. Hemen açıklık getirelim; japonya'da bu kadar çok nükleer santralin olmasının nedeni adamların başka çarelerinin olmaması. ülkelerinde kullanabilecekleri alternatif kaynaklar yok. bizim ülkemize gelirsek; her türlü enerji kaynağına sahip bir ülkeyiz. ki bu alternatif yenilenebilir enerji kaynakları ile hem daha sağlıklı bir yaşam alanı oluşturulabilip hem de daha ucuz maliyetle elde etmek varken neye gerek şimdi bu ısrar? diğer ülkelerle kıyas yapmadan önce biraz daha düşünmek gerekiyor. Toprak insana ait değildir arkadaşlar, insan toprağa aittir. O yüzden sahip çıkalım, bu konuda risk almak oldukça saçma. Ayrıca nükleer santrallerin;
1- ilk yatırım maliyetleri çok yüksektir ve buna söküm/atık ve çevre maliyetleri eklendiğinde bir nükleer santralin maliyeti bir ülkenin ekonomik sınırlarını zorlamaktadır.
2- yakıt(uranyum) yönünden dışa bağımlıdır.
3- üretilecek elektrik ucuz değil, aksine pahalı olacaktır.
4- atıkların depolanması ya da yok edilmesi için kesin bir yöntem bulunmamaktadır.
5- işletilmeleri teknolojik riskler içermektedir.
6- ekonomik ömürleri dolunca, söküm maliyetleri ilk yatırım maliyetlerini aşabilmektedir.
7- çevreye zararsız olduğu savı geçerli değildir.
8- türkiyenin bir nükleer enerji yasası ve nükleer enerji tüzüğü bulunmamaktadır.
unutma! son irmak kuruduğunda, son ağaç kesildiğinde, son balık tutulduğunda, insanoğlu paranın yenmeyecek bir şey olduğunu anlayacaktır.