"namaz vaktin de online olan yazarlar 5 gün ile 10 gün arası çaylaklık cezasının yanı sıra namaz vaktin de entry giren yazarlar hakkında silikliğe kadar gidebilecek ağır yaptırımlar uygulanacaktır. uludağ sözlük moderasyonu hayırlı cumalar diler..."**
sonradan pişman olsam da oldukça sıradan bir hayat yaşadım. gözlerden uzak bir kasabanın tren istasyonunda bilet satıcısıydım. bütün gün "bilmemkaç trenine bir bilet alabilir miyim?" diyaloglarına yüzümde olabildiğince gerçekçi, ama sahte bir tebessümle karşılık verip bilet kesiyordum. sıradan yağmurlu bir gündü. önümdeki gazeteyi okuyordum. birinin "bilmemkaç trenine bir bilet alabilir miyim?" dediğini duydum ama bu seferki biraz farklıydı. alıştığım seslerin aksine dibi görünen billur bir şelale gibi kulağımı okşamıştı. açık kahverengi bir pardösü giymişti ve biraz daha açık renkte şapkasından sarı dışa doğru kıvrılmış saçları özenle çizilmiş bir portreyi andırıyordu. titrek ellerimle bir bilet kestim ve sanırım o gün, yani son gün hayatımda ilk defa yaptığım işten utandım. daha farklı bir işte çalışıyor olmak isterdim ya da onunla beraber o istasyonda tren beklemek ama gişe memuruydum ve kendim için bile sıradan ve dikkat çekmeyecek biriydim. trenin nereden kalkacağını sordu, ikinci perondan kalkacağını söyledim. peronun en sonuna kadar yürüyüp oradan karşıya geçmesi gerekiyordu ama tren raylarının üzerinden yürüyerek geçmeyi tercih etti. karşıya geçerken rüzgar şapkasını uçurup rayların üzerine bıraktı. o sırada gişeden dışarı çıktım. benim için iyi bir fırsattı, yaklaşan trenin önünden koşup korkusuz ve cesur bir şövalye gibi şapkasını rayın üzerinden alıp karşıya geçebilirsem belki bu sıradanlıktan kurtulup gözünde bir kahraman olur, aşkını kazanmabilirdim. karşıya doğru koşmaya başladım. son hatırladığım acımasız bir çelik parıltısı.
çok da iyi bir hayat sürdüğüm söylenemez dünyada. bu benim seçimimdi, içkiyi ve müziği severdim. tren istasyonunda çalıştığım sürece tom waits şarkıları dinler, en alt çekmecemdeki metal cep şişesindeki viskiden kimseye farkettirmeden bir fırt çekerdim. bir defa da meteliksiz işe dönerken kendime hakim olamayıp tekel bayiinin camını kırarak bir şişe köpeköldüren şarabı çalıp kaçmıştım ama param olduğu bir gece şarabın ve camın parasını kapının altından içeri atmıştım. cehennem garanti gibiydi anlayacağınız.
kendimi psikolojik olarak sıcağa ve ateşe hazırlarken beyaz giyimli bir görevli yanıma gelip kendisini izlememi söyledi. arkasından giderken nereye gittiğimizi sordum, "cennete" dedi. "kayıtlarınıza göre cehennemliksiniz ama aşk için öldüğünüzden cennete girmeye hak kazanmışsınız".
neyse girdim bi şekilde cennete. beyaz giyimli hatunlar karşıladı kapıda, sanırım bunlara "huri" deniyor. sonra bir ağacın altına oturduk. güzeldi herşey ama bir süre sonra oldukça sıkıcı gelmeye başladı. cennetliklerin isteklerini yerine getirmek için bekleyen görevlilerden birine usulca "dostum burada tom waits dinleme imkanımız yok mu?" dedim. cevap vermedi, sadece başını sağa doğru anlam veremediğim bir şekilde salladı. sonra "birşey daha sorabilir miyim, aramızda kalsın buralarda tekel bayii ya da ona benzer birşey var mı?" dedim. bu kez kaşlarını çattı ve hızlıca uzaklaştı.
bir kaç dakika sonra bir kaç görevli gelip beni kollarımdan tutup dışarı çıkardı. kapıda kırmızı elbiseli boynuzlu biri bekliyordu. gülümsedi ve "sigara ister misin?" deyip davidoff tuttu, bir tane aldım. sanırım ateş aramama gerek kalmayacaktı.
teravih namazının en hızlı kıldırıldığı camilerde imam 20 rekat olan namazı genellikle 8-8-4 şeklinde kıldırır. 10-10 kıldıran yuvarlak hesap bağımlıları da vardır. özel günler dışında* ikişer ikişer kıldıran hocalar cemaati genelde canından bezdirir o yüzden bu tür camiler tercih edilmezler genelde. tabi ferrari imam gibi işi ciddiye almayanlar söz konsusu değildir. yapılacak bir iş olduğunda çok yararlı olabilmektedirler zira akıldan geçen "hoca çabuk kıldır maç kaçıyor" şeklindeki düşünceler sevaptan birazcık çalmaktadır.
şu günler de insanı isyana teşvik eden ilk günün de sanal ortamda 1.257.500 kez download edilen ismail yk ve kardeşlerinin ortaya çıkarmakta hiçte zorlanmadıkları müthiş eserdir.
3 gündür gece gündüz dinlediğim, dinlerken de gözyaşlarına boğulduğum ismini bulamadığım ama isyanın portresi diyebileceğim ismail yk ve kardeşlerinin şaheseridir.
üçüncü sınıf bir korku filmi. aslında izlemeye giderken beklentilerimin bu kadar altında bir film beklemiyordum. gerek klişelerin türünün diğer örneklerinde kullanıldığı gibi kullanılması, gerekse senaryonun bile diğerlerinde kullanılan senaryoların aynısı olması benden en baştan iki eksi puan aldı. ama efektler yine de hoşuma gitti sayılır, teknolojinin gelişmesiyle eskisine göre daha iyi işler çıkabiliyor. oyunculuklar ise fena değildi, herkes kendisine verilen rolü çok iyi bir şekilde yerine getirmişti. yine de beni şaşırtmayı beceremediği için benim açımdan sınıfta kalmış bir film oldu. beni film konusunda en çok sinirlendiren ise hep bu konularda çıkmaza girdiğimizde böyle bir filmin çekilmesi ve aceleye gelmesinden dolayı hep sonunun kötü bitmesi oldu. bir de... yaaa bir dakka pardon yaaa ben dabbe başlığına yazacaktım bunu galiba yaa off.
ne olduğu yalnızca yaşarken algılanabilen tecrübedir.
zaman ya gecedir tüm karanlığıyla, aysız, yıldızsız; ya da gündüzdür tüm ışıltısıyla, yalnızca göz bebeklerini yoran, iç ısıtamayan.
mekan her köşesidir dünyanın ve neresi olduğu farketmez modunda yürümektedir sokaklar.
tüm tümceler edilgenleşmektedir gitgide, aktif bir düşmanlık birikmektedir sinsice, nesnesi de öznesi de kendisidir.
bulanık ama dingin bir suya benzemektedir habitat; sabit pusun ardında, hızlı çekim bir kargaşa vardır neresinden tutulsa olmaz.
kişi yalnızdır ve yalnız olunmayan zamanların yükünü tek başına taşıma çabasının sonuçlarını tüketmektedir tekil tekil...
hem herkes oradadır, hem kimse yoktur etrafta tek bir çığlığı duyabilecek, duyurabilecek.
duyular kapanmıştır çoktan. eskimiş duyumsamalarda kilitlenmiştir zihin ve fayda gelmez hiç bir eskimişlikte eksilmekten.
avare günlerin avare çırpınışları,
sarhoş gecelerin başağrılı sabahları,
boş sokakları namussuz bir şehrin...
güneşin kaygısız batışıyla uyanılan ve asla rahat uyunamayan yatak vakitleri...
tekrarı olmayan, olsa güzel olacak, olmasa daha iyi kargaşaları, ikilemler, ikilemeler.
bir kaç lynch filmi, bir kaç bira şişesi.
patlamış mısır kokan dağınık bir oda.
usul usul leonard cohen sesi, biraz henry lee
linç etmeye niyetli anılar, anımsananlar.
endorfin ihtiyacı.
bir kaç çikolata pakedi, köşedeki sandviçci.
hiç kapanmayan, ama asla hatırlanmayan televizyondaki gereksiz diyaloglar,
sonu gelmek bilmeyen sinsi monologlar,
binlerce kez, delirmenin eşiğindeymişçesine, deliliği sorgulamalar.
sorular...
tek bir canlı ses, tek bir dokunuş için yakarmalar. aynaya bakıp güçlü olduğunu yineleme ihtiyacı.
ayakta kalabilmek için ayaklara, yüreğe, bedene işkenceler...
kişinin tek düşmanı kendisi midir, hayat mı?
en yakınları mı yakar canını en çok?
sorular...
....................................................
yine de tutulmaz hayat, yalandır beden tutulması,
o koşar gider,
bir gün yine koşup yakalamaya çalışırız biz,
tutuklu kaldığımız yerden asla kurtulamayıp.
edit:entry imi okuyan arkadaş sağol. oyladığın için değil okuduğun için.
son günler de duyduğumuz mantığın almadığı, 5 yaşındaki çocuğa sorulduğun da hadi lan dedirten sayıdır. ille de 367 olcakmış. niye be birader meclis ordu mu? 366 olsa kurtarmaz mı? tamam anladık allah tan korkmuyorsunuz. be hey cahil cubela kuldan utan. ondan da utanmıyorsan. git playstation oyna.
rahmetli adnan menderes in cumhurbaşkanlığı dönemin de sayın baykal daha o yıllar da öğrenciliğiyle meşguliyettedir. menderes kızılay da esnafla konuşurken, baykal önünü keser:
baykal:adalet özgürlük istiyorum başbakan
diye seslenir. ve hatta hatta menderes in yakasına yapışır. menderes şöyle cevaplar:
menderes:bundan iyi adalet özgürlük mü var başbakanın yakasına yapışmışsın.
onlara çanakkale şehitleri denilse de onlar yüreklerin çanakkale aslanlarıdır. onlar bu vatanı kolay kazanmamışlardır. nasıl kazandıkları ise alttaki yaşanmış hadisedir.
olay 12 mart 1915'te gelibolu yarımadasında geçiyor:
düşman topraklarımıza yerleşmiş, hergün kanlı çatışmalar sürmekteydi.
yine bu çatışmaların arasında yozgatlı mahmut ve ereğlili hüseyin arasında şu diyalog geçer:
ereğlili: hele bi bak hüseyin benim silah ateş almıyor.
yozgatlı: ne silahı be birader senin parmak gitmiş.
ereğlili: ne parmağı be gardaş.
yozgatlı: hele bi bak gardaş şahadet parmağına.
ereğlili parmağına bakar ve gerçekten de parmağı yerdedir. komutanı ona gazi olduğunu ve dağıtıma gitmesini söyler, fakat o sol eliyle savaşacağını söyler. ve orda şehit olur.
hayat denilen karmaşık hayal bazen de kabus dolu hikaye de bazen işler çok olumlu ilerler. işler bazen de tam tersi olabilir. bu hikayenin kahramanları işler iyiyiyken çok olumlu ve neşe saçarlar hikayaye. bazı olaylar işlerine gelmeyince sitem, isyan vb. olaylar meydana gelmeye başlar. bazen de hakkına razı olmama hastalığı başlar bu hikaye de. herkes bir kavga içerisindedir. tıpkı belgesellerdeki gibi hayatta sabah başlar ekmek kavgası. insanlar her olaya bir bahane bulur. ama geçte olsa bazıları bu gerçeğin farkına varırlar.
bu gerçek o kadar acıdır ki, inkar edilemez. yazılanı yaşamak evet kimse homurdanmasın yazılanı yaşıyoruz.
asilik ve lamerliklerin den doğan çaylaklık cezasına verdikleri sitemdir. ilk bi kaç gün bu böyle devam eder, ama zamanla anlarlarki hele ki sözlüğün o kaymak,tatlı, ballı yanları akıllarına gelince bir anda süt dökmüş kedi ye dönüverirler. anlarlar hatalarını ama o (ç) yazısı onların sicili ve sabıkasıdır.
ankaragücü nün maç sonuna kadar bitmek tükenmek bilmez enerjisiyle haykıran taraftar grubudur. 19 mayıs stadyumunun ankara kalesine bakan kısmı onlara ayrılmıştır. orda maç izlemek ayrı tutkudur. oturmak yasak, bağırmayana dayak farzdır. o grup için ankaragücü aşktır, sevdadır, tutkudur. tabi dillerden düşmeyen sloganları vardır. bu grubun yani garibanların:
tunalı da bahçeli de kafeleri var ayakların da prada oxy var şimdi sizi s..sin tüm garibanlar
türkiye de imansız olmak saygınlık duymak demektir. açıkcası neden böyle olduğu bilinmez adam fatihlerin kanunilerin yavuzların ve nicelerini hatırlamaz. hatta bu insanlara kin duymaya başlar. bu insanların hocaları evliya-ullah olduğu için belki de. bir insan çok zeki ya da akıllıysa allah a haşa küfretmelidir anladığım kadarıyla.
bunlar nurcu kesim yazarlar tarafından imansız, dinsiz olarak nitelendirilen yazarlardır. ama ön yargılamanın yanlış olduğunu bilmekte önemli olmakla beraber insanın anlayışlılığını da ortaya koymaktadır. an itibariyle belki de online 80 bilemedik 90 yazar online durumdadır. bizleri imansız diye nitelendiren an itibariyle cuma namazın da olan yazarlara tek soru sormak düşer.
"kardeş biz kızız. kızlar cuma kılar mı."
tabi bunu yemezlerse, başka soru gelir akıllara.
"dün gece kamyonu devirmişim, tam selalar veriliyordu uyandım. duş aldım ama namaza yetişemedim. ne yapmam gerekir." *
bugün ufalmak , küçülmek , cüsse olarak ebat olarak gitgide karınca boyutuna erişmek gibi birşeydir. öyle bir zaman gelir ki üstündeki kıyafetler arasında kaybolursun ve de saçların tüm bedenini kaplar. ama yüreğin hiç ufalmaz . hep aynı kalır. sana kocaman gelir o yürek. yanındayken. tüh 9 saat nasıl da 9 saniye geçmiş yahu diye dert yanarken, o yanında olmadıgı zamanlar, evinde tek başına battaniye altında onu özleyerek üşürken , 1 saniyenin neden bir saat gibi geçtiğini anlamaya çalışırsın. yanıbaşındayken de ağlama ihtiyacı hissedersin fütursuzca, ki çoğu zaman dudak altı titremelerini durduramazsın ve de hayatında hiç yaşamadıgın bir haz haline gelir, ki yanında orgazmın anlamı bile kalmaz o sınır bilmez ağlamak karşısında.ciğerlerinin söküldüğünü hissederken bi yandan kendini tahlil ederken bi yandan sevgilinin kollarında ne kadar huzurlu oldugunu düşünürken bir yandan sürekli küçük çocuklar gibi hıçkırıklara boğulursun. demiştim ya minicik kalmışsındır artık,sadece yüreğin ufalmamıştır. o da ufalmak için sıkmaktadır kendisini.
mesafenin sınır tanımamasıdır.gecenin hangi vakti olursa olsun,büyüsüne kapılıp camının dibinde belirivermektir.
bugün 14 şubat hayallerinin yetersiz kalmasidir , eğer tüm yazılanlara bir anlam yükleyememiş olanlar var ise.
-canan benimle evlenir misin?
+tabi ama cüzdanını verirmisin.
-tabi buyur.
canan aç gözlü paragöz bi karıdır. cüzdana bakar bomboş.
+lan senin yazı tura atacak paran yok. benimle mi evlencen.
genel de olması imkansız olmasına rağmen, insan oğlunun arayış için de olması "bunu da yaptılar" dedirtti. sinek isimli digitürk kanalın da insanları saf durumuna koyan bi adam. göz göre göre hilelerle bunu da yaptı. bakalım sıra da ne var artık. fare den kaçan kedi. ya da vahşi doğa isimli animasyon filmin de olduğu gibi aslan avlayan antiloplar mı. hayat ne garip değil mi.
evet onlar kaplan değil onlar herhangi bi vahşi hayvanı da sembolize etmiyorlar. onlar koskoca devrilmeyecek istanbul saltanatını yıktılar. hem de 6 sene böyle sürdü. onlar renklerini karadeniz im mavisi, ve güneşin batarken ki aldığı bordo rengi renkleri yaptılar. unutulmadılar. yürekler de yaşadılar. ali kemal ler, şenol lar, özkan sümer ler ve şota lar onlar herşeyleriyle karadeniz di. onlar kaplan değillerdi. onlar hep karadeniz fırtınasyıdı. ve bu hep böyle kalacak.
bu doğrudan bir savaş gibidir. yeni gelmiş yazar arkadaşımız aslında çitaların aslanların leoparların arasına düşmüş yavru bir ceylan pozisyonundadır. her yöntem denenir. ve son olarakta en popüleri başlık altına entry yazman hiç tanımadığı halde iltifatlar yağdırmak. açıkcası dişi olmak bu kadar özel bişeyse, bizde isimlerimizi değiştirelim.