günümüzün en gizli ve en tehlikeli kavramıdır ön yargı. neden gizli dedim çünkü çoğu zaman insan farketmez bile bu durumu.
ön yargı insanlarda doğuştan olarak bulunan doğal bir duygudur. bazı insanlar az ön yargıya sahipken bazılarının hayatı tamamen ön yargının esiri olmuştur.
şahsen kendimi ön yargısı az bir insan olarak nnitelendiririm.
lütfen hayal edin. sokakta yürüyorsunuz. karşıdan bir adam geliyor. adamı süzüyorsunuz. ayağında eskimiş bir spor ayakkabı, yıpranmış bir kot, rengi açılmış siyah bir tshirt, kirli sakal, elinde tespih, boy 1.80, kilo 100, kaşları çatık. ilk olarak zararlı bir insan olarak adlandırırsınız bu adamı. halbuki adam uluslararası ilişkiler okumuş 3 dil bilen, arabası evi olan, bir kediyi ezmektense arabasıyla direğe girip kolunu kırmış bir adam olabilir. bilemezsiniz. bu adam size baksa canınız sıkılabilir, rahatsız olabilirsiniz ama sizi kültürü ve bilgisiyle ezecektir, siz bilmezsiniz, bilemezsiniz. tipi ürkütücüdür. 100 kişinin içinde bu adam olsa ve polise deseler ki ' bu yüz kişinin 5 inin cebinde uyuşturucu var' o polis ilk bu adamı aramakla başlar işe halbuki hayatında esrarı sadece filimlerde görmüştür. en başta dediğimiz gibi her insanda olan bu ön yargı durumu insandan insana oran anlamında değişir. bir insanın kalitesini ölçmenin yüzlerce yolu vardır ancak emin olun en garantili şekilde bir kişinin kalitesi önyargı oranıyla ölçülebilir. bir insanın önyargısı ne kadar düşükse o kadar kaliteli demektir. önyargı yüksekse kalite düşüktür. bir insan isterse 3 üniversite bitirmiş olsun. bir üniversitede profesör, dekan, rektör olsun. üzerinde en mükemmel takım elbise olsun. bunlar bu adamın kaliteli olduğunu göstermez. bir vidyonun kalitesi pixel oranıyla ölçülebilir ancak insanlarda kalite böyle ölçülemez.
ateş, kırgınlık, halsizlik, iştahsızlık, kusma, mide bulantısı,baş ağrısı, ishal!
saldırılar cuma günü geç saatlerde başladı.
1. gün:
savunma hattımız tamamen düşmüştü. tuvalete çıkma sürem 27dk idi. damacanadan pompa yardımıyla su alan herkes bilir. işte aynen öyle foşşşş. büyük hacet demeye bin şahit gerek. nane limon birlikleri anında cepheye gönderildi. işe yaramayacaktı...
2. gün:
herşey çok kötü bir hal almıştı. virüsler nanelimon saldırılarını kolay atlamış hatta hiç etkilenmemişti. yataktan kalkamıyordum. 3 battaniyeyle yatmama rağmen üşüyordum. vücut bitkin haldeydi. ishal artık önü alınamaz duruma gelmiş 20dk da bir beni tuvalete mahkum etmişti. midem abluka altındaydı. savaş alanına göndermeye çalıştığım besinler ve hatta ilaçlar kusma halimle tekrar çıkartılıyordu. kusma esnasında başıma uygulanan basınç başımı ağrıtmaya yetmişti. özel eğitimli majezik 100mg göreve çağırılmıştı o kara günde belki de tek yapabildiğim su içmekti. seçkin ve özel içerikli bir ballı karışım birliği savunma hattı için cepheye sızmayı başarmıştı.
3. gün:
ishal hiç azalmadı. ancak iyi şeyler de oluyordu. özel eğitimli ballı karışım ateş ve mide bulantısını yok etmeye başlamış, ablukayı ortadan kaldırmış giriş yapacak yeni birliklere güvenli bir yol açmıştı. günün en güzel olayı ise kusma vakalarını gerçekleştiren hain virüsler mideyi terketmişti. bu sayede daha ileri ve uzman birlikleri savaş alanına sokabilecektim. tek düşman ishal kalmıştı. 500mg lik ishal ilaçları cepheye gönderilmişti. midemden gelen ''güm furşşşt harrrrrrr purrrsssss kuşşttt'' sesleri savaşın ne denli çetin geçtiğinin işaretçisiydi. 100 lerce savaşta onuruyla savaşmış haşlanmış patates, muz ve gazı kaçmış kola birliklerine demli çay ekipleri eşlik ediyordu. tuvalete çıkma sürem 58dkya çıkmıştı.
4.gün:
sabah güneşli bir güne uyandık. işgalci ishal orduları cephe cephe geri çekiliyordu. onlar çekildikçe bizim taaruzlarımız şiddetleniyordu. sebze, meyve ve vitamin güçleri 500mg lik ilacın yanında savaşıyordu. gece 01:00 sularında savaş sesleri artık iyice sustu ve 04:37 de tamamen sesler kesildi.
5.gün (bugün):
düşman gücü kırıldı ve ishal artık o su kıvamından ayrıldı. tüm semptomlar yokedildi. tuvalete çıkma sürem 153 dk ya çıktı. bu gece bu işi bitirip daha hain olan vize güçlerine karşı hazırlığa başlayacağız. (bkz: #13698923)
''cennet anaların ayakları altındadır.'' her kadın bir anne adayıdır ve kutsaldır. her dinde ana doğurganlığı temsil eden, nurdur.
bir fenerbahçe taraftarıyım. son 3 sezondur şükrü saraçoğlu stadyumuna sürekli, her maçta giderim. 2-2 lik fenerbahçe-galatasaray maçında da stadtaydım. maç öncesi buse terime ve bazı futbolcuların annelerine, ailelerine küfür edildi. hiç birine eşlik etmedim. bir insanın en kutsal varlıklarına birine küfür etmeyi kendime yediremedim. içten içe kendi yanımda küfür eden arkadaşlarımı kınadım.
2011-2012 sezonunda küfürden dolayı seyircisiz maç oynama cezası yerini ''sadece kadın ve çocuk taraftarların maçı izlemesi'' durumuna dönüştü.
çok iyi hatırlıyorum bu cezanın uygulandığı ilk maç fenerbahçe-bursaspor maçıydı. 50.000 kadın ve çocuk taraftar dünyada da bir rekora imza atmıştı.
bu ceza beşiktaş-galatasaray maçında meydana gelen olumsuz olaylar sonucu beşiktaşa da verildi. beşiktaşlı kadın ve çocuklar fenerbahçe karşısında takımını desteklemek üzere fi yapı inönü stadını doldurdular. ilk dakikadan itibaren küfürlü tezahurat yapmaya başladılar. önce çok şaşırdım ama sürekli olumsuz tezahüratları devam etti. ve lig tv sesi gram dahi kısmadı. annem ben ve kardeşim maçı izliyorduk, utancımdan televizyonun sesini kapattım. çocuğunun elinden tutmuş maça gelmiş. yıllarca dolaylı yoldan aşşağılık küfürlere maruz kalmış eli öpülesi insanlar, fenerbahçeye ve fenerbahçe taraftarına 380 saniye boyunca ana, avrat küfür ettiler. bir sahanın kapatılması için gereken toplam küfür süresi 120 saniyedir.
yaklaşık 2.900.000 kişiydik. o sabah diğerlerinden çok farklıydı. gece kimse uyuyamamıştı. gözlerde korku vardı, öfke ve nefrette vardı. nizami bir şekilde beklemedeydik. beklediğimiz yer düz bir araziydi. yağmur başlamış yerler hafif çamurumsu bir hal almıştı. sol tarafımda çelimsiz, formsuz ve çokça çekingen biri vardı.
kimse konuşmuyordu. tek bir çıtırtı yoktu. dinlesem yan tarafımdaki çocuğun kalp atışlarını duyabilirdim adeta. ardından rap! rap! rap! diye nizami sesler duymaya başladık. ya deprem oluyordu, yada binlerce fil uygun adım bize doğru yaklaşıyordu. aslında 2 seçenekte kaderimizde olabilecek olanın en iyisiydi. çünkü yaklaşanın ne olduğunu herkes biliyordu. kafamı yere doğru eğip ayağımın ucuna baktım. taşlar sesle birlikte zıplıyorlardı. aniden ses kesildi. safların önünde o güne kadar bizi eğiten insanlar belirdi. yüksek bir sesle konuşmaya başladılar, bize seslenen kişi: '' bu günün geleceğini biliyorduk. evet çok zor bir dönemdeyiz. bu güne kadar onlarca yıllık deneyiminiz var. bir çoğunuz şafağı göremeyecek. evet. elinizden gelenin en iyisini yapın. sizlere güvenim sonsuzdur!'' dedi ve saflara girerek arka taraflara doğru ilerledi. bu çıldırtan sessizliğin nasıl bozulacağını merak ederken bir anda tüğleri diken diken eden hiç bir insan yapımı çalgıya ait olamayacak borulardan 'ouuu ou ou ouuuuu' diye sesler duyduk. ses tahminimce 5-6km kadar uzaktan gelmekteydi ama iliklerimde hissettim o sesi. yer çok daha şiddetli bir şekilde titremeye başladı. nizami değildi artık o ayak sesleri. yanımdaki çocuk yavaşça geriye doğru bir adım attı. elimle sırtına dokundum ve yanıma, safına geri hizzaladım. gözlerine umut verici bir gülümsemeyle baktım. gözlerimin içine bakarak yutkundu ve dümdüz ileri bakmaya başladı. geliyorlardı. acımasız, vakitsiz ve vahşice...
rakilibaradak'ın ''vize dönemi'' adlı eserinden alınmıştır.
saygı değer okur dostlar ve muhterem yazar kardeşlerim;
bugün hiç bir teknik bilgisi olmayan, bu iş için özel bir eğitim almamış insana sorun. '' pardon bakar mısınız?'' deyin. '' istanbul'da köprüler dolup taşıyor. insanlar saatlerce trafikte kalıyor. siz bu ülkenin başında olsaydınız eğer nasıl bir çözüm yolu bulurdunuz?'' deyin. size vereceği cevap; '' yeni bir köprü yaptırırdım.'' olur büyük ihtimalle. sokaktaki insanın bu cevabı vermesi oldukça olağan bir hadisedir. yurdum insanı. peki bizi yönetenler onlar nasıl böyle bir karar alabiliyor?
ingiliz (yanılıyor olabilirim) mühendisin biri; '' biraz tadilat ve onarımla, hali hazırda bulunan köprülerinizi çift katlı yapabiliriz. alt kat gidiş, üst kat dönüş. hem trafik azalır. hem de yeni bir köprü yapmak zorunda kalmazsınız.'' diyor.
yeni bir köprü, mahvedilmiş bir orman, doğallığından uzaklaştırılmış minik bir köy demektir. 3.köprünün geçeceği garipçe köyü bana 2 kilometre uzaklıkta. o kadar küçük bir köy ki inanamazsınız. yolumu kaybederek şans eseri bulmuştum garipçeyi. bir tane restoran var. geçen arabalara uzaylıymışçasına bakıyorlar köy halkı. nerdeyse hiç araba yoktur. bir otobüs girer garipçeye. o da bazen. kaptan sorar:'' garipçe'ye gidecek var mı?'' diye. eğer ses çıkmazsa uğramaz bile. çok ciddiyim bak. o kadar minik bir yer. sarıyerden rumeli feneri yolunun 3. kilometresinde ayrımı görürsünüz. garipçe->.
bizi yönetenlere baktığımız zaman çok dikkat çekici bir husus gözümüze çarpar. yaratıcılıktan uzak, basit kararlar alırlar.
+ sigara dumanı kafelerde olmuyor.
- tamam. yasak artık.
+ köprüler tam hizmet sunamıyor. trafik ana baba günü.
- tamam. bir tane daha yapalım.
+ üniversite rektörleri atatürk ilkelerine bağlı, laik insanlar.
- tamam. ben seçerim artık rektörleri.
aslında orman arazisinin yok edilerek yeni bir köprü yapılmasına hiç şaşırmadım. beni asıl şaşırtan, eşşekten düşmüşe dönmeme neden olan mevzu çok daha farklı.
köprünün geçeceği güzergah kimseyle paylaşılmadı. sadece başbakan biliyordu. bir de büyükşehir belediye başkanı.
meğerse aylar öncesinden sayın emine erdoğan bu güzergahı tam anlamıyla parsellemiş. o arazi kamulaştırılınca inanılmaz bir vole vurma durumu söz konusu.
bunu sakın sorgulamayın!
dünyanın en pahalı benzinini tüketiyoruz. bunu da sakın sorgulamayın!
dünyada ki en pahalı eti biz yiyoruz. bunu da sakın sorgulamayın!
üç küsür liralık benzinin 2.70 kuruşu vergi. biliyor muydunuz?
1 liralık benzin 3.70 oluyor. kimse bunu sorgulamasın.
bu ülke yurt dışına et satardı.bu ülkede et balık kurumu vardı. bilir misiniz?
bu kurum özelleştirildi! aynı 500 küsür kurumun özelleştirildiği gibi. halkbank. halkındı. 5-6 yıl önce özelleştirildi. 80 küsür yılda yapılan el emeği göz nuru kurumlar özelleştirildi akp zamanında. bir tek! bir tek fabrika yapılmadı. şimdi anayasa değişiyor. bunu da sorgulamayın! suçu olmayan, yargılanmaktan korkmayan insan neden yasayı değiştirsin? akp devri yakında kapanacak. tek korktukları yüce divan. bu devir kapancak geriye borçtan başka nerdeyse hiç birşey kalmayacak. he birde yok olmuş garipçe köyü kalacak.
herkesi sagıyla selamlıyorum.
nefes filminden aklıma takılan tek sorudur. komutan uyuyan askerlerin odasına girer. kısa bir konuşma yapar kasaturasıyla askerin postal bağcıklarını keser. kesin bir bilgi olmamasıyla beraber burda geçen eylem şöyle açıklanmıştır arkadaşlarımca:
- 1- hapishanelere veya kodeslere atılan suçluların, kemerleri, saatleri, ayakkabı bağcıkları alınır. amaç içeride kendisine veya diğer mahkumra zarar vermesini engellemektir.
bu bilgiden yola çıkarak komutanın askerlere '' cezalandırılacaksınız.'' ya da '' yaptığınız suçtur.'' demek istemesi.
-
2- bir zincir düşünelim. birbiriyle bağalantılı demir halkalardan oluşmuş bir zincir. uyuyan askerler rütbeliydi. yani ''siz uyursanız, en alttan bir bağcık düğümü yırtılır ( bir zincir kopar.) gerisi çorap söküğü gibi gelir.''
-
3- silah, kasket, kasatura, postal, kurşun. bunlar askerin olmazsa olmazıdır. askerlikte bunların hepsi askere zimmetlidir. kaybolması veya bozulması durumunda tüm mesuliyet er kişiye aittir. postalının bağcığını kesen komutan dahi olsa suçlu erdir.
yani askeri zan altına sokarak bir ceza vermek isteniyor.
arkadaş seçme konusunda hiç bir zaman seçici olmamışımdır.
sınıf birincisi arkadaşım olmuştur, esrar kullanan arkadaşım da olmuştur, dünyanın belki de en tembel insanı da arkadaşım olmuştur, en ağır abi takılan insan da arkadaşım olmuştur vs vs.
arkadaşlarımın hepsi bir ortamda buluşsa sohbet edecek tek bir kelime bulamazlar belki.
kolpalık; sıcak sohbetlerin vazgeçilmezidir. yaparız yani abi. herkes yaptığı biri yeri geldi mi bin yapar. ama kolpa bir adamla sohbet etmek ise şudur: yaptığı biri kafasında önce bin yapar, sana aktarırken de on bin yapar.
komik duruma düşer, insanlar sıkılır, dinlemek istemez ama arkadaştır acı da olsa dinleycen bu dallamayı.
böyle bir arkadaşım var. ama adamın hayat anlamı olmuş kolpalık. sağa sola sıkacak, anlatacak. duramıyor ibne.
geçen gün geldi bu ibne yanımıza.
kolpa: eee kankalar napıyorsunuz bakalım?
ben: naapalım be kanka bildiğin gibi sen napıyorsun?
kolpa: bende aynı. ya ne dicem sizin bir halısaha maçı vardı n oldu o?
ark1: pazartesi kanka.
kolpa: kanka ben size yaklaşık 100 taraftar getiricem. çarşılı herifler. kazan'da takılıyorlar.
ark2: yuh .mına koyim! nerden buldun o kadar adamı?
kolpa: biz buluruz olum sen rahat ol.
sonuç: maç günü bu kolpa dediği gibi maça geldi. yanında da 4 kişi ikisinin yaşı 15 den küçük. sorduk'' olum hani 100 kişi nerde?'' diye. '' mevzu çıkmış oraya gittiler dedi.
bir diğer anı daha komik.
beşiktaş sahilde içiyoruz 3-4 arkadaş.
kolpa yine geldi ortama.
'' ya kankalar burda içeceğinize gelin bize gidelim 9 odalı ev. rahat rahat takılırız .mına koyim.''
şimdi bu adamın babası hakketten biraz zengin. şaşırdık maşırdık ama ''tamam hadi gidelim bari.'' falan dedik. düştük yola ev sarıyerde. oraya gidiyoruz.
maslak'a geldik ev 6 odaya düştü.
hacıosman'a geldik ev 5 odaya düştü.
adamın evine bir geldik 3 oda.
her türlü insanla sıkılmadan sohbet ederim. sıkılmam. jargona da ayak uydururum ama kolpa adamla asla sohbet edemem. piçaklamak isterim ya da en azından '' hay belanı g.tten sikeyim kolpa herif!'' demek isterim.
ön koltuk, yolculara rahat, konforlu ve bazen de güvenli bir ulaşım yolu olarak gelmiştir.
babamın arabasıyla yaptığım kaza sonucu ailemizin 2-3 hafta kadar arabasız kalacağı kesinleşmişti. hani benim arabayla münasebetim haftada bir bilemedin iki. babam hergün işe arabasıyla gidiyor. koskoca öğretim üyesi adamı minibüs'e mahkum bıraktık.
olaydan bir buçuk, iki hafta sonra artık herkes arabasızlığa alışmış gibiydi. pek muhabbeti geçmiyordu mecliste arabanın.
peder bey dayanamadı aradı servisi aracın durumunu falan sordu. adam '' parçaları sipariş ettik, 2 haftaya hazır arabanız.'' demiş.
neyse efendim 1 hafta daha geçti. kaldı geriye bir haftaaaaa. ulan hani bir laf vardır abdal'a mağlum olur diye, içimden garip garip düşünceler geçiyor. ulan şimdi uzaklardaki bir akrabaya birşey olsa ne yaparız? falan sapık sapık düşünüyorum.
arabayı almamıza iki gün kalmışken telefon çaldı. sabah saatleri, böyle 13-14:00 suları olması lazım. baktım 0216 var numaranın başında. zaten bir korktum önce. ulan bu saatte bizi ankaradan arayacak adam ya yanlış numara çevirmiştir, ya da acı bir haber verecektir. açtım telefonu. arayan eniştem. hah s*ki tuttuk. bu adam 20 yıllık eniştem, ilk defa sesini telefonda duydum. ulan teyzemi ziyarete giderdik. bu adamın sesini orda bile duyamazdım. garip bir herif işte.
-alo arda naber?
-sağol enişte. seni sormalı?
-ben pek iyi değilim arda.
(heh s*ki tuttuğumuz kesinleşti, acaba nasıl bi s*k onu merak ediyorum.)
-hayırdır ya. birşey mi oldu?
-ardacım sakin ol... deden vefat etti.
-...
-arda
-...
-iyi misin arda?!
-tamam enişte aradığın için teşekkürler.
-biz sivas'a yola çıkıyoruz. yarın defnedilecekmiş. başımız sağolsun.
...
dedemin 6 çocuğundan toplam 13 torunu var. herkes beni dedesinin biricik torunu olarak bilir ailede. ilk torun benim.
annem ve babam çalıştığı için bana bakıcı bulmak hep sorun olmuştu. bakıcılardan biri bana uyku ilacı verirmiş. yaramaz bir çocuktum. istanbul'da ailemin güveneceği kimse yok. tüm akrabalar ya sivasta ya ankara'da. kreşler '' çocuğunuz 3 yaşına gelmeden alamayız malesef.'' diyorlar. e annem işi bırakırsa istanbul gibi bir yerde geçinmek çok zor olur. sonunda beni 2 seneliğine sivas'a dedemin yanına göndermeye karar veriyorlar. dedemin 7 çocuğu olmuş. 6 kız, 1 erkek. hep erkek evlat hasretiyle yandığı için tek oğlunu gözünden bile sakınırmış. o erkek evlat 6 yaşına gelince sünnet ettirmeye karar vermişler. dedemin en mutlu günü, oğlu erkekliğe ilk adımını atıyor. içkiler, yemekler gırla gidiyor. dedem sarhoş oluyor.
düğünden dönerken dedem arabayı mıcıra kaptırıyor. araç yolun kenarında 2 takla atıyor ve düzeliyor. bizim ufaklık arabadan fırlıyor. kimsenin burnunun dahi kanamadığı kazada o erkek evlat acı bir şekilde can veriyor.
bu acı olay yaşandıktan yıllar sonra ben, ona bir evlat, bir can gibi geliyorum. beni öyle seviyor ki, ne annemin ne de babamın eksikliğini hissetmiyorum. konu komşu, eş dost, dedemin beni, oğlundan çok sevdiğini söylerler, bugün bile.
kendimi övmeyi sevmem ama vefalı bir insanımdır. kızları bile 3-4 yılda bir dedemin ziyaretine giderken, ben her yıl 1-2 ay ziyaretine giderdim dedemin. dedemi çok severdim.
lan konu nereye gelmiş. neyse hemen topluyorum.
dünyalar kadar sevdiğim dedem ölmüş, arabamız yok ve bu haberi anneme benim vermemi istiyorlar. düşüncelere kapılmaktan acımı yaşayamıyorum. nasıl gidicez sivas'a?! uçak biletleri çoktan bitmiş. 2 haftalık boş yer dahi yok. araba kiralasak diyorum. günlüğü 120tl. 2 gün kalsak sivasta, dönsek, arabayı alıp tekrar gelsek. yok yok olmaz. çok pahalı akıl karı değil. otobüsle gitsek, annemlerin eve geliş saatinden sonraki seferlerle imkan yok cenazeye yetişmemize. eee napıcaz?. arkadaşlarımı arıyorum. araba lazım dedem vefat etmiş diye ama kimse umursamıyor. sıçtık. en son aklıma istanbul'da oturan eniştem geliyor. eski bir arabası var ama yapılcak bişey yok. denize düşen yılana sarılır.
düşüncelere dalmışken eve annemler geliyor. babamı çekiyorum bir kenera anlatıyorum durumu. uygun bir dille anlatıyor anneme. tablo hiç hoş değil. çok ağlıyor. yarım saat sonra artık panik havası esiyor. ne yapacağını bilemiyor. bana bağırıyor, sağı solu arıyor. en sonunda benim teklifim üzerine eniştemi arıyor. eniştem,teyzem,teyzemin kızı, annem,babam ve ben. 6 kişi o külüstüre binicez. mecburuz. eniştem arabayı sürüyor. geri kalan yolcular arasında en iri olan benim. ön koltuğu bana tahsis ediyorlar. yolculuk 10 saat sürecek. tek mola benzin alınırken 10 dakikacık. ilk yarım saat annem bana kızıyor. haklı kadın. ama bir yandan da kırıcı. sen babanı kaybettin acın büyük. haklısın. tamamda ben de dedemi kaybettim. hem de yaptığım kazada 8de 8 karşı taraf suçlu. bu yarım saat boyunca kimsenin ağzını bıçak açmıyor. annem susuyor, bu sefer kimsenin ağzını bıçak açmıyor. acı büyük. fatura bana kesilmiş. ne diyim '' nabersiniz conconlar'' mı diyim? 3-4 saat sonra sağ bacağıma bir ağrı giriyor ama sorma gitsin. ulan sanki bacağımı testereyle kesiyorlar. bir geri gidiyorum. bir öne eğiliyorum. araba küçük. koltuğu az geri itip bükülmüş bacağımı uzatmak gibi bir şansım yok. tam ensemde annem oturuyor. kadına '' az koltuğu geri çekicem de, rahatsız olma.'' desem en az ama en az 2 saat daha konuşucak. ''biz acımızı yaşıyoruz, sen rahatının peşindesin.'' diye. bağdaş kurmaya çalışıyorum. yan dönmeye çalışıyorum ama nafile. acı geçmiyor. illa ayaklarımı uzatıcam. nasıl oldu bilmiyorum ama uyumuşum. sabahın ilk ışıklarında uyandım. 2-3 saatlik daha yolumuz var en iyi ihtimalle tabi. sancı bir başladı ama anlatmama imkan yok. soğuk soğuk terliyorum. içimden binlerce defa töbe ediyorum 'bir daha öne oturmıcam' diye. ama artık dönüp söylicem aga. ''bacağım uyuştu az geri çekicem koltuğu'' diye. şartlandım. kafamı bir çevirdim benim kuzen annemle teyzemin arasına sıkışmış sadece kafası ve bilekleri gözküyor garibimin. bana öyle bir bakış attı ki, küfür etse daha iyiydi. o derece. '' *mına koyyim, önde first class da yolculuk süper di mi? puşt!'' dedi adeta bana. 2 saat daha dayandım. ama yemin ediyorum. belkide acıya en uzun süre dayanma rekorunu* saatler farkla kırmışımdır. dedemin evinin önü arabalar insanlarla dolu. biz gelince herkes durdu. bize baktılar. merhumun en büyük kızı gelmiş. anneannem'den bir feryat koptu ama yürekler dağlıyor. koştu anneme sarıldı. sonra ben indim arabadan. benim ayak yok. valla bak. bir iki sendeledim düşecek gibi oldum. girdiler koluma. kanepeye uzanırdılar zorla. bileklerimi falan ovaladılar. tuzlu ayran getirdiler...
liseye yeni başlamış genç erkek evlatlarında bolca bulunan bir korkuyla başlamıştm liseye.
aslında liseye başlayan her insan evladında bulunur bu korkular.
arkadaş bulamama korkusu, ilk günden karizmatik/güzel bulunmama korkusu, dışlanma korkusu falan filan. benim deyineceğim korku ilk günden kendini belli etmez. liseye başlamış ergen erkeklerin %94'ü hemen güzel bir manito yapma telaşına girer. işte deyineceğim korku tam bu anda başlar. eğer aşırı derecede yakışıklı değilse ergen kişi, ilk denemeleri olumsuzukla sonuçlanır. bu yüzden de ergen kişi, ''kız arkadş yapamayacağım.'' diye korkmaya başlar.
işte ben de bu korkularla başlamıştım lise hayatıma. aslında gittiğim sınıfta 4-5 arkdaşım vardı. arkadaş bulamama ve dışlanma korkum yoktu bu yüzden. daha girişken olabiliyordum.
galiba çok yakışıklı olamamam nedeninden dolayı, daha esprili bir insan olmuşumdur.
yakışıkılığın eksikliğini esprili bir insan olmakla kapatamayız belki ama bu esprili yönümüz karizma puanımızı %30 lara varan oranda artırır. öğretmenlerin gözünde 'tembel, yaramaz, hayta' bir öğrenci izlenimi verilir muhakkak ama liseye başlayan öğrenci bu ikisi arasında ki kararı vermelidir. çalışkan bir öğrenci olup kanaat notlarıyla okulu eksiksiz bitirmek mi? yoksa karizma puanını geçen 1-2 yıl içinde tavana vurdurmak mı? çoğu kişi (özellikle anne, baba, yakın akrabalar ve psikolojik danışman) bu iki seçeneğin aynı anda yapılabileceğine inanır. yok öyle bir şey.
şahsen denedim tastikledim.
bir ara derslerim çok iyi olmuştu. öğretmenler değiştiğime inanmıştı. çoğu derste parmak kaldırıp soru çözmüşlüğüm bile olmuştu. bu bendeki değişiklik yaklaşık 2 hafta sürdü. bu 2 haftalık süre zarfında kazandığım karizma puanlarının yarısını kaybettim. arkadaşlarımın gözünde inek olma yolunda ilerliyordum. sohbet ettiğim hoş güzel kızlar bir anda yerlerini sınıfın çalışkan, sıfır espri anlayışı olan kızlarına bırakmıştı.
çok geç olmadan eski yoluma dönme kararı almıştım tabi. bu yüzdendir ki; ya çalışkan olursun, ya da karizmatik. seçim ergen kişinin. ben genellikle karizmatik olmaya çalışan bir öğrenci olmuşumdur. her 10 dersin 1'i mutlaka atılmışımdır sınıftan. her dönem sınıfım değiştirilmiştir. hakkımda yazılan dilekçeler bir öğrencinin kafasına düşse hafıza kaybı veya beyin kanaması geçirmesini sağlayacak kadar yoğundur. öğretmenlerin tuvalete yaptıkları sigara baskınlarında gözleri hep beni aramıştır. bazen de sınıfa baskın yapılırdı. efendim ne bileyim işte sigara, çakmak, cep telefonu, yaralayıcı aletler vb herşey aranırdı. müdür, müdür yardımcısı ve karakteri sert bir öğretmen bu arama timinde bulunurdu genellikle. sınıf sınıf yaparlardı baskını. erkek öğrenciler koridora çıkarılıp tek sıra şeklinde dizilir, kızlar sıralarında kalıp ayağa kalkarlardı. sıra başından başlayarak sınıf aranırdı bir güzel. sıra başı aranırken sıranın orta ve sonlarına doğru yer alan kişiler cep telefonlarını kapatırlardı. sigara ve çakmakları donlarına sıkıştırırlardı. yaralayıcı alet pek bulunmazdı. ben de sıranın ortalarına kaynak yapardım ama müdürümüz beni hemen ceketimin yakalarından tutup sıranın başına çekerdi. hiç bir boku saklayamazdım. hop hemen displine. ''bu telefonu da gelip velin alacak. sigaranı da ben içicem.'' derdi. ne güzel iş he! bu gün bir memurun aylık sigara harcaması 200-250 tl arası. bu adamlar bir baskın yapardı 2 haftalık sigaralarını çıkarırlardı. yani işin özü yaramaz bir öğrenciydim.
''peki kardeşim, madem bu kadar kötü yanı var böyle bir öğrenci olmanın, ne bok yemeye huyundan vaçgeçmiyorsun.'' dediğinizi duyar gibiyim. böyle bir öğrenci olmanın sizin de dediğiniz gibi güzel bir yanı yok gibi. fakat taa başta değindiğim üzere eğer böyle bir öğrenci olursanız gözü hep son sınıflarda olan yaşıtınız kızların dikkatini üzerinize çekebilirsiniz.
lise hayatım başlayalı 1,5 yıl gemişti deliler gibi aşık olduğum kızla çıkıyordum. ilişkinin ilk yılı mükemmel geçmişti. son 6 ay yıkılma belirtileriyle geçti. son 6 ay içinde yaklaşık 4 kere ayrılıp barışmıştık. artık son belliydi. o artk benim kıskançlıklarımdan sıkılmıştı bense artık iyiden iyiye okulun güzel kızlarını kesmeye başlamıştım. artık haftanın nerdeyse 4-5 günü kavgalıydık. yine böyle kavgalı olduğumuz bir günde yanıma gülşah gelmişti. gülşah nedir? nerelerde bulunur?
efendim gülşah şudur: 1.70 boylarında, göğüsleri yaşıtı kızların göğüslerinden 5 kat daha olgun ( olgun derken büyüklüğü kastetmiyorum. taş gibi işte.) saçları simsiyah, gözleri masmavi (lens değil herhalde.) bel incecik, bacaklar kıvrılmış eteğinin altından kütahya mermeri edasıyla gözüken, bir liseli hatun kız.
ulan kızla kankayım. dertleşiriz, konuşuruz falan ama kızın göz(!)üne bakınca deliriyorum. yani elimden bir kaza çıktı çıkacak. o kıvamdayım hep.
'' ya kanka çıkışta sizde içsek. dertleşsek olur mu?'' diyor bana.
(sayın okur eğer yazılarımda ki samimiyete inanmıyorsan lütfen soldan başka bir başlık seç ve altına girilen entry leri oku. çünkü birazdan okuyacağınız her şey gerçektir.)
ulan içimde havai fişekler patlıyor, maytaplar atılıyor, küşük çocuklar zillere basıp kaçıyor. ama sakin olmak lazım. yoksa ürkütürüz vak vakları.
'' aaaa aşk olsun kanka he, sorman bile yanlış.'' diyorum. neyse okuldan çıkıyoruz. okulun 10-20 metre ilerisinde taksi durağı var ordan bir taksiye atlayıp evin yakınlarında iniyoruz. evi tarif ediyorum kıza. '' bak bu bina değil hemen yanındaki. daire dokuz. sen git ben votka'yı kapıp geliyorum.'' taksideyken konuşmuştuk. ne içicez diye. neyse efendim votkatı kapıp eve yürüyorum. ama içimde fenerbahçe trübin i var. tezahurat yapıyorlar. sahaya meşale atıyorlar. kendi kendime anons yapıyorum. '' sayın konuklar lütfen sahaya yabancı madde atmayınız.'' diye. ama dinleyen kim? coşmuşlr birkere. bu hislerle giriyorum eve. lan oğlum deli gibi heycanlıyım lan! hatunu betimlemiştim geçen satırlarda. deli gibi hatun. megan fox gibi bir şey. elimi yüzümü yıkayıp, bizim ufaklığın* da sakinleştiğinden emin olduktan sonra salona giriyorum. benim 1,5 yıllk kz arkadaşımın bana hediye ettiği balıklara bakıyor. şimdi balıklar televizyon sehpasının yanında, yani bel hizasında. bu gülşah şahsı '' ayyy ne güzel balklar, canım, canım, canım'' gibi haykırşlrla balıkları seviyor kendince. ama dediğim gibi balıklar bel hizasının altında. doggy style adı verilen pozisyonda seviyor balıkları. allah! hani içimde ' zillere basıp kaça çocuklar ve tezahurat yapan seyirciler' var demiştim ya, heh unut onları. içimde John Carpenter - The End çalıyor. bu parça 'nuri alço- operasyon müziği'' olarak da geçer. neyse deviri 9bin'e vurduran ben, vites küçültüyorum, sakinleşmeye çalışıyorum. votkayı salona getiriyorum. bu arada gülşah tuvalete gidiyor. bir telefon görüşmesi yapıyor. gelirkende elinde 4-5 tane likör bardağı getiriyor. bu bardaklar çay bardağının yarısından da ufak oluyor. nasıl diyeyim bi baş parmak büyüklüğünde. salonda ki sehpanın üzerine bırakıyor bardakları ve mutfağa gidip bir tam limon, ufak bir bardak ve bıçakla dönüyor. limonu ince ince kesiyor domates gibi. restorantlarda bir tabak mercimek çorbasının yanında ufak bir dilim limon gelir ya, heh işte o limonun yarısının yarısı büyüklüğünde kesiyor. '' şimdi bu bardakları ağza kadar doldur bakalım diyor. sek votkayı döküyorum bardaklara. gülümseyerek ne yapacağını izliyorum. önce limonu ıssırıyor. sonra dipliyor bardağı ve biraz daha limondan ıssırıyor. bunu görünce çaktırmadan, aldığım schweppes'i bir kenara itiyorum. bir votkayı dipliyor bir limondan ıssırıyoruz. arada benim sallantıda olan ilişkimi tartışıyoruz, arada onun bir türlü doğru kişiyi bulamaması gerçeğini tartışıyoruz. tam samimiyet yakıcı sıcakara ulaşacakken kapı çalıyor. açıyorum kapıyı, karşımda 3 bayan. biri ırmak isimli bir kız. bu kız sarışın, yeşil gözlü, incecik çok güzel bir kız. bu kız yüzünden 1,5 senelik ilişkim zora girmişti. bu kız ufak bir kağıta '' galiba seni çook seviyorum'' yazıp bana vermişti derste. ben de '' galiba ben de seni çook seviyorum'' yazıp göndemiştim. baş başa kaldığımızda çok tehlikeli şeyler olmuşluğu vardır. neyse bir kaşı havada yüzü haince gülümseyerek içeri giriyor. arkasında m(isim vermek istemiyorum) ve s(bu ismi de vermek istemiyorum) var.
m: siyah saçl, hafif balık etli ve inanılmaz büyümüş göğüse sahip bir kız.
s: sarı saçlı, hafif balık etli, yeşil gözlü bir kız.
m'nin elinde bir siyah poşet. içinde biralar. bu gülşah tuvalete gittiği sırada bu kızlarla konuşmuş meğer. evi tarif etmiş, bira alın gelin falan demiş.
okulda eğer bir güzellik yarışması yapılsa ve 4 kişi finale kalsa işte bu kızlar o kızlardır.
sonradan gelen 3 kişilik grup ta bira içmeye başlıyor ama biz gülşahla zaten uçmuşuz. onlar sohbete sonradan katıldıkları için anlamayacakları espriler dönüyor. katıla katıla gülüyoruz gülşahla. ırmaklarsa bizim halimize gülüyor besbelli.
iyice sarhoş olduk derken, gülşah ' hadi trio yapalım' diyor. ''trio?'' diyorum. 'üç'lü, yani diyor.'' oda da bulunan herkes donup kalıyor. hani tamam ben yaparım da diğer kızlar daha ayık. yaparlar mı bilmem?. sonradan ne demek istediği anlaşılıyor. üç ufak likör bardağını votkayla dolduruyor. limonu kabuğuyla çiğniyor ve ilk bardağı dipliyor. ilk bardak biterken eliyle diğer bardağı tutuyor. boş bardağı masaya koymasıyla tuttuğu dolu bardağı ağzına götürüyor. o bardakta biterken üçüncü bardağı tutup aynı işemi yapıyor. ulan kız alkolik herhalde. deli gibi içiyor. ama hni sarhoş olup ortalığı dağıtan tiplerden değil. drduk yerde gülme krizine giriyor falan. aynı işlemi bende yapıyorum. bu böyle 2-3 tur devam ediyor. bir büyük votka bitiyor. salonda bulunan iki'li koltuğa oturuyorum. gülşah'ta bir şişe bira çaldıktan sonra yanıma oturuyor. kızların şaşkın bakışları eşliğinde o şişeyi devirdikten sonra, allaah oğlum bak, hem sarhoşuz hem de kız omzumda. m ve s kod adlı 2 kız 'arda biz senin odana geçiyoruz. bilgisayarda takılıcaz' diyorlar. gidiyorlar. salonda ben, gülşah ve ırmak kalıyor. herhalde kıskanmış olacak ki ırmak, gülşahı sepetliiyor enim odama ve yanıma oturuyor. neyse efendim ben boş dururmuyum. sarkıyorum kıza falan. o da sanki istemiyormuş gibi davranıyor ama karşı koymuyor. aynı behlül le bihter miydi? her neyse onun gibiyiz. korkuyor basılmaktan ama anın tadını da çıkarıyor. ben artık 1,5 yıllık sevgilimi aldattığımı iyice kabulleniyorum. tam o anda gülşah, m ve s salona dalıyor. bu ne hal bakışları üzerlerinde. en çok da gülşah bozuluyor. efendim beni kolumdan sert bir biçimde çkerek yatağıma götürüyor gülşah. çok kızgın olduğu her halinden belli. neyse atıyor beni yatağa. ve bir kaç nutuk okuyacak derken, yanıma yüzü koyun uzanıyor. gülüyor, yüzüme bakıyor falan. 1 dakika sonra m kod adlı kızda giriyor odama. '' oh ohhh, maşallah'' diyor ve yüz üstü yatan gülşahın popo kısmına oturuyor. 100 yıllık porno sektörünün nacizhane bir örneğini sergiliyor. 'oh,oh' diye sesler çıkarıyor. gülşahta bu arada iyiden iyiye inliyor. afedesiniz ama bu görüntü hiç de öyle dayanılacak bir görüntü değil. erkeklik hormonum harıl harıl çalışıyor. sonra odaya s kod adlı kız da giriyor. o da m'nin arkasında ki yerini alıyor. en son olarak ırmak giriyor odaya. o da benim üstüme atlıyor gülerek. ortamın samimiyetinden istifade ediyor. ne güzelde ediyor.
sana bir şey söyliyeyim mi sayın okur. hiç penisine elinle temas etmeden veye cinsel bir ilişkiye girmeden sperm diye adlandırdığımız sıvı vücudundan ayrıldı mı? işte benim başıma tam o an geldi bu olay.
kendimi bir an dünyanın en zengin ve en yakışıklı erkeği yerine koydum. eşsiz bir duygu.
2 sarışın, 2 esmerle aynı yatakta bulunmak demek böyle bir şeymiş. o an öğrendim.
edit: bozuk bir klavye'ye sahibim.
sözlüğe teklif ettiğim halde hala cevap alamadığım sorudur. aslında soralı daha 1 bilemedin 2 dakika oldu.
edit: sözlük(virgül) içelim mi lan allahsız(soru işareti).
cahilliktir. herşeyden önemlisi de sapıklıktır. evet tam anlamıyla sapıklıktır.
türban: erkeklere hoş gözüken saç telini gizlemek, mahremi saklamak değil midir?
peki o zaman, 7 yaşında daha cinsiyetin ne demek olduğunu yeni öğrenen bir yavrucağa takılan türban neyi gizlemek için? bu kızda cinsellik arayan, o türbanı ona taktıran kişi sapık olmuyor mu?
gerektiğini hissettiğim edit: eğer bir insan '' benim dinim bunu gerektiriyor. ben bu türbanı takacağım.'' diyor ise bu kişinin eli öpülür saygı duyulur. çünkü bu kişi kendi özgür iradesiyle bir karar almıştır. bunu hiç kimse tartışamaz. 7 yaşında olan kıza türban takmak çok farklıdır. karıştırmamak gerekir.
operation flashpoint isimli oyunun devamıdır . counter delisi insanlar bu oyunla tanıştıklarında genellikle '' ne olum lan bu, ben bu oyunu çıtır çıtır yerim.'' demişlikleri vardır. gel gelelim durum hiç de öyle olmamıştır. çünkü arma'nın biraz gelişmiş hali amerikan ordusunun savaş simülasyonudur. counter ise zaman geçirmek ve kan görmek isteyen insanların oyunudur.
peki nedir arma'nın farkı. misal, elinizde g36 tüfeği var, aniden karşınıza m1a1 abrams çıktı. hemen roket atarı almanız gerekiyor. bu durum counter için geçerli olsaydı tüfek kaybolur anında elinize rpg launcher gelirdi. işte arma'da durum farklı. önce tüfeği sırtınıza asıyorsunuz, sırtınızdan roket atarı alıyorsunuz ve içine bir rpg-7v füzesi yerleştiriyorsunuz, gez-göz-arpacık yapıp abrams a sıkıyorsunuz. aynı şekilde silah değiştirme işlemleri bu düzende devam ediyor. yada arkadaşlarınızla half life oynuyorsunuz. öldünüz. 4-5 saniye geçtikten sonra tekrar canlanırsınız. arma da durum farklı. vuruldunuz. takım arkadaşlarınızdan medic (sıhhiye) olan arkadaşınız yanınıza gelir ve sizi güvenli bir ortama kadar sürükler ardından orda tedavinizi yapar. arma'nın bu tip oyunlardan en önemli farkı ise şudur; counter oynuyorsunuz canınız 5 e düştü(100 üzerinden canla başlanır vuruldukça azalır, sıfır da malum son). sanki çok sağlıklıymışcasına koşar zıplar nişan alrsınız. fakat arma'da öyle değildir. vurulduğunuz anda eliniz titremeye başlar, ayağınızdan vurulduysanız rahat yürüyemezsinz. vurulduktan sonra uzun süre müdahale edilmez ise kan kaybından bayılırsınız, bu baygınlıklar on saniye sürer. yine müdahale edilmez ise bu süre uzar. böyle eğlenceli bir oyundur. oyun ortalama 25-30 yaş arası insanlara hitap ettiğinden ortam seviyeli olur. özellikle teamspeak kullanıyorsanız bu oyun tadından yinmez efendim.
buyrun: http://www.turk-ozelkuvvetleri.net