Bunalmış, canı sıkılmış iki bünyenin aşk adı altında kendilerini, birbirlerini, cümle alemi kandırma çabalarının genel adıdır.
iki sevgilinin yapabileceği her şeyi kapsar, asıl önemli nokta duyguların sığ, hareketlerinse abartılı olmasıdır. duygularla hareketler arasında ne kadar büyük uçurum olursa, sevgilicilikte o kadar başarılısınız demektir.
sevgilicilik oyununa birinci tekil şahsını tamamen unutmayı başaramayan ve her planını (wc dahil) birinci çoğul şahsa uygulamayı bilmeyen kişiler dahil olamaz.
kişilerin birinci tekil şahıslarını kaybetmelerinden dolayı asla isimle hitap edilmez sevgiliciğe. tarafların birbirine ismiyle hitap etmesi ya kavga sebebi ya da kavga sonucudur.
sevgilim, canım, bitanem, aşkitom, hayatım, bebişim filan gibi hitapların boku çıkarılmalı; her cümlenin başında, ortasında ve sonunda birer tane kullanılmalı, her fırsatta abartılı sevgi gösterileri yapılmalıdır ki eylem amacına ulaşsın, ele güne karşı yüzler kara çıkmasın.
günde minimum on kez aranmalı, ortalama 20 mesaj atılmalıdır; sayılar bu değerlerin altına düşerse bir tarafın oyundan sıkılmış olması ihtimali vardır ve çok tehlikelidir. her eksik atılan mesajın yerine fazladan beş mesaj atılmalı, gece gerçekleşecek olan telefon görüşmesinde aşkım önce sen kapat evresi en az 10 dakika uzatılmalıdır.
sevgiliciliğin olmazsa olmaz parçası sevişmek değil, sürekli birbirine sırnaşmaktır. mesela bir kafede oturuyorsunuz diyelim arkadaşlarınızla, tam birisi konuşurken dönüp sevgiliciğinizi öpmeniz gerekir. boşverin, arkadaşınız anlatadursun, öpücüğünüz onun konuşmasına engel mi sanki... öyle küçük bi öpücük de değil, uzun uzun öpeceksiniz ki herkes sevgili olduğunuzu ve aranızda çook büyük bi aşk olduğunu anlasın. el ele oturmanız, sürekli bakışmanız yetmez. anlamıyoruz biz, cahiliz. kucak kucağa oturun ki emin olalım sevgili olduğunuzdan. allah muhafaza, ya birinize göz koyarsak?
önemli bir unsur da otobüs-minibüs-metro yolculuklarıdır. aşkınızı topluma kanıtlamanın en kolay yolu tabii ki toplu taşıma araçlarıdır ve içerisi kalabalık olmasa da sizin sanki ikinci kişiye yer yokmuşçasına sımsıkı sarılıp, tek kişilik bir hacim kaplamanız icap eder. hatta dişi birey bi yerden tutunmamalı, sadece sevgilisine sarılmalıdır. böylece ani bir fren yapıldığında düşme tehlikesi yaşama ve sevgiliciğine trip atma fırsatı bulma ihtimali olur. unutulmamalı; trip yolunda her şey mübahtır.
sevgiliciliğin doğası gereği, hiç ayrılmayacakmış gibi davranılmalı, sonsuza kadar sevme sözleri verilmeli ama 3-5 aydan uzun da tutulmamalıdır ilişki. ilişkinin bitiminde karşılıklı nefret mesajları da atıldı, yeterince küfürleşildiyse siz bu işi kaptınız demektir.
yeni sevgilicik arayışına hemen ertesi gün başlayabilirsiniz. ama eski sevgiliciğinizi de zaman zaman özel numaradan arayıp rahatsız etmeyi unutmayın.
nerdeyse unutuyordum, çok önemli bir unsur daha var; kim daha önce sevgili bulursa facebook status'unu in a relationship yapsın ki diğerine nispet olsun. sakın atlamayın, oyunun olmazsa olmaz kurallarındandır bu!
not: liseli gençler yaptığında biraz daha kabullenilebilir olmakla birlikte, daha ileri yaşlardaki bireyler için iticiliğin son safhası olduğu kanaatindeyim.
geceydi ve fonda bir yerde oh sister'in çalması kaçınılmazdı artık. ömer bir çöp tenekesinin içine atlayıp çöplerle boğuşmaya başladı. sonra bir kahkaha duydu ve 'ne gülüyorsun?' diye sordu.
- sen çok komik bir adamsın. orada ne yapıyorsun öyle?
- her şey çok acı.
- tabii acı olur.
bir çocuk. tepeden tırnağa mor. başındaki kocaman şapkasıyla şikago'nun kenar mahalle çocuklarını andırıyordu.
- deminki şarkı neydi?
- oh sister. bob dylan'ın imani bir şarkısı.
çocuk paltosunun sağ ya da sol cebinden bir ağız mızıkası çıkarıp eski bir irlanda türküsü çaldı. 'biraz küçük prens'i andırıyorsun' dedi ömer. 'hiç okumadım' dedi çocuk, 'ama sen de pilotu andırıyorsun. uçağının çöplüğe düşmesi ne trajik.'
adı moritan'dı. 'son moritan' gibi. belli başlı bir hedefi var hayatta: moritanya'ya gitmek ve asla geri dönmemek.
- bana bir moritanya haritası çizsene.
- nasıl çizeyim?
- mor çiz.
alışkın olmayan bünyeyi strese sokan terliktir ve bu başlık da mağaza kabinlerindeki tuvalet terliği başlığından esinlenerek açılmıştır, en baştan söyleyeyim. sonra geleyim benim ve benim gibilerin maruz kaldığı eziyete;
ben hayatımda 3 santimden fazla topuklu ayakkabı giymemişim, terlik kavramı benim için sadece parmak arası naylonumsu terlikten ibaret, o da yazın tatile gittiğimde. nasıl durcam arkadaşım ben o 12 santim topuğun üzerinde? insan böyle manyak bi stres yaşıyo, elbiseyi giymişim üzerime ama nası durdu, oturdu mu lanet elbise üzerime yoksa çuval giymiş gibi mi görünüyorum s.kimde değil, çünkü o an asıl amacım ayakta durabilmek. gökdelen gibi hissediyorum kendimi, ama mimarı-mühendisi en 'göçer'inden, çünkü 3.1 ile sallanıyorum. * ediyorum küfürümü, çıkıyorum kabinden. 'alıyorum işte, alıyorum, yeter ki şu terlikler uzak dursun benden!'
bir heart şarkısı. 1985'te 'heart' albümünde seslendirmişler bu leziz şarkıyı.
uzun zamandır duymamıştım. sözlüğe baktım, kimse bir şey yazmamış hakkında. yazayım dedim ben de sözlerini. birileri daha hatırlasın şarkıyı, nostalji yapsın benim gibi.
(benim 1985'te duymuş olmam imkan dahilinde değil gerçi ama -seviyorum 80'leri!-)
Spare a little candle, save some light for me.
Figures up ahead moving in the trees.
White skin in linen, perfume on my wrist,
and the full moon that hangs over these dreams in the mist.
Darkness on the edge, Shadows where I stand
I search for the time on a watch with no hands,
I want to see you clearly, Come closer to this
But all I remember are the dreams in the mist.
These dreams go on when I close my eyes.
Every second of the night, I live another life.
These dreams that sleep when it's cold outside,
every moment I'm awake, The further I'm away.
Is it cloak and dagger, could it be Spring or Fall?
I Walk without a cut through a stained-glass wall.
Weaker in my eyesight, a candle in my grip,
and words That have no form are falling from my lips.
These dreams go on when I close my eyes.
Every second of the night, I live another life.
These dreams that Sleep when it's cold outside,
every moment I'm awake, The further I'm away.
There's something out there I can't resist.
I need to hide away from the pain.
There's something out there I can't resist.
The sweetest song is silence that I've ever heard.
Funny how your feet in dreams never touch the Earth.
In a wood full of princes, freedom is a kiss.
But the prince hides his face from dreams in the mist.
These dreams go on when I close my eyes.
Every second of the night, I live another life.
These dreams that sleep when it's cold outside, every moment I'm awake, the further I'm away.
günlük hayatta makyaj yapıyor olsun ya da olmasın, bir kadının o gün dışarı çıkmak için bir bahanesi yoksa, bütün gün evde tek başına oturacaksa, evde de yapacak bi işi yoksa, üstüne üstlük canı da sıkkınsa; o kadın mutlaka aynanın karşısına geçecek ve bi nebze olsun iyi hissetmek için makyaj yapacaktır.
böyle durumlarda makyaj bir çeşit mastürbasyon yöntemi gibi imdada yetişmektedir, hatta genellikle bu masum macera makyajla kalmaz, gardroptan şöyle süslü püslü, hatta bazen dekolteli filan giysiler de bulur giyersin; aynanın karşısında kendi kendini seyreder iyice tatmin olursun, üstüne bi de neşeli eğlenceli bi müzik açıp kendi kendine dans ettin mi, bir süreliğine de olsa rahatlar, can sıkıntını unutursun.
test edilip onaylanmış bir yöntemdir.
edit: fotoğrafını çekip, facebook'a koymak devamında yapılabilir, lakin test edip onayladığım kısma dahil değildir. *
manhattan'da bulunan, chinatown'a komşu italyan mahallesi.
küçük italya demişler ama, italya'yla ne kadar benzerliği olduğu tartışılır.
bahsedilen sokak bugün bir ticarethane halinde ve daha çok turistlere yönelik italyan restoranları mevcut.
Maybe we're different, but we're still the same
We all got the blood of Eden, running through our veins
i know sometimes it's hard for you to see
You come between just who you are and who you wanna be
if you feel alone, and lost and need a friend
Remember every new beginning, is some beginning's end
Welcome to wherever you are
This is your life, you made it this far
Welcome, you gotta believe
That right here right now, you're exactly where you're supposed to be
Welcome, to wherever you are
When everybody's in, and you're left out
And you feel you're drowning, in a shadow of a doubt
Everyone's a miracle in their own way
Just listen to yourself, not what other people say
When it seems you're lost, alone and feeling down
Remember everybody's different
Just take a look around
Welcome to wherever you are
This is your life, you made it this far
Welcome, you gotta believe
That right here right now, you're exactly where you're supposed to be
Welcome, to wherever you are
Be who you want to be, be who you are
Everyone's a hero, everyone's a star
When you wanna give up, and your heart's about to break
Remember that you're perfect, God makes no mistakes
sözlükte provokasyon yapmaya çalışan, çalıştıkça bundan zevk alan, kutuplarda duran, eksileri bağrına basan, eksilendikçe eksilenmeyi daha da arzulayan nirvana çakması ibneler. ****
* büyüyünce ne olacaksın diye sorarlar çocuklara. kimi pilot der, kimi doktor, kimi öğretmen, kimi baba, kimi dansöz.. bir gün bakarsın ki büyümüşsün. (büyümek de ne demekse!) belki de doktor olmuşsun. ama hala kendini koca bir 'hiç' hissediyorsun. meğer ne olacağının bir önemi yokmuş, aslolan kendini nasıl hissettiğinmiş. o zaman dönüp geçmişe ve geçmiştekilere vereceğin cevaptır bu cümle. 'ben büyüyünce hiç oldum, aslında sen de hiçsin, aslında hiçlikten başka bir şey yok bu dünyada..'
acil servise sık sık gelen bir yabancı cisim yutma durumudur, malumunuz, son yıllarda sayısında epey bir artış olmuştur.
şimdi bu türban takacak olan arkadaş iğneyi ağzına alır, dudaklarının arasında tutar. çünkü elleri dolu, türbanını takmaya çalışıyor o arada. nedense başka bir yere koymak da aklına gelmez. türbanı takacak, sonra da iğneyle tutturacak işte.. o arada ne olursa olur hıkk diye (muhtemelen hıçkırık ya da iç geçirme) yutuverir birden iğneyi! iğne de şu şeylerden, hani bu ucu kocaman renkli renkli olan toplu iğneler var ya, onlardan..
apar topar gelir acile, bi röntgen çekilir, iğne gün gibi meydanda.. sonrası cerrahlara kalmış, kolay gelsin..
inanırdım duyduğum her söze,
bir zamanlar saflık vardı..
şimdi yerim yok aldanmaya,
bir hayat sıradanı kalbim..
saflığını, iyi niyetini, umutlarını hayata, aşklara, aşıklara kurban etmiş; her yeni insana, her yeni olaya ürkek yaklaşan insan cümlesidir. hayatı anlamıştır artık, başına gelecekleri bilir ama yüreğini yok sayması da imkansızdır. her an, bir kez daha kırılmaktan, aldanmaktan korkarak yaşar.. feridun bir defa daha hislerimize tercüman olmuştur. iyi niyetlerimiz tüketilmiş olsa da bir temenniden zarar gelmez. ne feridun daha fazla aldansın, ne de biz.. kim bilir, belki hala bir umut vardır..
karnın aç, kalbin boşsa gerçekten kolay olan eylemdir.
karnın doyduğunda veya kalbin dolduğunda pişman olma ihtimalin vardır.
karnın tok, kalbin doluyken hala kolaysa sadece maymun iştahlılıktır.
edit: başlığı sol frame'de görünce şu bilgiyi de ekleyeyim dedim; bu başlık bir 'cennetten kovulanuktesi'dir.
Yalvaç ural'ın ilk kez 1994'te Avusturya'da 'hoşçakal sığırcık' adıyla yayımlanan çocuk kitabı.
Yazarın, 'En sevdiğim kitaplarımdan biri!' dediği 'Korkuluğun Kalbi'nin yeni baskısının resimlerini arjantinli çocuk kitapları çizeri sebastian barreiro yapmıştır.
içindeki çocuğu gülümsetmek isteyenlere kesinlikle tavsiye ederim!
Nothing ever burns down by itself
Every fire needs a little bit of help
Give the anarchist a cigarette
Cos that´s as close as he´s ever gonna get
Bobby just hasn´t earned it yet
That times are changing but he just forgets
He's going to choke on his harmonica albert
Nothing ever burns down by itself
Every fire needs a little bit of help
Give the anarchist a cigarette
A candy cig for the spoiled brat
We'll get albert to write you a cheque
A hell be burning up the air in his personal jet
You know I hate every popstar that I ever met
Nothing ever burns down by itself
Every fire needs a little bit of help
Burn baby burn
Nothing ever burns down by itself
Every fire needs a little bit of help
akgün akova'nın 'sevdiğim kadın adları gibi' isimli şiir kitabından, tüm duyguların derinliklerini titreştirmiş şiir..
sevdiğim kadın adları gibi / duygu
seni kimse anlamıyor Duygu
yıkandığın su, yürüdüğün yol, omzunda gezinen melek
şemsiyende sayı saymayı öğrenen yağmur
sarmaşık gibi yüzüne sarılan ayna
seni kimse anlamıyor Duygu
binicisiz atlar, yeleli gece, elini altına soktuğun yastık
hep başkalarının sevdiği şarkıları çalan radyolar
kırmızı şarap gibi alnında gezinen ateş
seni kimse anlamıyor Duygu
denizdeki şişe, şişedeki mektup, mektuptaki söz
tuttuğun günlüğe düşen gölge
kuruttuğun çiçeklerden uçup giden koku
seni kimse anlamıyor Duygu
kırılan bardak, taşan süt, eteğine sıçrayan çamur
yorgunlukta başını dayadığın omuz
rüzgarın getirip pencerenin önüne bıraktığı kuştüyü
seni kimse anlamıyor Duygu
yıldırım aşkları, boşanma davaları, evine dönen yolcu
aşkını portofino mu mortofino mu, neyse işte öyle
bir yerlerde bulduğunu şarkısında anlatan adam
ve mırıldanan
yalnızca mırıldanan kalabalıklar kentin iç organlarında
seni kimse anlamıyor Duygu
yaşını başını aldığı halde neden teyze olmadığını kimsenin
bilmediği güzin abla
bilginin kurutulacak bir çamaşır olduğunu sanan okul
bir terliksi hayvan olduğunu
ve tek hücreli canlılar gibi bölünerek çoğaldığını düşünen devlet
seni kimse anlamıyor Duygu
ayın arkada kalan karanlık yüzü
aşkın sana bakan yaralı yüzü
ve kayarlarken dilek tuttuğun yıldızlar
"birisi çıkıp
yalnızca
beni ben
olduğum için
sevsin
tanrım!
ama
geç olmadan,
olur mu?"
Feridun düzağaç'ın 22 ocak 2008'de çıkacak yeni albümü 'uykusuza masallar'da yer alan 'söz ver' şarkısından bir soru cümlesi. yalnızlıklardan, belirsizliklerden yorulmuş melankolikler için..
şarkı sözleri..
söz ver
inanırdım duyduğum her söze
bir zamanlar saflık vardı
şimdi yerim yok aldanmaya
bir hayat sıradanı kalbim
bana bitmeyen bir tek şey söyle
söyle, sonsuza inanayım
bana nasıl seveceğimi anlat
aşk karlı yokuş, yorulmayalım
söz ver, durma öyle bana söz ver
bakışına kanmam artık, söz ver
çok zor soru değil bu, hadi çöz ver
birlikte ölecek miyiz?
hadi beni biraz heyecanlandır
yüzüm gülmüyor çoktandır
ben kaybetmekten çok korkarım
tüm alışkanlıklar çocukluktandır
geleceksin, belki çok seveceksin
zamanı gelince gideceksin
bir keşkeye daha yer yok kalbimde
birlikte ölecek miyiz?
söz ver, durma öyle bana söz ver
bakışına kanmam artık, söz ver
çok zor soru değil bu, hadi çöz ver
birlikte ölecek miyiz?
türkçe'ye dina (lanetli kadın) olarak çevrilmiş, Ole Bornedal'ın yönettiği, yapım yılı 2002 olan, Fransa/Almanya/Danimarka/Norveç ortak yapımı film. Başrollerde Maria Bonnevie, Gérard Depardieu, Christopher Eccleston, Pernilla August, Bjørn Floberg oynamıştır.
bu etkileyici filmi drama ve çello sevenler mutlaka görmeli!
güney irlanda'nın county mayo bölgesindeki en büyük şehirdir. nüfusu 8000 civarındadır. Her yıl düzenlenen sokak festivalleri yaklaşık 150000 turisti bölgeye çekmektedir.