şş, arkadaş, 6 ayda bir uğradığım şu yerde kolaycılığı düstur edinmiş ilgi orospularıyla uğraştırmayın beni. kocaman adam oldunuz hala ıngalıyorsunuz amınakoyim. ateyizmiş, ataistmiş, tek byte zekâsı olmayan aciz tayfayla yüz göz olmak, bir de pm'le şunla bunla meramımı anlatmak istemiyorum. derdi belli olmayanların münasip yerlerini germek, adetim değil. gene de mecbur bırakılmamak lazım.
kişisel bir duyguyu barındırır. (alışıldık "din" algısını bir yana bırak, sen ona başkalarının cümleleriyle kâni oldun.)
ibadetlerin öğrenilmiş, duaların bağımlı değişiyor. mesela nathan söderblom'da öyle değil, bize pek benzemiyor ve diyor ki iki adet ayırt edici işaret vardır, ki bunlar herhangi bir otantik dini tespit ederken işimize en fazla yarayacak olanlardır, nelerdir:
dini duygu bireyselleştirilebilmiş bir algı aralığını teskif ediyor, (m.ö. 400'lerde hipokrat melankoliyi kara safrana bağlamıştı, ağlamanız inandırıcı değil) duygunun derinleştirilmesiyle insanlık için önce bireysel, sonra doğal olarak toplumsal bir müstakbel yol keşfi mümkün olabilir diyen schleiermacher'i, "hayır!" diye azarlayarak öteliyor ya marx. marx hadisenin maddî tarafına öylesine takık ki, hayat şartlarının düzeltilmesinin ardından bu mucbir bağımlılık duygusunun ister istemez lağvedileceğini ve bu maddî yokluklardan, imkansızlıklardan, zorluklardan doğmuş fiktif yapının [dinin] kaybolma noktasına varacağını düşünüyor. apolojetik, yani savunmacı, yani korumacı ve aynı zamanda cathartique birtakım fikirler atılıyor ortaya: alfred ritschl'nin etik, ahlâki bir paye biçtiği bu dini düşünce hadisesi otto pfleiderer'de evrensel bir tanrı fikri olarak vuku buluyor. tüm beşeriyet için müşterek olduğunu savladığı tanrı olgusunun hiçbir sosyal, dinî grubu tekeline alınamayacağını savlayan otto abimizin ertesinde ernest troeltsch buyuruyor: insandan fıtrî olarak bulunan bir mutlak yahut ilahî varlık duygusundan çıkardığı "dinî a priori" ile kant'ın ayak izlerini izlediğini söylüyor. herkesin ortak kullanım cihetine dahil bu a priori troeltsch'e göre tarihî dinlerin gelişiminin en önemli motoru, gazlayıcısı. bu kant + schleiermacher + troeltsch harmanı dinî duygu adamı rudolf otto ise numineux'un kutsal'ına varıyor. metafiziğin duygusal kategorisine. belki de esas öze. yanisi mi? yanisi ortak dinî zeminlere geçiş sağlayan objektif bir gereklilik olarak görmeye başlıyor dini. kutsal'ı ise profandan tamamen farklı bir "bambaşka" olarak adlandırıp içselleştiriyor. kendince özümsüyor, algıladığınca temenna ediyor.
- ben allah'a inanmıyorum, din desen toplu bir saçmalama şekli.
- ben de hıdırellez'e inanmıyorum, hele ahırkapı toplu bir saçmalama şekli.
- ee?
ee'si ne?
din bira içmekse, dini duygu o birayı soğuk içmektir. tercihimse sulandırılmamış, depozitosuz, şişe.
sen ikinci yeni'yi cebinden çıkaran adama bunca senedir tek kelâm etme fakat asaf, uyar, cansever dendi mi kepçe kepçe melankoli, kamyon kamyon destan dök. şevkim gevredi acılarınızdan. ha saygı duyuyor muyum: illâki duymuyorum. ulan 00.00'da akrep yelkovana saksoya yattı mı, yağmur olup yağıyorsunuz be. yalnızlık'ınızdan aşk'ınızdan, unutamayıp çok kederlenmelerinizden ve dahi 'çok sarhoşum'larınızdan adım atılmıyor. bileklerine kadar balçıkta, aksesuar niyetine hibrit kültür dolması yiyen paşazede, dökülüyor da ben bu yazıyı sana yazdım diye (kızılmasın ama), his nedir, nedendir desen şaşıfelek çıkmazı mendilci çocuğu psikozunda ühühühleyecek. iveği kemiğini sikeyim heheh çok sinirliyim.
asaf halet, vazolu şair diye de bilinen; şair. letrist değil. budizm hayranı. böyle bıyıklı, ceberrut dış görünümünün altında inceden bir taverna tabağı psikolojisi taşır hallerde, efendime söyleyeyim, işte tanımadığınız bir adammış nihayetinde. kunâla der, mara der, o zamanlar daha bakınız fasilitesi ve moderasyon yok ya, üfürür işte kendince.
hey yavrum hey. bir kişi de çıkıp kadının metalaştırıldığı, eşya gibi görüldüğü filmler dememiş. 4 luni 3 saptamani si 2 zile, lilja 4ever, martyrs filan demeyeceğim, direkt porno diyeceğim. durduk yere kadının amına koyan filmler diye başlıklaştırır mısın, feminist damarın tutar da mahkemeye mi verirsin bilmem. ama yok, zaten sende ışık olsaydı gidip sulu zırtlak aşk filmlerinden aparılmış üç gramlık his kesafetiyle "ühühüh ortada bırakıldım ühühüh" demezdin. burç takıntını sikeyim. anca 'yükselen'lerle ilgilen sen. gudik.
öz'e rücu; tactile deney; tevessül kavşağına paralel yüksek grado dağlar -zihnin lycnh'i haklı çıkardığında kokoschka iri bir kahkaha patlatacak çünkü aklın doğusu yok. zerkalo'da ansızın fark edilen kasıtlı bir çekim hatası, gözüne uyku girmiyor: dün biraz ferahlamak için derisini soymuş. giriftmiş, karanlıkmış, marjinalmiş, ..palavra!
pişmanlığın toksik utanca dönüşümünü engellemenin en delikanlı yolu ayna kullanmaktır. fakat en kötüsü, ayna gereksinimi dahi duyulmayan kimi durumlarda peyda olan o kıvrandırıcı can sıkıntısıdır ki sızılmadık tek bir alan kalmayana değin kendine siktir çekebilmekten geçiyormuş sarsılan egonun kompanse edilişi; test edildi - onaylandı. kendi modernimizde farkına vardığımız tüm yeni detaylar yüksek duyarlılıklı ilkelimizi yüceltebileceğimiz ayrıksı bir bakışım alanı yaratıyor. and since we know an end will come.
*yok bu beni kesmedi*
pişman olunanın, o ân'ın çoğulladığı bigâneliğin kışkırtıcı yanılsamasının etkisi çoğu kez uzun sürmez. bu da ruh sağaltımı gerektiren, ileride adı 'alışıldık' diye anılacak olan mütemadi öğrenim sürecinin bir parçası. üniversite sınavının bir sene evveline gitmeyi ilk kez gerçekten istediğinde, küs ayrıldığın, düşman kaldığın, ayrı gittiğin birini ilk kez düşünüp keşkelendirdiklerinin lejantında "aman ya sikerim nedir" fikrine yine ilk kez uğradığında, yanisi her pişmanlığı yine kendi kompleks mantığında kendi fikrinin doğruluğuna, güzelliğine, iyiliğine yorduğunda bir kez daha pişman olarak görünür toplamda üzülüyorsun. şimdi ben adına insan olma ağırlığı derim, sen "amına kodumun salağı" dersin. değişikmiş bak o da. 'tekhnem dolu müfsidle'. yine de zamanın zihne kodladığı 'zaten' stereotiplerinin geçen zamanla muarızların hiddetini dindirmesini bekleyip; başta olumsuz olan anlamın nötr'e evrilmesini, şehre belki bir film gelir umuduyla işte, kotaramamak. uzlaşılamıyordu. protokooperasyonu bilmiyorlardı, besbelli yürümüyordu, karaya oturmuştu, şimdi de suya ihtiyaç duyuyordu, yetinmiyordu, merdivenleri çıkıyordum, yanımızda farklı insanlar, farklı konumlarda farklı yerlerde farklı uzamlarda geçmişten sek-sek; bu bi şehri bir diğerine terk edip gitme anksiyetesinin baş vermesi. boğazlı kazağım yoruyordu. masaların arasında dolanan masa boyunda bir çocuk; cebimdeki tüm bozukluklar ikimilyondörtyüzbinlira ediyordu (10kuruşum daha olsa sakızı haketmiş oluyordum), doğal bir afetti, evet birazdan bira içecektim. döndüğümde gitmiştim.