ModernDayCowboy
511 (sözlük idol)
sekizinci nesil yazar 22 takipçi 38.06 ulupuan
entryleri
oylamalar
medya
takip

    stajyer doktor olmak

    1.
  1. tanım: 4. ve 5. Sınıfta okuyan tıp öğrencisi olmaktır. Yeni başlayanlar için mesai koşuşturmacası, tecrübeli olanlar için kariyer yolculuğudur.

    Eylülün ilk günlerinde toplaşılmıştır yine. Dördüncü veya beşinci sefer aynı tipleri görürsün bir yaz tatili farkıyla. Ama bu kez beyaz görürsün, herkes doktor önlüğünü kuşanmış, insanlık tek tip üniformaya dönüşmüştür. Beyazın verdiği heyecanı hissedersin. Sen de giyiyorsun ne de olsa. Ders başlamak üzeredir, vasati bir hasta telaşıyla stajyer grubunla doktorun yanına çıkarsın. Doktor başlar yatan hastaları ziyarete. Tıbbi deyimle vizittir kendisi. Asistanları arkasına alıp bütün hastaları dolaşır, konuşur, durmadan vızıldar asistanlar. Arkadaşlarının hocanın peşinden ayrılmadığını görüp takılırsın kuyruğuna. Eğer derslerine düzenli çalışan, hocaların gözdesi olan o öğrenciysen cenneti ayağına alırsın. Sınav öncesi kağıtlara şöyle bakan biriysen 1-2 dinlersin sonra bayar. Hoca da gitmiştir nihayetinde, gitmeden önce saat 11de gelip yoklama alıcam, kaçmayın kameralar var düzerim tarzında ayar verir. Bilirsin yok yazıldığında sınava giremeyeceğini. Saat daha 9u çeyrek geçiyor. o saate kadar burada ne yapacağız? diye..
    Düşünmezsin.
    ilk gündür çünkü. Göz açlığı, bilgi açlığı, vaka açlığı vardır sende. Ayrıca doktorun sana hasta vermiştir, daha hikayesini yazacaksın. Üçünü topla içler dışlar çarpımı yap, elde kaldı heves. iyidir hevesli olmak, afyonunu patlatır, ruhunu ısıtır. Neyse hasta odasına girersin. Hastanın gözlerinin içine bakarsın. Kimisi sevimlidir, kimisi kapalıdır, bazısı da acı çeker. işte insanlığın bir kısmını bahçede bırakmıştın ya, o odanın kapısından girdiğinde tekrar yerden toplarsın.
    Sevgi.
    Öfke.
    Acıma.
    Bir anda dozları yükselir. Biraz üşürsün, acırsın. Bu acıma youre pathetic teki alaylı kompleksli cinsten değildir. Kendinden de bir parça katarsın. Empati kurmaya çalışırsın. Başardığını zannedip anlık heveslerle kendini mutluluğa hazırlarsın ama olmaz. Beceremezsin.
    Bazı şeyler böyledir. Ne kadar ıkınsan da değiştiremezsin gerçeği. Doktor da olsan öğrenci de olsan bu böyledir. Zaten önemsemediğini on dakika sonra kuracağın pijama, terlik, ev üçgeni hayalinden anlarsın.
    Yüz küsür arkadaşınla okuduğun sınıf artık gruplara bölünmüştür, 20-40 kişilik gruplara. En sevdiğin arkadaşlarınla da ayrı gruplara düşmüşsündür. Kötü değil mi?
    Kırklık bir güruh şeklinde yürüyeceğini, takım ruhuna alıştırmaya çalışırsın kendini. Yeni arkadaşlıklar, yeni hevesler edinirsin, onların hayalini kurarsın. Gel gör ki takım ruhu yerine on parçaya bölünmüş bir balkabağı görürsün. Sıkıcıdır. Bazen tiksinirsin ama mecbursundur birlikteliğe.
    Üç sene okuduktan sonra günlük hayatta bana öğrenimimin faydası çok dokundu diyebilen kaç kişi var? Üç sene boyunca öğretim sisteminin acizliğinin, zamansızlığının ve kısırdöngüsünün içimizi doldurduğu kadarız. Bazıları bunun farkında ve ötesini tecrübe ediyor, etmeye de devam ediyor. Bize oturup saatlerce ders çalışmak kolay geliyor. Halbuki o bilgileri hastahanede tecrübe edip öğrenmek? O kadar kolay değil. Kolay mı? imkansız. Çünkü sınavda çok şey isteniyor. Not okumak daha kolay. Hastahane zaman kaybı mı peki? Eh hem öyle hem değil. Tamam biraz öyle! Halbuki sınavlar yazılı değil de pratik olsa hasta üzerinden gerekli olan bilgiler öğrenilse ve sınavda istense hem daha eğlenceli, daha didaktik, geleceğe yatırımı gerçekçi derecede olan bir bilgi birikimi öğrenilirdi. insan yaptığı bir şeyi asla unutmaz. Kağıt parçalarındaki yazılar haftalar sonra uçar, panik anında sadece pratik tecrübe insana yardım eder. Ne önemi var teorik bilginin hasta zarara uğradıktan sonra? 4. Sınıfta da 5. Sınıfta da durum farklı değil.
    Ne yazık ki.
    Sadece ambalajı güzel. Önlüklerin beyazlığı da cabası.
    Neden pratik sisteme geçilmiyor?
    - Şşt, uyandırma çocukları.
    3 ...
  2. otomatik çalar gibi anne

    1.
  3. dünyalar güzeli, tatlı mı tatlı dilinden dökülen rutin kelimelerle donanmış annedir. saatini asla şaşırmaz. şöyle ki:

    07.00: oğlum uyan kalk üstünü giyin.
    08.00: kahvaltııııııııııııı.
    08.25: hadi bakim ayakkabılarını giy, üstünü ilikle, atkını da tak, uy annesinin güzel oğlu.
    -dur anne bir lavaboya gideyim hele.
    08.26: hadi oğlum servisi kaçıracaksın.
    08.27: (tuvaletin kapısına gelir ve tıklatır)
    08.28: anneciiiim haydi ama!
    08.30: çık artık hadiiiiii.

    okula gidilir okuldan eve gelinir.

    16.30: ayakkabılarını dışarıda çıkar!
    16.45: yemek hazıııııır.
    16.46: bebeğim neredesin bak çorban soğudu, anneni kırıyorsun.
    17.30: ne zaman ders çalışacaksın?
    18.00: televizyonu kapa ve otur artık masanın başına, bıktım senden.
    18.01-02-03-04-05-06: hep böylesin, vizelerine çalışmıyorsun, hergün gelip şu televizyonunu başından seni kaldırana kadar ömrümden gün yiyorum. yemeğe zamanında gelmiyorsun.vidididi...didi...didi..

    (pes edilir ve masaya oturulur)

    19.00: baak meve soydum sana!
    20.00: yine bilgisayarı açmışsın hıh.
    21.00: ne zaman yatacaksın oğlum?

    -anne oha!

    22.00: ben yatıyorum iyi geceler. baban uyumuş zaten. ışıkları kapatırsın. yarın okul var çok geçe kalma sakın.

    ve gece 10'dan sonra gelen buruk özgürlük!

    anne ertesi gün ezberini tazeler.. ve devam eder.
    2 ...
  4. ekşici piç detected

    1.
  5. saniye çapında eksilenmek

    1.
  6. öyle ki:

    hakikaten akıl erdiremediğim sıkça yaşanan olaylardan bir tanesidir. nerde düz adam var hep beni bulur zaten.

    çeşitli varyasyonları vardır:

    1-okumadım ama beğenmedim de eksisi: tip bak tipe. 6000 karakterlik metni nasıl da eksiliyor. muhtemelen ilk cümle ona çok sıkıcı geldi. mouse'un tekerleğine abandı baktı nicki de beğenmediyse eksiniz hazır. afiyet olsun.

    2-okudum ama beğenmedim eksisi: muhtemelen ya siyasi bir yazı yazdınız, ya fena sövdünüz, ya da hakatten çok masum, çok ince duygularla yazdınız ve anlamadınız neden eksilendiğinizi. hiç kimse eksilemezse moderatör gelip entrynizi siler zaten. canım benim.

    3- okudum beğendim sonra baktım beğenmedim eksisi: gerçek hayatta kendisine sorulan soruyu anlayıp daha sonradan "hı?" diye dönüş yapan tiplerdir bunlar. ilkinde anlasın ya da anlamasın illa onaylayacaksın bunu. kendine güveni olmadığı gibi artı ve eksi butonlarını karıştırır.

    4- bir entryne bakarak hepsini eksiledim eksisi: bu gibi tiplere karşı bir savunma geliştirmiş zall ağabeyciğimiz. bu yazarı 30sn içinde birden fazla eksi oylama diyor. 1 saat içinde 6'dan fazla da eksi oylayamıyorsun hafız boşuna ümitlenme. entry sahibi kişi özelden bu yazara ters bir cevap vermiştir. muhtemelen vicdanına sığdıramadı. iyi kötü allah ne verdiyse abandı eksi butonuna.

    5- ne yazsan yaz hep eksi hep eksi eksisi: hali hazırda örneği yoktur.

    eğer entrylerine güveniyorsan karma denilen ibreye aldırmıyorsan, eksilenmek senin için sorun olmaz, siktir et dersin.

    saniyeyle gelen edit: saniyesinde eksilendim, tanrım doğruymuş.
    6 ...
  7. kerhane diploması

    1.
  8. o diplomanın verildiği kerhaneyi yıkarlar. hatırladınız değil mi?

    zaten türkün en sevdiği ikinci spor seks. acaba 4 yıl düzenli kerhaneye giden birine diploma verilseydi nasıl bir şey olurdu?

    oha la. hoca düşünsene ilk ders elleme teknikleri, ikinci ders öpüşme falan. sınıflar kırmızı ışıkla aydınlatılmış böyle 3-5 tane yatak var. her birinde yaşları giderek artık kırık tırnaklı kırmızı ojeli kadınlar. hocalar beyaz takım elbiseli pala bıyıklı pezevenkler. çok ironik oldu böyle ahaha.

    ki pezevenk dediğin adam para almadan ...sını elletmez.

    1-bu yüzden kesin özel üniversite olurdu.

    zaten daha kayıt sırasında muhabbet başlardı hemen:

    -abi bunun sınavları nasıl olcak, girecek miyiz karıya?
    -olm ben vizelere aynı karıdan sınava girersem finalden kalırım amk.
    -hacı ben dönem uzatcam, uzatcam, uzatcam sıkılana kadar vuuuu.
    -abi 15 bin lira çok değil mi buna?

    2- erkek lisesi gibi sınıfların tamamı erkeklerden oluşurdu.
    3- "asla eskimeyen meslek, işiniz hazır" tadında propogandalar yapılırdı.
    4- jigololuk gizli bir iş olmaktan çıkıp mesleğin yan dalı olurdu.
    5- üniversiteden mezun olan erkekler sekse doygun olacağı için tecavüz, seks cinayeti gibi ruh hastalıkları 4-5 kat azalırdı.
    6- bir kaç gün diplomanın getireceği ünvan mecliste tartışılırdı. abazanlık, abazalık, seks işçisi, kerhaneci, seksist gibi kavramlar ortaya atılıp sonradan çöpe atılırdı.
    6- kızların hepsi mühendis, mimar, doktor, öğretmen, işçi, astrolog, avukat, hakim, aşçı vs. olur, erkeklerin yüzde 90'ı seksist**olurdu.
    7- diğer yüzde 10'luk kesim kızların seçim havuzu olurdu.
    8- her şehire bir kerhane kurulurdu.
    9- başbakanın bütün seçim odağı öğrenciler olurdu. malum kişi her kerhaneye otoban yapar, altyapı sorunsuz bir şekilde kurulurdu.
    10- bir süre sonra yaşağdığı cinsel deneyimler ve hayvani dürtüler eşliğinde ileride aile kuramayacağını anlayan erkekler, kursa da mutlu olamayacağını bilen erkekler psikolojik bunalıma girer, bir kaç kuşak mezun verildikten sonra üniversitenin bölüm puanları düşerdi. ilk 10 yıl ebeveynler çocuklarına bölümü yazmamaları gerektiğini söyler, 20-30 yıl meslek olmaktan çıkıp tekrardan her şey eski haline dönerdi.

    avrupada buna benzer şeyler, bazı yerlerde resmileşti. pek de iç açıcı değil gibi.
    2 ...
  9. kızına sokak ortasında dayak atan baba

    1.
  10. alışverişten çıkmış elimde torbalarla eve doğru yürüyordum. taksi durağının önünden karşıdan karşıya geçecektim ki, yolun karşı tarafında bir erkek saçlarından tuttuğu kızı yerde sürüklüyor. tutup kaldırıyor, duvara yapıştırıyor güzelim kızı. taksicinin yanına yaklaştım:

    - abi ne oluyor?
    - biz de anlamadık babası mı acaba?
    - baksana nedim abi kız 19-20 yaşında, kesin babasıdır o.
    - e o zaman bir şey yapamayız.

    duyduğum sözler karşısında donakaldım.

    ne ara insan olmayı unuttuk lan biz? babası, amcası, annesi, süt kardeşi olsun, birilerinin zarar görmesine "babasıdır" bahanesiyle göz yumuyorsa insan, hepimiz korkaklığımızın esiri olmuşuz değil mi? bugün bile arka sıradaki arkadaşından silgi istemeye utanan çocuklar var. "hadi abi sen sor" diyen pısırık tipler var çevremizde. tanıdık olmayana karşı aşırı çekingenlik duvarları var aramızda.

    not: yaşım küçük olduğundan babayı önleyemedim, gözlerim dolu dolu olay mahalinden uzaklaşmak zorunda kaldım.
    2 ...
  11. milletvekili yaşı 18e düşürülürse olacaklar

    1.
  12. keşke filmi olsa denilen oyunlar

    1.
  13. dragon age 2: muhteşem yazılmış bir öyküsü vardır. tarihselliğin, sanatın, ayrıntının amına koymuştur. çok kaliteli bir yönetmen ve oyuncu kadrosu gerekecektir, zira günümüzdeki eski çağ filmlerinin en büyük eksikliği aktör ve aktrislerin eski çağ kostümlerine sahip olup "oyun" denildikten sonra jest ve tavırlarının günümüz insanına benzemesidir. filmi olsa hollywood'a taş çıkarır.

    deus ex human revulotion: dünyamızın yakın geleceğini ilgilendiren teknolojinin pesimist bakış açısıyla ilgilendiği kadar, insanı insan yapan duyguların unutulmayacağı bir dünyada yaşadığımızı hatırlatan oyundur. adam jensenvin diesel canlandırabilir.

    world of warcraft: yüzüklerin efendisi tadında fakat daha fantastik bir hikayesi olan, belki de düşünülmüş en kapsamlı hikayelerden birisine sahip oyundur. çekimi çok zahmetli olacağından, aynı zamanda bütçesi diğer filmlere oranla uçuk olacağından, filme aktarılması zordur. Avatar gibi düşünüldüğünde ne demek istediğimi anlamışsınızdır.

    şimdilik aklıma gelenler bunlar. belki biraz imkansız gibi görünse de hepinize,

    tomb raider ve prince of persia'yı hatırlatmak isterim.
    0 ...
  14. kafeden kız kaldırmaya çalışan abaza topluluk

    1.
  15. "kardeş sikinin yolunu mu kaybettin huhaha." diye düşünülen homojen beyinli topluluktur.

    izmir- üçyolda liseden eski bir dostumla çay içmeye gidelim dedik. mevsimlerden kış, aralık ayındayız. böyle dışarda minik bir bahçesi olan nezih bir mekan. en

    köşedeki masaya oturuyoruz. çayları söyledikten sonra ben etrafta kimler var diye bakıyorum. sağımda tiki olduğu telefonlarına taktığı pembe tavşan kulaklarından

    belli 4 tane kız, ama güzelliklerine diyecek yok. bir kaç saniye göz tutulmasından sonra arkamdaki sesler dikkatimi çekiyor. aha! 4 tane sap

    arada bir birbirlerine bakıyormuş gibi salağa yatarak kızları kesiyor. belli ki sandalyeler tutulmuş.

    "anca bakarlar, abaza piçler" diyip arkadaşımla dertleşmeye başlıyorum. bu sırada çaylar geliyor. mekan sahibiyle bir kaç kelime laflıyoruz. kışın bahçeyi

    soğutamıyorlarmış, "müşteri kaybettik" diyor evhamlı sahibimiz.

    yarım saat geçiyor, dertleşmekten yorulmuş gole giderken ayağı kitlenen bir futbolcu kadar sıkılmış durumdayım. o sırada piyangocu amca kafeye teşrif ediyor.

    "gençler yarın akşam çekiliyor almak isteyen var mı?" diyor. bu sırada kızlar amcayı yanına çağırıp "ooo amja nsılsn ayh iyi oldu sni grdgmz" diyor. kızlar kazı

    kazan oynamaya karar veriyor. götü kalkan amcanın yüzündeki gevşek gülümseme bütün mekana yayılıyor.

    ahanda koyduk çocuğu! diyen abazanlardan en kısa boylusu ve tombul yanaklı olanını diğer 3 arkadaşı kazı kazan oynamaya ikna ediyorlar. aman tanrım! o yanakları

    yüzündeki piç ifadenin de etkisiyle pembeleşiyor. hemen gidiyor kızların oturduğu masanın kenarına çömeliyor. fakir olduğu her yerinden belli zaten. 10 kuruşla

    kart mı kazınır amk? bir kaç saniyede bir kafayı kaldırıp kızlara bakıyor. biletçi amcayla muhabbet kuruyor. kızlardan biri laf atar da belki üzerine çömerim diye

    deniyor. ama yok kızlar kulak memesine bile takmıyor bu gudubet suratlıyı.

    arada bir diğer abazanuslara bakıyor onlar da "yürü be oğlum" kaş gözleri yapıyorlar tabi. çocuğun götü tekrar eski hizaya geliyor. aynı şeyi yine yapıyo. yok

    hacı bakıyo iş çıkmayacak bu kızlardan mekandan kalkıp gidiyorlar.

    bu arada tabi kazıyarak 10 lira gitti bile. geçmiş olsun beyler. ahahaha.
    2 ...
  16. kimsenin hayalindeki bölümü okumadığı gerçeği

    1.
  17. türkiye'deki rehber öğretmen kadrosunun bir inşaat amelesinden daha tırt olduğunun kanıtıdır.

    şöyle bir düşünelim:

    hangimiz makine mühendisliğine, işletmeye, genetik mühendisliğine vb. doğuştan gelen bir heves içinde girdik?

    hiç düşündünüz mü?

    bazılarımız hayatın çemberinden geçerken ne istediğimizi bile bilemedik. liseyi arkadaş ortamıyla geyik muhabbeti yaparak geçirdik. biralar içildi, psyhco'lar oynandı, sohbet edildi.

    matematik mi? ama boşver son gün bakarsın biraz.
    fizik mi? olum ilerde profesör mü olcan 2-3 gün çalış yeter.
    kimya mı? periyodik cetvelden de zaten anlamazsın. çalışma bile.
    biyoloji mi? bitkiler, hayvanlar, insanlar.. yine de pek ilgimi çekmiyor.
    tarih mi? onlar senin istediğin tarih bilgisini sana vermezler. adamakıllı öğretemezler. kitabı ezberler geçersin.

    ne mi oldu?

    belki de 12 sene boyunca bir nesil doğaya zarar vermesin diye yeşil ambalajlı paketinde bize yutturuldu. üniversiteyi kazandık, zorla da olsa diplomayı aldık, şimdi bazılarımız her gün küfrederek işine gidiyor. içimizdeki keşfedilmeyi bekleyen yolcuyu bize kendi ellerimizle unutturdular.

    ne yapıcaz be kamil? katlanırız artık bu hayata.
    8 ...
  18. pkk yandaşları yazarımsılardan bıkmak

    1.
  19. bir tanesi gelir atatürk oç yazar. neymiş efendim orman çiftliğiymiş.

    biri gelir; insan öldürmüş, ayakkabının tabanındaki kırmızı yeşil sakızdan beter terörist itini "onlar da insan kıyım yapılıyor, biz kürt olduğumuz için eziliyoruz" diye cahil cüheyla süsü vererek savunur. kürtleri bütün türklerden iyi tanımasına rağmen bu yaraklığı yapar.

    bazıları; "biz özerklik istiyoruz hani topraklarımız, başkentimiz diyarbakır'ı verin bize" derler. işte bunlar hakiki orospu çocuklarıdır. net konuşurlar.

    dipnot geçeceğim: doğuda bazı ilkokulların bahçesinde iki adet direk bulunur. bir tanesinde yarıya kadar türk bayrağı çekilidir. diğeri ise boştur.

    arkadaşlarımın abisi bir gün o okulda okuyan kardeşinin yanına gitmiş. direklerin bir tanesinin boş olduğunu görünce meraklanmış. müdür yardımcısının odasına çıkmış ve "neden 2 adet direk olduğunu ve 2.sinin boş olduğunu sormuş.

    müdür yardımcısının cevabı kan donduran cinsten:

    "onun da dolduğu günler gelecek"

    işte böyle kancıktır bu pkkcılar.

    bu pire beyinliler sol frame'i türk düşmanlığıyla sikertirken moderatörler hangi alemdesiniz?
    2 ...
  20. dışarı çıkacak arkadaş bulamamak

    1.
  21. tesadüfler dizisinin bir araya gelmesiyle oluşan insana tırnak yedirten durumdur.

    şöyle ki bir yaz günü öğle arası uyanılır. gözler kırpıştırıldıktan sonra saate bakılır. derin bir "puf" çekilerek uyanılır. yüz yıkanır. kahvaltı hazırlanır. zaten saat olmuş 16.00 "birinle dışarı çıkayım şöyle iki çift laf ederim" dersin. cebinden telefonunu çıkarırsın. en yakın arkadaş listenden en samimi olduğunu seçersin basarsın ara tuşuna.

    -kanka naber ya.
    -iyidir panpa ne yapalım işteyiz.
    -aaa panpa ne işi ya tatil değil miydi sana
    -yok abi stajlar uzadı artık her gün böyle.
    -pazar da mı böylesin la?
    -sorma kanka.
    -buluşalım diyecektim ama..
    -olmaz kardeş bakarız sonra ben seni ararım.
    -tamam panpa hoşçakal.
    -hoşçakal.

    aramaz. ararsa başına taş yağsın diye dua edersin.

    en samimi 2. arkadaşını ararsın:

    "ayh canııım ya bebeem işim var bu akşam sonra görüşelim"

    3. derken:

    "ayh harç parasını yatırmıştım yaz okuluna kalmadığım için şimdi geri almaya gidiyorum. bkarız ya snra"

    şöyle bir durursun 1 saat geçtikten sonra aramaya devam edersin.

    "aaaaaa ben marmaristeyim denizden yeni geldim"
    -...

    "arkadaşlar bu geje bizde kalcaaak"
    -ebe..
    -efendim?
    -yok birşey hadi bb.

    kesin dışarı çıkarım dediğin gün evinde kendi başına kalakalmışsındır. balkona çıkarsın şöyle sokağı bir kesersin. "eskiciyle çay içmeye mi gitsem?", "parktaki çocuklarla mı oynasam?" diye sorarsın kendine. ikisi de birbirini nötrler. sonra kendini dışarı atarsın, pusulası kaymış kayık muamelesi çekersin kendine rastgele bir yere oturursun. yanında kimse olmadığı için etrafı kesmeye başlarsın. o da seni kesmez dönersin evine açarsın televizyonu ayakları da bir karış uzatırsın. ve zaman geçer.

    adaletine sokayım dünya.
    27 ...
  22. eyjafjallajöküll e eyvallah demek

    1.
  23. lise 1'de dünyanın merkezine yolculuk aldı kitabı okurken karşılaştığım türk olduğumu kendime hissettirdiğim durumdur.

    zaten ajax'a ayaks derken de ayaklar aklıma gelirdi.

    tanrım bana şifa ver!
    1 ...
  24. gökyüzünden yeraltına düşen çamur damlası

    1.
  25. Hastalık kokan bir kasım akşamı dondurucu soğuğun eşlik ettiği yağmurla beraber caddede hızlı adımlarla yürüyen iki çift ayak sesi yankılanıyordu. Ayaklardan büyük olanı ıslak yatağının gazabından ürküyormuşçasına basarak kuru bir zemin ararken diğerinin hiç niyeti yoktu. “bırak da yağmurla ettiğim dansı yağmur ölene kadar sürdüreyim” diyordu bu yıkanmış ayaklar. gökyüzünün senfonisi kaldırımdaki bütün gürültüyü bastırdı. Parkeden araçlar hırsızların tecavüz ettiği arabalardan daha güçlü ötüyürodu şimdi.

    “işte ben de böyleyim zihnimle tecavüz ediyorum bütün sokaklara kadınlar, çocuklar ve hatta lağım fareleri hepsi birer delikten ibaret” diye fısıldadı kendine. Elinden tutan babasının adımlarını çabuklaştırmasıyla zihnindeki renkler bir anda kanalizasyonun pisliğine dönüştü. Gözlerindeki çapaklar silinirken yaklaşmakta olduğunu anladı. Babası oğlunu kafesine tıkılmak istemeyen bir kedi gibi ayağından zincirlemiş, sağ eline itaat etsin diye sürüklüyordu. Oğlunun cinsellik hastalığı için hastaneye gelmişti. Geldikleri şehrin mendireği bu hastane civarının en kapsamlı binasıydı. 4 yıl önce göç ettikleri bu şehir oğlunun müzmin hastalığını ıslah edebilirdi. Tarlasını keçisini ve gönülden bağlandığı komşularını terkedip şehre yerleşen baba endişeliydi. Pokerde rest çeken bir kumarbazın plastik paralarının elinden kaymasına eşdeğer bir korku… Paranın büyük bir kısmını yol ve ev masrafları için harcamıştı. Bunca zamandır yedirdiği ve içirdiği oğlunun tedavisi için parasının geri kalan kısmını kullanmaya hazır hissediyordu. “ya iyileşmezse” “ya aç kalırsa” iki sorunun bir mızrak haline gelip zihninin bereketli topraklarına saplanmasına engel olamıyordu. Oğluydu. Ötesi var mıydı?

    Hastane ve kafe biri buzdolabı öteki kilidi bozuk bir tuvalet kapısı. Ortak paydada buluştukları adres ise esaret. Oysa ki birbirlerine öylesiyle benziyorlar kafeste bakım ve klima yok, hastahanede o parlak ve çelik parmaklıklar aslında eksilen bedenimizden bir parça değil, ruhun parlak odalarıdır. Hatta hücre yemekleri pek benzerdir. Tabağın içindekini gördüğümüz an paslı bir yemek musluğunun vanasından damlayan ve tabakta şlop yankısı yaratan barbunyalar gelir aklımıza. Ya asla havalandırılmayan hücrelerin kokuları? Hasta havalandırılmayan nefesinin bütün hastaneyi sardığı o aseton kokusu? Pek bir fark yok diyor. işte birine para veriyorsun boklu patates yerine boklu karides koyuyorlar önüne. Fiks. lağım kokuları arasında tedaviyi bulmak ne kadar mantıklıysa kelepçenin olmayan anahtarının aramak o kadar gerçektir. Bir şizofren için kafes cehennemden bile daha sıcaktır.

    Bulutların üstünden yeryüzünü seyrederken işte böyle düşünüyordu eros. Beyaz tütüsünün üzerine oturmuş, kucağındaki yaya bakıyordu. Geyik boynuzundan yapılmış yayın işlemelerin e göz gezdirdi. Paha biçilmez bir kutsallık diye düşündü. Sol eliyle yayın aşınmış lastiğine dokunduğunda geçmişte aşklarını körüklediği çiftleri hatırladı. Tonlarca acıya karşılık az sayıdaki güzelliğin yaratıcısı benimbelki de bu dünyada en ağır çalışan en ağır çöpçatanım. Buna rağmen vadilerde tek başımayım. Yanlızım ama kıskanmıyorum.

    Son zamanlarda okların temrenini buluşmayı bekleyen kalplere saplarken eski tadı damağında hissedemediğini düşündü. Taze aşkların büyüsü eskisi kadar ilgisini çekmiyordu. Yıllanmış şarapların bedeninde bıraktığı gevşek tat gibi yıllanmış aşkları arzuluyordu ruhu. Çünkü “aşk” bedenlerin panzehiri, ruhun eşlik ettiği en sıradışı yolculuktu, Eros’a göre. Bu yüzden hiç mola vermeden çalışırdı, balçığa saplanmış dünyaya güneşi tanıtabilmek için.

    Aşkla..

    Hastahanenin otomatik kapısı arkalarında kapandığında baba acele adımlarıyla oğlunu çekiştiriyor, oğlu buna karşılık çevresinde ilgisini çekecek bir obje arıyordu. Baba oğlunun bu kirli merakının üzerine kum dökmek için iyice hareketlendi. kolundan yakaladığı ilk hemşireye sordu:
    -afedersiniz dr Alper bey’in odası ne tarafta? Kendisinden randevu almıştık.

    -birinci katta solda.

    -çok teşekkürler.

    -haydi oğlum doktorun odasına gidiyoruz.

    -hayır ben burada oturup hemşirelerin bacaklarını seyrederken hindistancevizli hayaller kuracağım.

    -gel dedim!

    Babasının sert tavrından çekinen çocuk birden uysallaştı ve onun sözüne uydu. Zamanında işte bu sebepten dolayı karnına yediği tekme sızısının alevlenmesinden korkuyordu. Baba, oğluyla doktorun odasından içeriye adım attığında gereksiz bir emrivaki tavırla karşılaştı daha derdini detaylandıramamışken:

    -siz çıkın seçkin bey bir saate görüşürüz.

    “Şifayı yeni nesil doktorların buyurganlığında şuursuzca arıyorum” diye düşündü, ağır adımlarla merdivenlerden inerek gözden kayboldu.

    Oğul kendini aşan özgüvenini ortaya koymuş doktorun soracağı ilk soruyu bekliyordu.
    “her ihtimal benim ve kendi dünyamda sadece ben kazanırım.”

    -merhaba benim adım Alper bugün niye buraya geldin, anlat bana.

    “babam benim cinsellik sapkınlığı olan bir kurbağa zannediyor hepsi bu. Prenses beni öpeceğine ben prensese dil atıyorum, sizin dilinizde erotomani olan yaşamımı sizden öğrenecek değilim.

    -siz hasta olduğunuzu düşünmüyorsanız, babanız sizi niye buraya getirdi?

    -bilmiyorum birkaç yıl uzak kaldığım kokuşmuş hastahaneleri bana hatırlatmak istemiştir. Belki de Cehennem azabını bana yaşatmak istemiştir kimbilir?

    -hmm bu kadınlara düşkünlüğünüz nereden geliyor?

    - sizli bizli konuşanlardan nefret ederim. Bana birazdan köpek maması ikram edeceğini bildiğimden, başımın okşanıp karnımın doyduğunu düşünmek beni tiksindiriyor. 13 yaşındaydım. Huysuzdum ve cinsel açlığımı bastırmak istiyordum. Okuldan yeni tanıştığım bir kızla parka gitmiştik. O bana kendini anlatırken ben dilimi göğüslerinde gezdirdiğimi hayal ediyordum. Ne söylediği umrumda değildi. Sadece ses tonu ve dolgun tamponlarıydı beni ilgilendiren. Daha fazla dayanamadım kendimi uçuruma bıraktım, aslan olup ceylanın boynuna yapıştım. Pençelerimle eteğinin altını çizdim. Kanattığım çaresiz beden acı bir çığlık attı. Ben de korkudan hızla oradan kaçtım. Hayatımın en nefis on dakikasıydı. Kendimden geçtiğim o zaman diliminin kişiliğime etkisi büyüktür.

    -kendine seçtiğin bu hayat dışında başka hayatlar da olduğunu düşünmedin mi? Çevrendeki insanları üzmek yerine kendine bir hobi bulmalıydın.

    “asla anlamayacak orospu çocuğu” diye düşündü ve boğazını temizleyerek sözcüklerini kusmaya başladı:

    -anlamıyorsun değil mi? Dünya üzerindeki hiçbir hobi beni ilgilendirmiyor. Oldum olası spordan da nefret ettim, biri hariç. O da seks. Dünyanın en yüce sporu, çünkü her iki taraf da kazanır! Dünya ters dönmüş bir arabanın arka tekerleği kadar boşuna dönüyor. Varlığımızı anlamlandıran şey ise sekstir. Eğer bir yaratıcı vasa bu dünyayı insanları rahatlatmak için yaratmadı, ne bir ağaç ne bir hayvan, ne de gökyüzü hepsi bizi sıkıntıya sokmak için var edildi. Yağmurun ıslaklığı sonucu kulübeler inşa ettik, hayvanların vahşi içgüdülerine yem olduk, ağaçlardan ise hep nefret ettik, çakmağımızla her fırsatta doğa anaya kafa tuttuk, şimdi ormanın zemininde kozalaklar yerine saatli napalm bombaları olan bira şişeleri var. Beyin krizi geçirmeden önce dünyadaki bütün kadınları düzmek istiyorum. Düzüşmek.. sonra deliksiz bir uyku…

    “yeter, müdahale etmeliyim” diye düşündü. Psikiyatr’a özel çelik halattan sinirlerine hakim oldu ve sordu:

    -peki ya aşk? Hiç aşık oldun mu?

    -hayır olmadım. Aşk.. dünyanın en büyük üç harfli yalanı.. seksin prangalı hizmetkarı aşk. Erkeklerin sevgililerine söylediği en büyük yalandır. Aşk at semeniyle yıkanmış bir kalp kadar kirlidir.

    Doktor dayanamadı ve bağırdı:

    -yeter! Bugünlük yeter. Yarıki seans altı buçukta.

    Eve geldiklerinde baba oğlunun hiç olmadığı kadar stresli olduğunu hissediyordu. Doktor oğlunu iyileştireceğine bütün şalterleri kapatmıştı. Umutsuzluğa sürüklenen kalbinin ağlamasına ramak kalmışken aklına bir fikir geldi. Birkaç günlüğüne kıyı kasabalarından birinde tatil oğluna iyi gelebilirdi. Hiç vakit kaybetmeden baba ikisinin bavulunu hazırlamaya başladı.

    -ben biraz dolaşmaya çıkıyorum gelmek ister misin?” demişti. Babası kaldıkları pansiyonda dinlenmeyi tercih ettiğinden oğluna izin vermişti. Oğlu yavaş adımlarla merdivenlerden aşağı doğru süzüldü.

    Kumsalda amaçsızca yürüyordu şimdi. Zihnini kaplayan boşluğu sindirmek için denize bakıyordu. Gözleri zihnindeki boşluğu biraz sindirsin diye deniz üzerinde yolculuk yapıyordu. Tenine çarpan rüzgarı hissettiğinde kumlar üzerinde kaydığını hissetti. Etrafta kimsecikler yoktu, deniz ve kum… derken gözünden kaçırdığı bir kız gördü. Düz ipek saçları, pürüzsüz yüzüne eşlik eden bir çift yeşil göz, kırmızı dudakları ve zerif bedeniyle bir meleği andırıyordu. Bakışlarını yeryüzü meleğine kilitledi. Göz göze geldiler. Bir süre birbirlerine baktılar.

    Eros Pembe bulutların üzerinden ikisini seyrediyordu. Haberi almış ve hemen aşk mahaline uçmuştu. “zamanı geldi” diye düşündü. Sadağında ok kalmadığından cebine sakladığı son okunu sağ eline aldı. Sol eliyle yayı olabildiğince gerdi ve sağ elindeki oku yayın yuvasına yerleştirdi. Tanrılar yarattığı mucizeye tanıklık ediyordu şimdi. Görünmez ok yaydan fırladı, güneşin aydınlattığı gökyüzünü deldi, kalplerin tam ortasında kocaman görünmez bir delik açtı.

    işte…

    Bir çift yürek deniz ve kuma hakimdi olağanca büyüklüğüyle.

    Oğul gözlerinden kumsala akan gözyaşları eşliğinde kendine fısıldadı:

    -aşka yenildim, teslim oluyorum.
    2 ...
  26. 1 temmuzda ekmeğe gelecek yeni düzenleme

    1.
  27. http://rthaber.com/haber/...a-ekmekler-degisecek.html

    ekmeğe ambalaj gelecek, ekmeğin gramajı düşecek, tuz oranı azaltılacak ve kepek oranı arttırılacak. bundan böyle ekmekleri kasayla fırına götürecek olan işçi bile eldiven takmak zorunda kalacakmış. en kötüsü de ambalaj..

    ihtiyacım olmasa da sırf taze ekmek almak için fırına giden biriyim. fırıncının uzun maşasıyla odun ateşinde pişen ekmeğin kokusunu içine çektikçe insan, bütün sofrayı yutacakmışçasına iştahı açılır. 20 gün sonra ambalaj geliyor..

    ne tadımız kalacak ne tuzumuz.

    piyasada "bir" ekmeğin sahtesi yoktu, onun da anasını sikmeye geliyorlar.
    1 ...
  28. bir aynaya mektuplar

    1.
  29. "aynayı ters çevirsen de o yine hakikatten dönmeyecektir" demiş bir bilge.

    güneşin aynaya çarpıp tertemiz bir kağıdı aydınlattığı o gün kalemini eline aldı:

    yaş 12

    mart 1987

    sevgili ayna,

    anahtarımı masanın üzerine fırlattıktan sonra televizyonumu açıp izleyeceğim, gözüm senden kaçamıyor, üşeniyorum. ben mi sana bakıyorum sen mi bakıyorsun anlayamıyorum ki. sana aynam diyebilir miyim? zira bu evde seninle ilgilenen yok, herhalde annem ve babam kendilerine bakmayı sevmiyorlar. ben seviyorum çünkü sana her baktığımda benimle konuşmasan da, insanların kırmızı dillerinden çıkan kelimelerden ötesini anlattın. gün geçtikçe seninle kim olduğumu biraz daha pekiştiriyorum. işte ondan... bak sana bir şey anlatacağım ama alınma tamam mı? bizim sınıfta bir ahmet var. her sabah okula birlikte gideriz. sınıfta yan yana oturuyoruz. öğle arasında doyum olmaz futbol sohbetimizi sınıfta devam ettirelim demiştik. öyle bağırarak konuşmuyorduk, ama öğretmenimiz bizi konuşurken enseledi ve sıralarımızı ayırdı. ben de o olaydan sonraki tenefüs tuvalete koşup hıçkırarak ağladım. sonra ahmet yanıma gelip gözyaşlarımı sildi ve acıktığımızı farkedip bahçe kantinine gofret almaya gittik. zaten o ne yese ben de onu yiyorum, o yemek programlarındaki çeşnicibaşıyım. ders çıkışı çantalarımızı sırtımıza takıp evlerimize gidiyoruz. onu da seviyorum seni de. ama alınma tamam mı?

    bak annemle babama söylemeyeceksen sana bir şey daha anlatacağım. bizim okulun arka bahçesinde bir ana sınıfı var, ama oraya eskiden çocuklar gelip oynarmış. artık kimse uğramaz olmuş. serdar ve samet diye iki arkadaşım daha var. kafa arkadaşlarımdır severim. ben arka bahçeyle anaokulu bahçesi arasındaki demir parmaklıkların arasına başımı sokmuş onları izliyorum, ikisinin de elinde ince, kağıttan bir rulo var ve duman tüttürüyor biliyor musun? aynı zamanda bir şeyler konuşuyorlar. merak edip yanlarına gitmeye karar verdim. ağaca çıkmayı çok severim. bir hamlede demir parmaklıkların üzeirnden atlayıp soluğu ikisinin yanında aldım:

    ben: olum ne işiniz var burda ne yapıyorsunuz?
    serdar: konuşuyoruz sen niye geldin buraya?
    samet: (öksürerek) evet neden?
    ben: elinizdeki ne?
    serdar: aa bilmiyor musun? sigara bu benim babam içiyor.
    samet: benim de.
    ben: (gülerek) papağanlık yapmaktan vazgeçmeyeceksin değil mi samet?
    samet: ehehe. al bak sen de iç.

    bak söylemeyeceksin değil mi? küserim sana yoksa. ne yapayım onlar sigarayı içine çekerken top oynarkenki hazzı alıyorlarmış gibi görünüyorlardı. o ana başka ihtimal veremeden ben de deneyeyim dedim. içime çektiğim gibi boğulacakmış gibi öksürdüm ve sigarayı yere düşürdüm. otları yakmasın diye korkudan hemen yerden aldım ve samet'e geri verdim. işte sigaradan o gün tiksindim biliyor musun?

    yıllar sonra küçük bir odann tozlu penceresinin kenarında yazmaya koyuldu:

    ekim 1992

    sevgili aynam:

    görüşmeyeli 5 yıl olmuş. özledin mi beni? dur şu tozlu simanı biraz temizleyeyim. seni pis görmeye dayanamıyorum. her gün dişlerimi fırçalarken diş macunlu suyu sıçrattığım o banyo aynasından bir farkın olmalı. haha ona aşığım deme siz kardeşsiniz. ben seni daha çok seviyorum çünkü kendi ayakların var. bir de meşeden bir çerçeven ve minik bir çekmecen var. bana sorarsan evdeki en şanslı eşya sensin. duvara çivilenmiş diğer eşyalardan daha dik duruyorsun, oysa ki ben de sınıftan bir kıza çiviledim kendimi. çekiçle vurdukça acı yerine mutluluk hissettiğim çelişkili bir aşkın kıskacındayım. zümrüt yeşili gözler.. inci tanesinden eller.. sana bakarken her göz kırpışımda onun yansımasını görmek.. tekrar açtığımda onun boşluğunda kendimi görmek... sana baktığımda onu görmek? aslında sana mı aşık oldum? işte bu sorunun cevabını bilemeyecek kadar kadar aşığım. biz birbirimiz için yaratılmadık, biz birbirimiz için varız.

    onu gördüğümde okul bahçesinin kenarındaki pörsümüş bir bankta otururken gördüm ve kendime şöyle dedim:

    -tanrım rulet oynarken meleklerin en güzelini kaybetmişsin.

    işte o an göz göze geldik. yeşil gözlerinden aldığım cesaretle hızlı adımlarla yürüyerek yanına oturdum. derin ve çok aşık bakıyordu, tıpkı aynadaki görüntüm gibi ben de kendime bakıyordum. henüz ismini bile öğrenmemişken ona sarıldım.

    sıcaklık..

    hiç direnmedi, hiç konuşmadı. iki adet eylemsizlik hakimdi sıcaklığın kenarında. şimdiki görüntü senin bana gösterebileceğin en masum görüntüydü, eşsiz ve anlıktı. fotoğraf çekemediğini bildiğim için aslında kızmıyorum. bir filmin olsaydı ışık seni titretemezdi yine de. piksellerin gösteremeyeceği kadar net göryorum ikimizi beynimin sokak aralarında... ertesi gün aynı bankın sökülmüş civatasının huzurunda sordum:

    -beni seviyor musun?

    elleriyle ellerimden tutup yavaşça kalbime götürdü, düzenli ve seri attığını hissettim. usulca cevap verdi:

    - gözlerimiz birbirine değdiğinde böyle şakıyordu kalbim. kendime sormama gerek kalmadan anlamıştım.

    mektubumu bitirmeden ismini merak etmeyeceksin sanmıştım. ismi sıla.

    bulutların konuşmadığı sessiz bir yaz gecesinde titreyen elleriyle kaleme sarıldı:

    bir yaz gecesi 1999

    ayna;

    assos'ta muhteşem bir tatil ikimizi bekliyordu. arabanın gürültüsüye birlikte yola çıkmıştık. su almak için otomobili durdurdum. "sen arabada bekle, yoksa ayakların tozlanır" dediğimde minik bir gülücükle "hayır senin yanında durmak istiyorum ceavabını almıştım. karşıdan karşıya geçmeden önce yol ne kadar geniş diye düşündüm. minik ellerini ellerimden bir anlığına ayırdı, farkettiğimde önümde ölümden kocaman bir duvar, berisinde acı bir ıslık eşliğinde hızla geçti. gözlerim durumu anlayamadan, kalbim soğuk ter damlalarıyla korkusunu dışarıya kustu. otuz beş derece havada soğuk terlemek ne demek bilir misin sırlı dostum? üşüdüm... öksürdüm... feryadım, beyaz kıyafetini flama yapmış, sal üzerindeki çaresiz bir kazazedeyi bile korkuttu. gözlerim kendine geldiğinde asfaltın üzerindeki kan gölünü gördüm. buharlaşan kan kokusunu içime çekerek belki onu görürüm umuduyla bir süre koştum. koku nefesime karıştıkça, daha çok ağlıyor, daha hızlı koşuyordum. römorkunda "balaban taşımacılık" yazan tır yolu kapatmış, devrilmiş. köy ahalisi bir çemberin etrafını kuşatmış, öfkeli ellerle kalabalığı yardım. onu gördüm... bedeni çarpmanın etkisiyle ikiye ayrılmış, yüzünün bir yarısı parçalanmış. bacaklarımm dengesini kaybetti, "sıla"'nın baş ucunda diz çöktüm. gözlerim bu manzarayı reddederek ağır ağır kapandı. ellerimle başını avuçladım, bedeninden yayılan sıcaklık kırıntılarını avuçladım.. gözyaşlarım alt kirpiğime değmeden "sıla"'nın bedenine düştüler, güllerin bittiği yerde toprak yeşermedi bu sefer, çığlık çığlığa bir yangın bitti kenarında hayatın...

    bunlar gözyaşı değil, yanardağın eteklerinden akan kızgın lavlar.. yanaklarımdaki kurumuş gözyaşı oluklarını yeni bir gözyaşı seli aşındırıyor. nehirlerin kayaları oyması gibi benim de bedenime çizgiler çiziyor.

    17 ağustos depreminden bir hafta sonra enkazın altında kırık bir ayna; aynanın kenarında o üç mektubun kan bulaşmış silüeti ve kopuk bir el...

    bulundu.

    sert bir rüzgar enkazın tozunu kaldırdı. havaya uçuşan mektuplar gökyüzüne karıştı...
    2 ...
  30. bir erkeğin bir kadınla tanışma ritüeli

    1.
  31. o an karşında daha önce hiç karşılaşmadığın bir güzellik,
    sözcüklerin durumu toparlayamadığı an,
    aşka inanmayıp, aşık olduğundan korktuğun o gece,
    güneşin tutulduğu gibi gözlerine tutulmuşsundur.

    evet efendim. herkesin etkilendiği bir kızla tanışma hikayesi vardır. kimininki çok destansı, kimininki hayatı boyunca hiç unutamadığı 15 dakikası gibi, ötekinin ki de çok standart. günümüze değin erkekler kızlara nasıl yaklaşmış, hangi pozisyonu almış, neler hissettmiş, istisnaların kaideyi bozmadığı bir günde, erkeğin o iç sesi konuşmaya başlar:

    yıl: 1947

    Karşıma aniden çıkınca ziyadesiyle şaşakaldım. ve çok mütehassis oldum..

    nasıl bir eda takınacağıma hüküm veremedim, adeta vecde geldim.

    buna mükabil az bir müddet sonra kendimi toparlar gibi oldum.

    cemalinde beni fevkalade rahatlatan bir tebessüm vardı.

    Üstümü başımı toparladım, kendimden emin bir sesle: "Akşam-i şerifleriniz hayırlı olsun efendim" dedim.

    yıl: 1977

    Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım ve hislendim..

    ne yapacağıma karar veremedim, heyecandan ayaklarım titredi.

    Ama çok geçmeden kendime gelir gibi oldum.

    yüzünde beni rahatlatan bir gülümseme vardı.

    üstüme çeki düzen verdim. kendimden emin bir sesle: "iyi akşamlar nasılsınız?" dedim.

    yıl: 1987

    karşıma aniden çıkınca fevkalade şaşırdım ve duygulandım..

    nitekim ne yapacağıma hüküm veremedim, heyecandan ayaklarım titredi.

    ama kısa bir süre sonra kendime gelir gibi oldum.

    nitekim yüzünde beni ferahlatan bir gülümseme vardı.

    üstüme çeki düzen verdim, kendimden emin bir sesle: "hayırlı akşamlar" dedim.

    yıl: 1997

    karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım ve duygulandım..

    fena halde kal geldi yani. bu iş bizi bozar dedim.

    baktım o da bana bakıyor, bu iş tamamdır dedim.

    manitayı tavlamak için doğruldum, artistlik bir sesle: "selam n'aber?" dedim.

    yıl: 2007

    abi onu karşımda öyle görünce çüş falan oldum yani ve duygu durumum kabardı.

    oğlum bu iş bizi kasar dedim, fena göçeriz dedim, enjoy durumları yani.

    ama concon muyum ki ben, baktım ki o da bana kesik.

    sarıl oğlum dedim, bu manita senin ve: "hav ar yu yavrum?" dedim.

    yıl: 2017

    karşıma aniden çıkınca korktum, kapkara çarşafın içinde bir hayalet gibiydi.

    ulan ne halt ettik de 2007'de bu yobazlara oy verdik. o gün bu gündür gitmediler başımızdan. şimdi şu karşıma çıkan dünya güzeli midir, kaknenin teki midir gel de anla.

    bir daha bunlara oy verirsem dicem ama oy verme falan kalmadı ki.

    kadılar konseyi midir denir bişey çıktı. başında fethullah hoca. dedikleri kanun oluyor. tüüüüüüüh namaz vakti geçiyor.

    ulan karıya daldık yiycez şimdi dayağı islam devriyesinden. geçen cuma ağzımda sakız unutmuşum, daha onun morlukları geçmedi...
    3 ...
  32. tıp okuyanları çekememek

    1.
  33. sol frame'in yeni trendi. insanlar, erkek tıpçıların hepsi reis, hepsinde orjinal rayban gözlük, saçları jöleli, metallica tişörtü giyen zevzekler olarak algılıyor. Ve sanki tıpçıların eski sevgililerini ellerinden almış gibi çekememezlik ediyorlar. böyle düşünen ahırsızlara kütüphaneye girip bir iki dakika ortamı koklamalarını ve sonra dışarı çıkıp düşüncelerini yeniden değerlendirmelerini tavsiye etmek kalıyor. bir endüstri mühendisinin bir yıllık gördüğü ders yükünün hepsini o kütüphanedeki tıp öğrencileri 3 ayda görüyor. ayrıca tıpçılar diğer bölümlerdeki öğrencilere göre en uysal, en saygılı, en yardımsever insanlardır.

    bir insan tıp okuyor diye kızların ortamın gözdesi olmuyor, genellikle çoğu ot yediği için giyimleri ve kuşamları onları popüler yapmaya yetmiyor.

    ha bazı omurgasızlar her sms'inin altına "doqtor" yazıp gönderirler onlar kapsama alanı dışındalar.

    tıp okuyan keltoş dörtgöz ve aksi tipler
    tıp okumayı bir şey zannetmek
    tıp okuyup el yazısı yazamamak

    o tıp okuyan keltoş dörtgöz aksi tipler siksin emi sizi.
    4 ...
  34. uçaktaki yiyecekler ve içecekler listesi

    1.
  35. hepimizin uçağa bindikten sonra bakma zahmetine bile girmediği kartonpiyer kalınlığındaki koltuğun arka cebinde bulunan 3-4 tahtalık karttır. öyle ki kazıktan da öte fiyatlarıyla kimsenin yüzünü güldürmez bu listedeki yemekler.

    üniversitem yaşadığım şehre uzakta olduğu için uçakla gidip gelmek durumundayım ve yıllardan sonra ilk defa pegasus'un 2012 model jetlerinden birine binmiştim. sun express'ten alışık olduğum düzen, uçağın içine adımımı attığım anda son bulmuştu. bir baktım bunların alayı reklam.
    koltuk arkasında pegasus, kabin tarafında pegasus, uçağın kanadında bile bir adet kanatlı at resmi mevcut. bununla birlikte kabin ile yolcu koridoru arasındaki o cıvık sarı renkte perde.. uçağın kanatlarını da sarıya boyayacaklarmış önümüzdeki sene.

    neyse koltuğuma oturdum ve önümdeki koltuk cebinde muhteşem fiyatlarla dolu olan kartonpiyer'i elime aldım. 2012'nin en yeni filoları pegasus'ta diye gaza gelmiş olmam gerek ki muhteşem fiyatları feci merak etmiştim. random bir sayfa açtım önüme içecekler sayfası geldi. fiyatları gördükçe dudağım uçukladı, içimden:
    "lan olum acaba turistler yiyor mu lan bunları bizim 2 liraya yediğimiz soğuk sandviç burda 8 lira lan, salak değillerdir olum biliyorlardır belki"
    dedim. ama yine de içim rahat etmedi, aldım elime kalemi ve tahtaya çiziktirmeye başladım. gerçek fiyatlarıyla ne kadar kazıklandığınızı görün e mi turist arkadaşlarım *. yok yok bu göremede giriş için verdiğin 20 liraya benzemiyor burda direk kazığa oturtuyorlar. kebap gibi fiyatları sibop gibi şişiriyorlar bak gör şimdi canım kardeşim.

    içecekler

    damla su 0.5lt: 3tl normalde: 0.5tl

    bildiğin 3 lira lan. rakamla üç hem de.

    efes bira 33cl: 10tl normalde: bakklada 2.5-3tl.

    miller 33cl: 12tl normalde: 3-4 tl arası.

    sen bize gel ben marketten bira alayım koyayım bardağa birlikte içelim senden 1 kuruş dahi istemem.

    chivas regal 5cl: 20tl normalde: shut 10-12 tl maksimum.

    bir anda servis arabasıyla gözümün önüne iki hostes fırladı:
    -bişi alırmıydınııııız?
    -(elimdeki yiyecek kartını saklayarak) yeeeoo.

    tükenmez kalemimi alıp devam ettim:

    colombian filtre kahve (bardak hediyeli): 7tl

    nezih bir çay bahçesine otursan sana 4 tl anca tutar. bir de bardak hediyeliymiş, bardağa oturup

    doğuş çay: 5tl normalde: 0.50 kuruş

    bir de altına çay poşetiyle bardağın resmini yapıştırmışlar. tabi gavur ne bilsin 20 lik poşetinin 4 liraya satıldığını..

    sadece yabancılar değil türkler de alıyor. ekonomi sınıfında oturup bileti 45 liraya getirmiş andaval 10 liralık birayı içip, keyif yapıyor güya. 1 saat içmeyiver amcacım elinde patlamaz. tamam biliyorum zenginsin, bira kutusunu avcunun içine alıp katır kutur sıkıp beni uykumdan uyandırıyorsun, bunlara rağmen ben senin cebini düşünüyorum, sana bir zararım yok.

    yiyecekler

    peynirli sandviç: 8tl normalde: 2tl

    beyaz peynir sebzeli dürüm: 10tl

    aaa bak bak ben bunu biliyorum. hani yemekhanelerde arada bir çıkan içinde peynir, tavuk, kabak vs. olan dürümlerden bunlar. yemekhanede 5 liraya yenildiği gibi üzerine ayranla astar yapılıp salatayla desteklenir. tabi sınırsız ekmek ve sudan hiç bahsetmedim..

    almayın şu paçoz ve gereksiz yemeklerden, para vermeyin şu itlere. uçağa 100 lira bilet kestikten sonra bir yemeği hor gören havayolu şirketlerine ekstra para kazandırmayın canlarım. sadece ramazan ayında bunlar akşam yemeğini bedavaya verirler o da zorunluluktan. bebek yüzlü hosteslerin sizi etkilemelerine izin vermeyin lan!
    2 ...
  36. izmirli kızları taşlayan gerzek zihniyet

    1.
  37. izmir ve izmirli kızlar sol frame'in en büyük çilesi durumunda. başlık nabzı böyle mi tutulur diyor insana. izmir sözcüğü geçti mi gerisi illa ki geliyor:
    izmir
    izmirli kızlar
    yapay kızlık zarı
    izmirli kız yoktur izmirli kadın vardır
    başlıkları alt alta okumak *
    izmir denince kimsenin aklına kumru, asansör, saat kulesi gibi izmiri belli eden olgular gelmiyor. iddia ediliyor ki yapay kızlık zarı satışlarının patlama yaptığı bir şehrimiz var türkiyenin en batısında.

    bu zihniyete sahip kafadanbacaklıların bir de peşin yargıları vardır. zannedersin hz. peygamber buyuruyor. "izmirli kızlar namussuzdur". diye apaçık ve kirli saçaklarını çevresine bulaştıran bir yargı. bu söz ağızdan çıktıktan sonra çok sihirli bir şey oluyor, o troll zihniyetindekiler bir anda namus bekçisi, reis kesiliyor ortama. böylece namussuz olanlar kendini belli etmiş oluyor. madem sözlükçüyüz madem aklımız ve mantığımız var, namus nedir bir bakalım:

    namus

    1. (isim) Bir toplum içinde ahlak kurallarına ve toplumsal değerlere bağlılık, iffet
    2. Dürüstlük, doğruluk

    kaynak: http://www.tdk.gov.tr

    toplumsal değerler ve ahlak kuralları demiş büyük sözlüğümüz.

    toplumsal değerler, beğeniye, ahlaka ve inanca dayanır. fakat toplumsal değerin asıl belirleyicisi ahlak ve inançtır ve bu sebeple ahlak kurallarıyla iç içe geçmiştir.

    gelelim ahlak kurallarına iki çeşit ahlak kuralı vardır.

    1-hukuki ahlak kuralları
    2-dini ahlak kuralları

    hukuki ahlak kuralları ile etek boyunun, kızlık zarının, açık giyinmenin bir alakası yoktur.

    hmm demek ki dini bir problem var bu işin içinde diyip namuslu bir insan olabilmek için adab-ı muaşeret (görgü) kurallarına da uymak gerekiyor.

    ---------------------------------------
    adab-ı muaşeret

    islam dini, insanların muaşeretine (birbiriyle görüşüp konuşmalarına, toplum halinde medeniyet üzere yaşamalarına) büyük bir önem vermiştir
    Müslümanların birbirleriyle geçinmelerinde samimiyet, tevazu, sadelik, zorlanmama, karşılıklı yardım, nezaket, saygı, sevgi ve hayırseverlik bir esastır
    islamda halk ile geçinmenin çeşitli yönleri ve dereceleri vardır Bunların bir kısmı şunlardır:

    1) Herkese karşı tatlı dilli, güler yüzlü, açık kalbli olmak Bir müslüman daima güleryüzlü bulunur Hiç bir kimseyi asık bir yüzle karşılamaz Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
    "Şüphe yok ki, Allah yumuşak huylu, açık yüzlü kimseyi sever"

    2) Herkesle güzel şekilde görüşmek, insanlara eziyet vermekten kaçınmak
    Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
    "Müslüman odur ki, dilinden ve elinden müslümanlar selamette bulunur"

    3) insanların eziyetlerine katlanmak, kötülüğe karşı iyilik yapmak
    Bir hadîs-i şerifde buyurulmuştur:
    "Sıddîkların (özü-sözü dosdoğru olanların) derecelerine geçmek istersen, senden ilgiyi kesene bağlan, senden esirgeyene sen ver, sana zulmedeni de bağışla"

    4) Dargınlığa hemen son vermek Müslümanlar arasında bir dargınlık olursa hemen barışırlar, birbirlerinden üç günden ziyade ayrı kalmazlar Müslümanların gönüllerinde düşmanlık ve kin duyguları yaşamaz Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
    "Üç günden ziyade kardeşine dargın kalmak bir müslümana helal olmaz"

    5) Dargınların arasını düzeltmeye çalışmak Bir müslüman, iki din kardeşi arasında her nasılsa bir dargınlık olduğunu görünce aralarını bulmaya ve küskünlüğü gidermeye çalışır Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
    "Sadakanın en faziletlisi, dargınların aralarını bulup düzeltmektir"

    6) insanların kusurlarım araştırmamak ve yaymamak, aksine örtmeye çalışmak Müslümanlar kimsenin kusurlarını araştırmazlar Kimsenin ayıbını ve kusurunu araştırıp ortaya çıkarmaya ve göstermeye çalışmazlar Buna aykırı hareket dinde yasaktır Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
    "Bir kul bir kulun kusurunu örterse, Allahü Teala Hazretleri de onu kıyamette örter (günahlarını açığa vurmaz)"

    7) Dostları arkalarından savunma Bir müslüman gerektiğinde dostlarını, din kardeşlerini arkalarından savunur Onlar hakkındaki yanlış fikirleri düzeltmeye çalışır Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
    "Bir kul kardeşine yardımda bulundukça, kendisine de Allah daima yardım eder"

    8) insanların kalblerini kötü zandan korumak için sakıncalı yerlerden uzak durmak Buna aykırı davranmak birçok kimselerin günaha girmesine sebeb olur, insanlar arasında dedi-koduya ve nefrete yol açar Bir hadis-i şerifde şöyle buyurulmuştur:
    "Töhmet yerlerinden kaçınız"

    9) Değişik halk sınıfları ile makamlarına göre sohbet edip ilişki kurmak Herkese kabiliyet ve durumuna göre hitab etmeli Bir alimden, bir zahidden, bir zenginden beklenen vasıfları, bir cahilden, bir fasıkdan, bir fakirden beklememelidir

    10) Yaşlılara hürmet, çocuklara, düşkünlere merhamet ve şefkat göstermek islamda büyüklere karşı saygı, küçüklere karşı sevgi bir esastır Bu esas, aileler arasında bir kat daha önemlidir Anaya-babaya pek ziyade hürmet etmek bunun bir örneğidir Bunları adları ile çağırmak terbiyeye aykırıdır Bir kadının kocasını adı ile çağırması da edebe aykırı olduğundan mekruhtur Bir hadis-i şerifin anlamı şöyledir: "Bir genç bir yaşlıya sadece yaşından dolayı hürmet etti mi, Allah da ona bir mükafat olmak üzere, ihtiyarlığı zamanında hürmet edecek bir kimseyi muhakkak yaratır"
    Bu mübarek hadis, yaşlılara saygı gösteren gençlerin sevab kazanacaklarını ve çok yaşayacaklarını müjdelemektedir Artık ihtiyarları bir yük kabul eden gençler, bunu biraz düşünmelidirler

    11) Hayırsever olmak, yardım etmek ve arka çıkmak Şöyle ki: Müslümanlar herkes için hayır ister, herkese yardımda bulunmaktan haz duyar Müslümanların din ölçüleri içinde birbirlerine yardım etmesi ve şefaatta bulunması, aralarındaki kardeşliğin bir gereğidir Kendisi için hayırlı görüp istediği bir şeyi, başkaları için de islemeyen kimse, islam muaşeretinin temiz esaslarını gözetmemiş olur Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
    "Sizden biriniz kendi nefsi için sevip istediği bir şeyi kardeşi (veya komşusu) için de sevip istemedikçe, gerçek mü'min olamaz"

    12) Selam vermek Şöyle ki: Müslümanlar arasında selam vermek bir sünnettir, bir dostluk ve hayırseverlik alametidir Selam almak da bir farzdır Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
    "Siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız Size bir şey göstereyim mi ki, onu yaptığınız zaman birbirinizi sevmiş olursunuz: Aranızda selamı yayınız"
    Selam vermenin bazı edebleri vardır Bunlardan bir kısmı: Bir topluluğun yanma girilirken konuşulmadan önce "Esselâmu aleyküm" diye selam verilir
    içinde insan olmayan bir yere girildiği zaman "Esselâmu aleyna ve alâ ibadillahissalihîn" denir
    Gençler yaşlılara, süvariler yayalara, yürüyenler oturanlara, arkadan gelenler önden gidenlere selam verirler Bir topluma verilen selama: "Ve aleykümüsselâm" diye içlerinden birisi karşılık verirse, diğerlerinden selam alma görevi düşmüş olur Fakat o topluluk içinden hiç biri karşılık vermezse, hepsi de günahkar olur
    Bir toplantıdan ayrılırken de selam vermek iyidir
    Kendisine selam verilen kimse, daha güzel bir karşılıkta bulunarak şöyle der: "Ve aleykümüsselâmu ve rahmetullahi ve berekâtüh"
    Bunu söylemek yerine göre pek güzeldir
    Bir kimsenin selamım getirip tebliği edene "Aleyke ve aleyhisselâm" diye karşılık verilir Bir mektubla selam yazılmış olursa, ya dil ile veya yazı ile; "Ve aleykesselâm" denilir
    Selama karşılık veremeyecek durumda olanlara selam vermek mekruhtur Onun için yemek yiyene, Kur'an okuyana, hutbe dinleyene, namaz kılana selam vermemelidir Verilirse, cevablanması mutlaka gerekmez işlediği günahı açıkça söylemekten çekinmeyen kimselere (fasıklara) selam vermek mekruhtur
    Sonuç: Selam verip almak, bir dostluk belirtisidir, sevgi alametidir Fakat selam verirken aşağı doğru bükülmek mekruhtur Öyle ki, bazı alimlere göre, selam verirken rükü haline yakın eğilmek, secde etmek gibidir Yaratıklara saygı için yapılacak bir secde ise imana aykırıdır.
    .
    .
    .
    *
    kaynak: http://www.mumsema.com/mi...i-muaseret-kurallari.html

    hani nerede o takıldığınız etek boyu,
    nerede yazıyor kızlık zarı ile namus ilişkisi,
    kapayın başınızı açık giyinmeyin diye bir cümle var mı?
    yok.

    2. kelime: gerzek.

    -sıfat, argo Geri zekâlı.

    kaynak: http://www.tdk.gov.tr

    namussuz diyebilmek için zeki olmaya ihtiyaç yokmuş.
    6 ...
  38. bütün bebekler ülkücü doğar

    1.
  39. dikkat bu entry siyasi içerikli olmayıp sadece eğlence amaçlıdır. okumadan eksileyenleri birazdan anlatacağım şirin bebeğin gözleriyle baş başa bırakıyorum.

    yeni doğmuş bir bebek, daha bir kaç aylık belki de, nasıl da bakıyor o meraklı gözleri. siz güldüğünüzde o da size gülücükle karşılık veriyor, sizinle oyunlar oynuyor, halının üzerindeki oyuncak arabayı alıyor ve yüzünüze fırlatıyor acısını hiç hissetmediğiniz o oyuncak dodge viper'ı atıyor. şimdi bunun ülkücülükle ne alakası var diyorlar, biz de seyirciye sorduk ve cevabı bulduk.

    4-5 aylık bir bebek neler yapabilir:

    hareket

    başını dik tutar. yüzüstü başını 90 derece kaldırır, ellerini açık tutar, uzanır, ellerini birleştirir.

    sosyal duygusal, ilişki kurma iletişim

    -uzun süreli anlamlı göz teması kurar.
    -heyecanını, huzursuzluğunu yüz ifadesi ile belirtir.
    -karşılıklı iilişki kurmak istediğini bakarak, gülerek, uzanarak gösterir.

    oyun

    -oynandığında sesler çıkarır, uzanır, yakalar, oyuncakları ağzına götürür.

    dil

    - konuşulduğunda dinler, ağza bakar ve aa-uu diye karşılık verir ondan sonra da kahkaha atar.

    bildiğin uluyor abisi.
    2 ...
  40. latin kalçası ile tavuk kalçası arasındaki farklar

    1.
  41. tavuk hormonsuzsa kalçası küçük olur, latin kalçası ise doğal hormondur.
    2 tavuk kalçasını birbirinden ayırmak için dört parmak, iki latin kalçasını ayırmak için ise 20 santim gerekir.
    tavuk kalçası beyaz şaraba benzer rengi açık ve su gibi berraktır, latin kalçası absinth'e benzer içtikçe rüya gibi gelir.
    1 ...
  42. biz matematikçiler iki nokta üstüste

    1.
  43. bir matematik hocasının kendinden övgüyle bahsetmeden önceki pofff diye hava basan girişidir. yanında bir bando takımı eksikti zaten.. neyse şimdi çıkış noktası olan eski bir anımı paylaşmak istiyorum.

    -------------------------------

    bundan belki 4 sene önceydi lise 3'e giden sümüklü bir öğrenciydim o sıralar, boynumda kravat üzerimde o yapışkan polar ceketlerden, önden ikinci sırada oturuyoruz arkadaşım bana yine o eşek şakalarından bir tanesini kakalamakla meşgul. "amınıskim abi ya cidden geriz.." derken hoca girdi sınıfa gayet ciddi beyaz önlüğünü de giymiş. sigara içtiği dudaklarının kül renginden belli hafif toplu matematik hocamız öğretmen masasına usulca oturuverdi. yüzünden hüzünlü olduğu anlaşılıyordu. kalktı ayağa ve bize durduk yere kocasıyla olan problemlerini anlatmaya başladı:

    matematik hocası:n
    ben: modern
    sıra arkadaşım: e
    arkadan bağıran kız: s

    n:ebebebebibibeböbübübü
    e:(pis pis sırıtarak) hocam biraz daha yavaş konuşurmusunuz anlayamıyoruz sizi.
    n:evelfjlkslklşldkldjljfsdherwertfdgsdf
    s:hocam ama yaaaaaa çok ayıp etmiş kocanız haklısınız hojaaaaaaam.
    modern:(e'ye dönerek) olm bu kızlar normalde de böyle mi konuşuyorlar lan içim titredi bak.
    e: olm sen onu bırak da titretiriz biz onları. (bir tutam kahkaha atar)
    modern: ehehehe...he....he....heeeee... mal.
    n: ebieibieibövivüef..evet neyse çocuklar artık derse geçiyoruz açın defterlerinizi.
    .....(hışır hışır hışırt...cart)
    modern: yiğit yavaş olum sayfa yırtarken biraz insan ol yüreğim ağzıma geldi amk.
    yiğido: pardon abi.

    hoca da toplu zaten masadan kalkmasıyla sınıfın titremesi bir oldu. geçti tahtanın karşısına karmakarışık denklemler yazmaya başladı. o soru yazadursun ben de pasaklı defterime denklemi sıkıştırmaya çalışıyorum.
    soruyu yazmayı bitirdi "hadeeee bakalım atış serbest" dedi. bir an göbek atasım geldi, konsantrasyonum bozuldu yeminlen. zaman ilerliyordu tik.. tak.. tik.. tak.. derken soruyu çözdüm ve parmağımı kaldırdım hoca yanıma geldi. sigara kokan nefesiyle şöyle bir yüzümü yıkadı. zevk alıyo bunu yaparken biliyorum lan hakkatten öyle. çözümümü iyice bir inceledi. kafasıyla işareti çaktı ve bağırsaklarım dışarda tahtaya kalktım. biraz da heyecan var tabi. başladım soruyu çözmeye.. ilk parantezi açtım tam devam edeceğim... arkadan bir ses "cık cık cık cık hayır ama bir dakka".

    n: yavrum parantez öyle mi açılır hani çarpı?
    modern: hocam ben böyle açıyorum izin verirseniz...

    alaycı bir gülümsemeyle süzdü beni ve sonra sınıfa dönerek:

    n: biz matematikçiler parantezi çarpıyla açıp artıyla kapatırız.
    modern: hönk!? (ne diyo lan bu karı abey sınıfa da rezil olduk te allam)
    n: neyse yavrum sen devam et bakalım. (zevke geldi içinden ihihi diye gülüyo bak.)
    modern: (ikinci parantezi açtım, devam ediyordum ki tebeşirimden gelen "iyyyyyk" sesi * sınıfta yankılandı.)
    n: aaa yavrum o neydi öyle sen ver bakayım tebeşiri (tek hamlede elimden çekip alarak)
    n: biz matematikçiler tahtada çiziktirirken ses çıkarmayız.
    modern: hocam isterseniz.. ben soruyu çözdükten sonra matematikçileri konuşsak ha ne dersiniz hocam gözünüzü seveyim hadi..
    n: tamam canım çöz artık soruyu iyice uzadı bak. (sen uzatmaları... neyse)

    en nihayetinde soruyu çözdüm ve sınıfa küçük bir gülümseme hediye edip sırama oturdum. tam makara moduna geçtim anlatıyorum:
    modern: abi bu kadın harbi psikopat tahtanın önünde sıçıttır... derken tiz bir ses sınıfın duvarlarında tekrar yankılandı kimden geldiği malum:
    n: biz matematikçiler derste konuşanları pek sevmeyiz.
    modern: (tabi utandık bu sefer baksana yanaklara kızardı) pardon hocam kusuruma bakmayın..
    n: biz matematikçiler küfredenlerden hiç mi hiç hazzetmeyiz.
    modern: (eyvah)
    n: biz matematikçiler tahtaya çıkardığımız öğrenciye saygıda kusur etmeyiz.
    biz matematikçiler soruyu tahtadaki gibi değil kestirme yoldan çözeriz.
    modern: abov kayış koptu.
    biz matematikçiler çarpı yerine...
    biz matematikçiler..
    biz matema..
    biz mat..
    biz..

    kimsiniz lan siz adresinizi verin bana hepinizi teker teker bulucam, konuşacam hepinizle ister notla korkut, dayakla korkut istersen tank çağır okula umrumda değil. Karşıdan gören zannedecek ki bunlar opus dei gibi örgütlenmişler eşe, dosta, öğrenciye bisiklet pompasıyla hava basıyorlar. hocam bir alex değilsin bunu hepimiz biliyoruz. ee nereden geliyor bu kendini beğenmişlik? öbür tarafta hepinizi öklid'e pisagor'a thales'e şikayet edeceğim görürsünüz siz ey örtmenim.
    1 ...
  44. lgs de öğrencilere başarılar dilemek

    1.
  45. zihin bulanıklığı

    1.
  46. sabahtan akşama kadar yoğun bir tempoda çalışmak, insanların ağız kokusu eşliğinde tatmin olmayan egolarına tahammül etmek insanın düşünce sisteminin bir o yandan bir bu yana dalgalanmasını seyretmek ve buna engel olamamak belki de budur bulanıklığın başlıca sebepleri. sebeplerinden öte sonuçları asıl püf noktasıdır.

    -okula gitmek istersin bünye sabah uyanmak istemez.
    -insanlarla konuşmak istersin içten bir ses "ne gereği var?" diye seslenir.
    -yürüyüş yapmak istersin, yine o ses: "aman şimdi hava soğuk hem boşu boşuna kendini yoracaksın".
    -bilgisayar oynarken tuvalete gitmek istersin "dur ya şu bölümü geçtikten sonra gideriz" olur ve her bölüm aynısı tekrarlanır ve bunun acısını mesane çeker. *
    1 ...
  47. bir doğum günü hediyesi olarak sevgilinin kokusu

    1.
  48. sevgilinin doğum gününde gönderdiği hediyeyi kapıyı açıp postacı kılıklı adamdan aldıktan sonra heyecanla yırtıp açıp bir kutu olduğunu görünce şaşırmaktır. kutuyu açtıktan sonra anıları canlandıracak olan dünyanın en güzel kokusu odaya homojen olarak dağılır. hatun bütün parfümü kutunun içine boşalttıktan üstüne sonra bir tuz biraz domates biber patlıcan çorba yapıvermiştir.
    0 ...
  49. bir karışık sandviç bir ayran

    1.
  50. mekik çekmenin göbek eritmeyeceği gerçeği

    1.
  51. mekik çekmenin omuriliğe zarar verdiği gerçeğine göre çok masumdur. Mekik hareketi sadece karın kaslarını güçlendireceğinden kasların üzerinde biriken yağ tabakasına bir etkisi yoktur. Ha göbeğin aşağı sarkmasını engeller o ayrı.
    3 ...
  52. eski sevgilinin şişman olması

    1.
  53. sarılırken iki elin arkada zar zor birleşmesidir. ayrıldıktan sonra "ben bunla mı çıktım lan" diye düşündüğünüz kızdır. aylar geçtikçe hiç zayıflayamamış olmasına sevinilen kızdır. (bkz: tamam sonuncusu biraz ağır oldu)
    0 ...
  54. ipek ip atlama kıçın görünür

    1.
  55. cemaat'in daldan dala hoplaması sonucu yakın bir zamanda liselerden ilkokullara bir çekirge misali zıplaması sonucu ilk okul fişlerinin metamorfoza uğrayacağının bir kanıtıdır.

    Ali ata bakarken at gözlüğü taksın yok efendim, emel eve gelirken erkeklere bakmasın, ışık ılık süt içmesin haramdır.
    9 yaşında kızına sütyen taktıran, başına sıkmabaş bağlayan bir toplum olduğumuz için bu da geçer bu da unutulur, ülke zaten zenginlikten para sıçıyor. Hem ipek ip atlasın sorun değil hemen bir fotoşop atarız abi.
    1 ...
  56. daha fazla entry yükleniyor...
    © 2025 uludağ sözlük