martin edilen
1172 (öncelikli)
ikinci nesil yazar 8 takipçi 82.30 ulupuan
entryleri
oylamalar
medya
takip

    eski insanları küçümsemek

    1.
  1. 'eskiden yaşamış insanları sırf eski çağlarda yaşadıkları için küçümsemek'* çoğumuz üzerinde etkileri derinden hissedilen bir klişedir. bu durumun tam tersi ('eskiden yaşamış insanları sırf eski çağlarda yaşadıkları için büyütmek') de hayatımızın (belki de daha büyük) bir parçası olsa da, üzerinde pek tartışma bulunmayan versiyonu küçümsemek olduğu için bu satırları yazma gereği hissettim. "nedir peki yarrağam eski insanları küçümsemek?" dediğinizi duyar gibi oluyorum. anlatayım:
    efendim bu aslında çok geniş sahalara yayılmış bir düşünce. anamızın-babamızın yahut kendimizin eski bir fotoğrafına baktığımızda geçtiğimiz makaradan tutun, eski filmlerle taşşak geçmeye ve tarihi olayları bugünün bakış açısıyla yorumlayarak "modern medeniyetimizi" yine kendi modernliğimize yakışan şekilde daha da üstün kılmamıza kadar yayabiliriz bunu. üzerinde pek de tartışılmadan kabul edilegelmiş "insan zihninin zaman geçtikçe daha iyi/olgun/güçlü olduğuna dair" psikolojik yanılsama da, gelecekte her şeyin daha net olmasa bile daha iyi olacağına dair toplumsal yanılsama da aynı düşünce üzerinden kurgulanıyor.
    şimdi tüm bu söylediklerim teknolojik gelişmeler vesaire ile üstü örtülecek konular gibi duruyor değil mi? umuyorum entrinin sonuna doğru bu his ortadan kalkacak.
    yaklaşık beş sene öncesine kadar hayatımda izlediğim en eski film stanley kubrick'in 1968 tarihli 2001 filmi idi. ve filmi izlememe yol açan entelektüel baskının yarattığı önüne geçilemez "beklenti duygusu" bir yana, bu filmi asıl beğenme sebebim kesinlikle "ulan o çağda adamlar ne film çekmiş peh peh peh" duygusuydu. çünkü ben doğduğum yıllarda* çekilmiş o kötü dublajlı, soluk renkli filmlere "çok eski" gözüyle bakan birisiydim. 1975'te çekilen bir türk filmindeki yapmacıklık duygusuyla 1972 yapımı godfather'da karşılaşmayışım ve üzerine 68 yapımı bir filmdeki teknik kullanımını beğenişim benim gözümde "eski film" kavramını 1950 ve öncesinde çekilmiş filmler olarak belirlemişti.
    neyse efendim yıllar içinde 60ların ve 70lerin filmlerinin "eskiliği" benim gözümde kırılınca; artık film izlerken "yeni filmmiş lan 1995 yapımı" der hale gelmiştim. lakin yakın bir zamana kadar 50lerin 40ların filmleri hala fi tarihi gibi görünüyordu gözüme.
    derken özel bir film türünün* meraklısı olunca ve bu türün de başyapıtlarının 1940larda verildiğini öğrenince ister istemez "eski film" izlemek zorunda kaldım. ama tek bir filme kadar tüm izlediklerimde içindeki "piuu çok eski lan bu" önyargısını korudum. derken 1944 yapımı double indemnity geldi ve sinemaya da eskiliğe de olan bakışımı değiştiriverdi. o bakış zaten o kadar yavşakça kurulmuş ki bir film izleyince yerle yeksan oldu. artık bu filmde ne vardı da tüm "eskilik" algımı yıkmıştı? neden artık 40lar ve 50liler benim için bugün kadar yeniyken 30lar ve 20ler çok eski geliyordu? bunu yıkmak için fritz lang'ın metropolis'ini tekrar ama farklı bir gözle yeniden mi izlemem lazım? inanın bilmiyorum. zaten bu noktada asıl konudan sapmamak adına sinemayla olan bağımızı kesmem lazım.
    pek çoğumuzda var olduğunu gözlemlediğim bir düşünce var: "abi biz eskiden yaşasak dünyanın amına koyardık."
    bi de şu var mesela: "ulan eski insanlar ne kadar malmış güneşe tapmışlar." hatta süpersonik bir islamcı kalıbıyla "adam o kadar ahmak ki helvadan put yapıp ona tapmış sonra da acıkınca onu yemiş"
    bu düşünce kalıplarının hepsinin altında aynı şey var: eskiyi küçümsemek. (şimdi tabi marty mcfly gibi geriye dönseniz gerçekten de fark yaratırsınız ama bahsettiğimiz olay, "geriye dönsem" değil, "o zaman yaşasayımışım" düşüncesi.)
    tüm bunların içinde en yaygını ise 'o dönemde nasıl olmuş saçma sapan tanrılara inanmışlar' olsa gerek ki görülmeyen nokta o çağda bunlara inanmaktan daha enteresan olanın bunları yaratmak olduğudur. Sanki güneşe tapmayı reddetmeyen eskinin halkı aptaldı da onlara güneşe tapmalarını öğütleyen adam başka çağdan mı gelmişti? Hele hele bu 'eleştiri'nin en büyük savunucularının dinle alakadar kesimler olması nasıl da bindikleri dalı kestiklerinin farkında olmadıklarını anlatır gibi. zira bugün puta tapanı ahmaklıkla suçlayan kendi inancının kurumsallaşmasıyla pagan inançları arasında birkaç yüz yıl bile olmadığını atlıyordur, neyse konumuz din min değil, bıktım din konuşmaktan.
    geldik efendim teknolojinin bizi eski insandan daha akıllı-yetenekli kıldığı yanılsamasına. ama bunu yaparken dikkatli olmak durumundayız zira yazının başında bahsettiğim "eskiyi sırf eski olduğu için övmek" batağına da saplanabiliriz, ki amına koyduğumun postmodern yönelimi bunu daha bir seviyor sanki. yani neymiş eskiyi eski olduğu için üstün görmek de bugün iki aypod dinledik diye kendimizi insanlığın geldiği son nokta olarak görmek de aynı derecede denyo bir hareketmiş.("sana mı sorucaz lan artiz?" diyebilirsiniz, deyin ulan!)
    şimdi şunu sormalıyız: dünyanın en büyük icadı nedir? internet mi? elektrik mi? kondom mu? ya da şöyle sorayım en önemli dönüm noktası ne oldu? tarım devrimi mi sanayi devrimi mi? yoksa sizlere şu satırları yazmamı sağlamaktan başka bi sike yaramayan bilişim devrimi mi? sizce de her yeni devrim daha "devirici" olmaktan uzaklaşmıyor mu?
    2 ...
  2. icli tava

    1.
  3. türkiye genelinde hamsili pilav olarak bilinen mükemmel yemeğin orijinal adıdır. isimlendirmedeki bu fark esasında bir karadenizli ile "türkiyeli"nin bu yemeğe bakış açısını, paradigmasını (öeeh) yansıtmaktadır. hamsili pilavda aslolan pilavdır, üstünde hamsi olan pilavdır. oysa içli tavada aslolan "tava" yani hamsidir, pilav sadece dekorasyondur.
    0 ...
  4. in a lonely place

    1.
  5. 1950'de nicholas ray'in çektiği, 1947 tarihli aynı adlı romandan uyarlanan mükemmel film noir klasiği. humprey bogart'a gloria grahame eşlik ediyor. bogartlı kara film efsaneleri olarak nedense the big sleep ve the maltese falcon gösterilirse de kanımca hak ettiği yeri alamamış çok önemli bir film in a lonely place.
    0 ...
  6. sisman gibi kiz

    1.
  7. ille de france

    1.
  8. workfare

    1.
  9. 1980lerde abd'de uygulamaya konulan, türkçe çevirisini "çalışarak sosyal yardım" şeklinde yapabileceğimiz sistem. reagan dönemi yeni sağ politikalarının bir ürünüdür. temel olarak; sosyal yardıma bağlanan kişinin yardımı alabilmesi için çalışma şartına bağlanmasıdır. tüm yeni sağ politikalar gibi hareket saikleri, "refah devleti'nin insan doğasına aykırılığı--insanları tembelliğe sevk edişi" gibi "liberter görünen" gerekçelere dayanır.
    1 ...
  10. new york stories

    1.
  11. 1989 tarihli enteresan bir film. new york ile özdeşleşmiş üç büyük yönetmenin çektiği üç farklı kısa filmden oluşur. (aslında copolla'nın new yorklan özdeş olduğunu bilmiyordum, demek ki öyleymiş kardeşim yoksa adama neden film çektirsinler)

    martin scorsese - life lessons
    francis ford coppola - life without zoe
    woody allen - oedipus wrecks

    yıllar önce televizyonlarımızda oynayan "eroool" temalı olips reklamında saygı duruşunda bulunulan oedipus wrecks, tipik bir woody allen komedisi olmanın ötesinde, kanımca "nevrotik-yahudi" tipinin zirvesidir.
    life lessons tartışmasız* filmin en başarılı hikayesidir.

    edit:imla
    0 ...
  12. filmlerde alkolun etkisizligi

    1.
  13. efendim, özellikle amerikan filmlerinde/dizilerinde artık kanıksadığımız bir durum var ki gerçek hayatla bağdaşması gayet güç. ilk aklıma gelen örnek olduğu için söylüyorum, frasier dizisini çok severim ve bu frasier puştu da yıllardır her akşam şeri içer. lakin adam bir kez olsun sarhoş olmamıştır.
    bir başka örnek; suç filmlerinde alkol vazgeçilmez bir fallik objedir. lakin gelin görün ki onca viskiyi içen suç dünyası mensupları silah kullanırken zerre teklemezler, asla sarhoş olmazlar.
    kanımca bu "ağızlarıyla içiyor" olmalarından daha farklı bir şekilde açıklanmalıdır.
    2 ...
  14. hacker karizmasi

    1.
  15. amerikan filmi klişelerinden biri olan bu "hacker karizması" sanırsam bir işi iyi bilmekle alakalı. yani gözlerini kırpıştırarak hızlı hızlı klavyenin tuşlarına basan ve yüzünde "iş bilir" bir gülümsemeyle oturan bir hacker ancak karizmatik görünüyor olsa gerek. yoksa benim gibi armut bir ifadeyle teknolojik aletlere yaklaşan ve en basit teknolojik işleme bile 60 yaşındaki amca misali şaşıran, "anaaa nası yaptı la" diyen bir adam hacker olamayacağı gibi hasbel kader olsa bile karizmatik görünmeyecektir.
    bu arada yeri gelmişken, sahiden ben burdan yazıyom onu saniyesinde nası milyonlarca(sözlüğü milyonlar okumasa da ben öyle düşünmek istiyorum) insan okuyor. vay amına koyim yaa.
    2 ...
  16. cevremerkezcilik

    1.
  17. gavurcada ecocentrism olarak geçen bu kavram esasında bir felsefi duruşmuş. ben de ekolojiyle anca sınavdan sınava muhattap olduğum için "muş" diyorum zira 2 saat öncesine kadar pek bi fikrim yoktu.
    neyse değinmek istediğim konu şu: türkçeleştirilmiş kavramın kendisi bile ironik. çevre-merkezci. neymiş efenim? çevreyi merkez kabul ediyormuşuz, insana hizmet ettiği için değil de bizzat kendi içinde var olduğu için çevre değerliymiş. ne güzel! ben de destekliyorum bunu. ama "çevre-merkezci" nedir bilader? hayatımda bu kadar ironik bi kavram daha duymadım. gelin şuna doğamerkezci deyin, türkçe hassasiyetli vatandaşlar kızacak ama ekosantrik deyin. ama çevremerkezci de demeyin. yapmayın etmeyin.
    0 ...
  18. pantolon sayisinin daha az olmasi

    1.
  19. efendim; gayet uyduruk ve gereksiz bir tespitle milyonlarca* sözlük okuyucusunun karşısına çıktığım için üzgünüm. lakin dandik de olsa tespit tespittir deyip aklımdakileri paylaşmak isterim.
    esasında başlık, tam olarak aktarmak istediğim duyguyu ifade etmekte zorlanıyor. yani: "bir kişinin sahip olduğu pantolon sayısının, tişört/gömlek gibi gövdeye giyilen giysilere oranla daha az olması"nı ifade etmek istiyorum.
    yıllardır yaptığım araştırmalar bu sonuca ulaşmamı sağladı.(toplam 4 kişi üzerinde araştırma yapabildim, çevrem geniş değil ne yapayım)
    bu durumun belli başlı sebepleri olabilir elbette. kişilerin günlük hayat içinde gövdelerine geçirdikleri giysilerle daha çok dikkat çekmeleri/çektiklerini düşünmeleri olabilir mesela.
    olayın sosyoekonomik, antrosantrik boyutlarına giricek değilim. herkesin sahip olduğu pantolon adedi, sahip oldukları tişört ve gömlek adedinden kat be kat düşüktür. değilse de canımız sağolsun.
    0 ...
  20. ebru erkal

    1.
  21. huzurlu bir cumartesi akşamı böyle bir bakınız vereceğim aklıma gelmezdi. ben de isterdim şöyle bir adriana lima fotosu linki vereyim de şenleneyim/şenlendireyim. ama madem çağrışım yaptı verelim bakınızımızı(son kelime iyi okunmalıdır).

    (bkz: ibrahim erkal)
    1 ...
  22. grandma s hands

    1.
  23. çok tanıdık bir melodiye sahip bill withers şarkısı. sorun şu ki, bir şarkının adı bu kadar huzur-şefkat aşılasın aynı şarkının melodisi ise insanda "artizlik" uyandırsın. gel de çık işin içinden.
    1 ...
  24. yıkanmış çocuk huzuru

    1.
  25. pek çok umut sarıkaya karikatüründe de konu edilen mevzudur. belirtileri: saç kabarması, yanakların pembeleşmesi, cilt parlaklığıdır.
    1 ...
  26. pantolon bankası

    1.
  27. sadri alışık'ın başrolde arz-ı endam ettiği, aram gülyüz tarafından yönetilen 1965 tarihli film. konusu şalvarbank filminin benzeridir. sadri alışık'ın yaş haddi iki film arasındaki en önemli farktır zira pantolon bankası'nda sadri baba, toy bir delikanlıdır. ajda pekkan'ın tanınmaz hali ise filmin sürprizidir. orjinal adı "pantalon bankası" olarak geçer.
    0 ...
  28. nihat dogan a inanmiyorum ama bir guc var

    1.
  29. deniz gezmis parkasi giyerek travis bickle olmak

    1.
  30. akihito

    1.
  31. mevcut japon imparatorudur. hatta dünya üzerinde hala imparator unvanını taşıyan tek kişidir.
    0 ...
  32. totaliterliğe özlem geni

    1.
  33. esasında genetik bir kod olarak totaliterlik ihtiyacının çoğu insanda bulunduğunu ispatlayamamakla beraber(biyolog muyum lan banane), abartılı bir kullanımla bu ihtiyacın bir genetik kodlama uyarınca gerçekleştiği kanısına da varabiliriz. vardım bile.

    efendim, totaliterlikten kastımız ne? bazı erken modernizm ideolojileri(nazizim, faşizm, leninizm gibi) için bu ifade kullanılmaktadır. bunları da kapsamakla beraber esasen totaliterliğin eski çağlardan bu yana yaşandığından bahsedebiliriz.
    eğer devasa yapıların(tapınak, meydan, stadyum) altında, kitleler halinde buluşmak ve tek yürek olarak bir marş/dua/türkü söylemek totaliter ihtiyaca yöneliktir. modernleşen ve modernleştikçe mistik/idealistik yönleri körelen hayatımızda yeni totaliterlik mecraları yaratmakta ve bu genimizin bizde yarattığı boşluğu böylece doldurmaktayız. ha bunun sonucunda milyonlarca insan ölmeyecekse stadyum totaliterizmine her zaman varım.
    2 ...
  34. fotoğraf çekilirken konum alma yarışı

    1.
  35. toplu bir ortamda, toplu bir fotoğraf çekimi sırasında yaşanan trajikomik durumdur. herkes omuzlarıyla diğerleriyle mücadele ederek öne çıkmaya, grup içinde ne kadar önemli bir konumda olduğunu anlatmaya çalışır. uğraşmayanlar ya arkada kalır ve kafası yarım çıkar ya da grubun en uç noktalarında kalır ve genelde fotoğrafı çeken tarafından kadraja sığdırılmazlar.
    3 ...
  36. pax francorum

    1.
  37. frank barışı anlamına gelen latince ifade. tıpkı pax ottomanica ve pax americana gibi pax romana'dan apartılarak türetilmiştir. charlemagne'ın kutsal roma-cermen imparatorluğu'nun konumu için kullanılır. roma sonrası paramparça olan avrupa'yı toparlamak amacı taşımıştır.
    1 ...
  38. kul sistemi

    1.
  39. genelde gayri müslim kesimlerden toplanan ve özel eğitimle sadakati sağlanan çocukların idare içinde kullanılmasına kul sistemi deniyor. selçuk yalçındağ, "kamu yönetim sisteminin tarihsel evrimi üzerine notlar" kitabında bakın ne diyor: "osmanlılarda kul sistemini iki kaynak beslemektedir; ilki harp esirleri, para ile satın alınan esirler ve tabi olan hanedanların rehin olarak gönderdikleri çocuklardır. ikincisi devşirme yöntemiyle sağlanan çocuklardır."

    peki bilader, biliyoruz bu olay osmanlıya kozmopolitliğini ve hani meşhur "osmanlı varken balkanlar ve ortadoğu süt limandı" anlayışının özeti gibi. ama neden milletin(islam milleti/ümmet) evlatları değil de gavurun evlatları? bu çocuklar ne kadar bir toplumdan uzak olurlarsa, ne kadar birincil cemaat ilişkilerinden uzak olurlarsa o derecede "toplumsuz" olurlar. toplumsuz çocuk(büyüsün artık adam diyelim), toplumsuz adam, devlette görev yapacaktır. neden? çünkü devlet toplum üstüdür. devletin meşruiyeti toplum değildir, devletin kendisidir. işte bu yüzden toplumsuz devlete toplumsuz idareci lazımdır. bu gelenek, devşirmelik kısmı hariç, temel zihniyet olarak bugüne kadar geldi.

    bugün memur mesleği saygın mı? değil. ama askeri bürokrasi hala güçlü. şimdi bizim günahımız ne kardeşim, gözümüz bozuk diye asker olamadık sivil bürokrat adayıyız. günahımız nedir? isyanım var ulan!
    0 ...
  40. ozek

    1.
  41. özek, merkez kelimesinin eş anlamlısıdır. türkçe hassasiyetli psikopat bilim adamları tarafından ısrarla kullanılır. oysa ne gerek var kardeşim, merkez desene şuna.
    1 ...
  42. icindekiler bolumune calisarak ders gecmek

    1.
  43. öncelikle gayet geyik bir mevzu gibi görünse de bizzat yaşadığım tecrübelerle bunun mümkün olduğunu savunuyorum.
    klasik sınavlarda, "bilmemnenin özelliklerini/ilkelerini/faktörlerini sıralayınız" tarzı sorularda inanılmaz işe yarar. umutsuz bir şekilde, "bari şu içindekilere bi göz gezdireyim" derken bir de bakarsınız hiç çalışmadığınız halde o "bilmemnenin maddeleri" aklınıza gelmektedir.
    kesinlikle geyik meyik değil, bu tarz sınavlar için şiddetle tavsiye ediyorum. en azından normal bir çalışmanın yanına ek olarak kesinlikle yapılmalı. ders geçme konusuna değinmedim farkındaysanız zira 1 saat bile çalışılmamış sınavdan 50 almak bile büyük başarıdır.
    2 ...
  44. kutuphaneli masa

    1.
  45. efendim bu "kütüphaneli masa" olarak az önce ismini uydurduğum eşyayı hepiniz biliyorsunuz aslında. 90lı yılların başında "genç odası" furyası ile her eve giren o heyhulalardan bahsediyorum. yine de bilmeyenler için tanımalamaya çalışalım:

    kütüphaneli masa, ahşap ve ayaksız bir masası olan ve üzerinde o masaya çakılı olarak raflar bulunan ev eşyasıdır.(öeeh)

    isminin "kütüphaneli masa" olup olmadığı konusunda emin değilim, dedim ya az önce uydurdum. yani birileri çıkıp da "kardeşim sen kırk yıllık helezoganantal firülülsiyensiyal masayı tarif etmişsin. adını doğru kullan" derse şaşırmam da. gerçi gugılda yaptığım arama sonuçlarında yalnızca bir forumda kullanıldığını gördüm, demek ki aklın yolu bir.(sayıyla da 1) http://www.google.com.tr/...phaneli+masa%22&meta=

    neyse biz kütüphaneli masaya dönelim. bu rezalet eşyalar bir şekilde 90ların başı ve ortası arasında evlere girdi. gerekçesi de "gençlerin kitabı defteri oluyor. kullanımda büyük kolaylık" idi. oysa evlerdeki bu hesap çarşıya uymadı, kütüphaneli masalar gençleri boğmaya başladı. bu noktada yalnızca kendi tecrübelerimi anlatsam insanların gözleri dolar ve bu heyhulayı pazarlayan zihniyete lanet eder.

    ben çocukken, ablama bu masalardan alınıyor. tabi büyük heves büyük merak var bende. neyse efendim gel zaman git zaman bu masa iki sene içinde şahsıma hibe ediliyor. ben de zevkle kuruluyorum masama. lakin öyle böyle değil bilader, ödev yapmak imkansız(ödev vardı dimi eskiden). söylüyorum aile büyüklerine tınlanmıyorum. bir müddet böyle yatakta/yerde bi şekilde idare ettim. ama ortaokula gelip de cüsse büyümeye başlayınca artık işler kontrolünden çıktı. bir gün boyum uzarken(evet benim boyum göstere göstere uzadı) bu kütüphaneli masanın arasına fare gibi kısılıverdim. boynum dönmez oldu. sıkıştım kaldım. yani abartıyorum tabi ama artık bırakın ödev yapmayı, nefes alamaz hale gelmiştim. ve masanın kütüphanesini kırdım. o günü hala hatırlarım çünkü kendimi spartaaakis(bir demet tiyatrodaki vedat, iyice 90lar muhabbeti oldu) gibi hissedebildiğim ilk (ve belki de tek) gündür. işte o tepesi eksik, çivileri çıkmış masanın aynısından dün bir arkadaşımın da evinde gördüm ve bu satırları yazma gereği hissettim. kahrolsun genç odası diyerek gençleri sakat bırakan mobilyacı tahakkümü!
    1 ...
  46. merso yavsagi

    1.
  47. merso yavşağı tanımlaması bizzat nurdan abla tarafından yapılmıştır. bu sebeple hakaret değildir.
    0 ...
  48. sara stone

    1.
  49. doğal ve dolgun göğüsleriyle porno aleminin kraliçelerindendir. "haydi sıvazcı yazar kardeş, yaz hemen arama motoruna" ve "haydi ahlaklı yazar kardeş, 'abazan herif!' diye haykır suratıma ve sen de arama motoruna koş" şeklinde söylemlere sebeptir.
    5 ...
  50. alicia witt

    1.
  51. kızıl saç-beyaz ten ikilisinin en mükemmel uyumu olan amerikalı aktris.
    1 ...
  52. anadoluculuk

    1.
  53. türkiye'de varlığı hissedilen enterasan bir siyasal akım. esasen bu "anadoluculuk" tanımlamasıyla ben şimdiye kadar hiçbir akademik yayında karşılaşmadım. lakin akıma dahil olduklarını iddia edenlerin kendi ağızlarından bu tanımlamaların duyulduğu şahsımca gözlenmiştir. bu sebeple biraz "uydurma" bir tanımlama aslında. bizzat uydurdum az önce.

    nedir anadoluculuk?

    anadoluculuk, milliyetçilik karakteristiğiyle örülmüş 80 sonrasında öne çıkan ve 80 öncesinde de dönemin sol akımlarında bulunduğu "iddia edilen" bir akım. en kaba haliyle "sağcı da değiliz solcu da, vatanımızı seviyoruz biz" şeklinde sloganlaştırılır.

    milliyetçilikle örüldüğünü söyledik lakin anadoluculuk kendisini milliyetçilikle tanımlamaktan kaçınır. zira millet fikri yerine vatan fikrini öne sürer. "biz, lazımızla, kürdümüzle, komşu devletlerle biriz. gül gibi geçiniriz ama emperyalistler bizi rahat bırakmazlar" tarzı bir düşünceye çok sık rastlarız. şidmi şu söylenebilir, "ne yani kötü birşey mi diyor adamlar?" hayır. lakin sürekli bir emperyal korku içinde yaşamak, vatansever paranyoları totaliter ideolojilerin bir yansımasıdır. sürekli işgal edileceği, bölüneceği, elinden herhangi bir özgürlüğünün alınacağı korkularıyla yaşatılan bireyin gözünde devletinin kutsiyeti daha da artacaktır.
    zaten dikkat edersek anadolucuların tüm siyasal, ekonomik, sosyal hezeyanlardan sorumlu tuttukları kesimler arasında asla devleti göremeyiz. "devleti yönetenler, 50 yıllık sağ iktidarlar bu ülkeyi yaşanmaz kılmışlardır" gibi söylemlerden çıkamazlar. yalnızca bunu tekrarlarlar. neden? çünkü devlet kutsaldır. çünkü asker kutsaldır. çünkü bürokratik türkiye cumhuriyeti'nin tek denge unsuru "sağ iktidarlar" ve "plazacı medya"dır.

    sanıyorum anlattıklarımdan hangi büyük türk düşünürünü kastettiğimi anlıyorsunuz. nihat genç, medyada ve akademik çevrelerde kendisine yakın sesler bulamasa da, halk arasında etkisi artıyor. anadoluculuk, gizlenen milliyetçi ve statükocu yanıyla, cumhuriyet jakobenizmini bastırdığı iddiası ile yola çıktı bile.
    2 ...
  54. late for the sky

    ?.
  55. jackson browne tarafından 1974 yılında yayınlanan albüm ve albümün hitlerinden olan şarkının adıdır. taxi driver'ın en güzel yerinde çalar ve yalnızlığı katlar. işte sözleri:

    the words had all been spoken
    and somehow the feeling still wasn't right
    and still we continued on through the night
    tracing our steps from the beginning
    until they vanished into the air
    trying to understand how our lives had led us there

    looking hard into your eyes
    there was nobody i'd ever known
    such an empty surprise to feel so alone

    now for me some words come easy
    but i know that they don't mean that much
    compared with the things that are said when lovers touch
    you never knew what i loved in you
    i don't know what you loved in me
    maybe the picture of somebody you were hoping i might be

    awake again i can't pretend and i know i'm alone
    and close to the end of the feeling we've known

    how long have i been sleeping
    how long have i been drifting alone through the night
    how long have i been dreaming i could make it right
    if i closed my eyes and tried with all my might
    to be the one you need

    awake again i can't pretend and i know i'm alone
    and close to the end of the feeling we've known

    how long have i been sleeping
    how long have i been drifting alone through the night
    how long have i been running for that morning flight
    through the whispered promises and the changing light
    of the bed where we both lie
    late for the sky
    0 ...
  56. daha fazla entry yükleniyor...
    © 2025 uludağ sözlük