seçilmeden önce ve seçildikten sonra diye ayrılması gerekir. en çok geren kısmı seçildikten sonra yapmamış olması gerekip yaptıklarıdır.
kahve ağzıyla konuşmak, ekmeğini çaldığın yahut çaldırdığın adamın cebinden sigarasını da almak, şehidi ve şehit yakınlarını küçümsemek...
belki detay gibi görünen bu hatalar saygı eksikliğinden kaynaklanıyor kanımca. hani derler ya; sevmiyorsan saygı duy, diye. bir devlet yöneticisinin yapmaması gereken en temel şeylerin başını saygısızlık çekiyor ve bizde de bolca mevcut.
kaliteli sözlüğe kalitesiz yazılar yazan yazarlardan daha iyi bir iş yaptığını düşündüğüm yazar.
sonuç olarak herkes pohpohlanma çok okunma derdinde değil. itü de, uludağ da başladıklarında çok az kişinin okuduğu sözlüklerdi ve bu mantığa göre gitse ne yeni üye alabilir ne de okuyucuları artardı.
imkanı olduğu halde, yapmak istiyorum deyip yapmayanın bir dolu olduğu güzel ülkemin klişelerinden biri. zordur tabi zevklerden, rahatlıktan mahrum kalmak. çoğumuz içine girmesek de bize görünen ışıltılı dünyamızı, düzenimizi bırakmak zor gelir. at binerek, hamaklarda sallanarak, villa tipli bir evde uşaklar eşliğinde yaşanan köy hayatı ne kadar giriyor bu hayal dahiline bilemem. ama ortada bir gerçek var ki refahı bol olan köyler, türkiye'nin geneline oranladığımız zaman üst dilim in aslan payına denk geldiği gibi bizim hayallerimizi alamayacak kadar az. köy adını verdiği lüks yaşamında gözlerini kapayınca değişmiyor bu gerçek, fakiriz efendi denilse de.
yerleşme amacıyla olmasa da dört yıldır kendi kültürümden uzak ücra bir köyde yaşıyorum, şehre döneceğim zaman tepelerde otlayan masum hayvanları, başıboş gezen tavukları, salına salına giden ördekleri, geceleri ışığı kapadığımda kapkaranlık olan odamı, sessizlik istediğimde mutlağına sahip olduğum ortamı özleyeceğimi biliyorum.
zorlukları güzel yönlerini çürütecek kadar çok maalesef. sessizlik diyorsun ama yıllar geçtikçe o sessizlik senin beyninin içinden yükselen çığlıklarla bozuluyor. tabi bunda en büyük etken yol arkadaşın, yoldaşın. işte buna sahip değilsen, o belkide hiç yaşamadan özlemini duyduğun köy hayatı anlamını yitiriyor.
köyünü seven onca insan olmasına rağmen gördüğüm şu ki; kafalardaki çoğu zaman her şeyi bırakıp şehre göç etmek. demek ki kim neye sahip değilse, biraz da onu istiyor tercihlerinde..
hayatımıza giren her insanın bir anlamı vardır elbet. yaşa, yaşanmışlığa bakar biraz da bu durum. ama geriye dönüp baktığımda kendimden soğuduğum günlerde yaşanmış basit bir tecrübeye -anı- değer yükleyecek kadar gereksiz görmüyorum kendimi. o insan benim, belki biraz erken yaşanmış, belki kaderde o yoldan geçmeden bugünlere gelmemek varmış..
gönül ister ki ilk olan son da olsun, ama sonların bile unutulduğu hayatta ilkler de unutulur.
aklıma hotel rwanda dan bir repliği düşüren arada bir çoğumuzun kullandığı gamsız cümle:
-böyle bir canavarlığa tanıklık edip de nasıl müdahele etmezler?
-bence insanlar bu görüntüleri gördüklerinde "ah tanrım, ne korkunç" diyecekler ve yemeklerini yemeye devam edecekler.
hayat; "bir daha mı geleceğiz dünyaya" diyelim, gülelim, eğlenelim diye olabilseydi şayet belki mümkündü moral bozmamak.
merkeze bağlı yolunun 6 ay kapalı olmasıyla tanınan ilçe. van merkeze gidebilmek için u çizmek zorunda kalır güzergah. bitlis'in hizan, tatvan, reşadiye ilçelerinden geçerek van'ın zorlu kuskunkıran geçidinden,edremit ve gevaş'ından sonra ancak ulaşılır merkeze. 5-6 saat sürer ve malesef bu yolun kapalı olması yıllarca coğrafi koşullara bağlanmıştır. ama bu sene* bu çile sona ermiştir.
yazık,ayıp... 12 ay kar altında kalıp ulaşımını aksatmayan ülkeleri yok saymamızı istemeleri bizden. belediye paralarını aşırıp kendi menfaatleri doğrultusunda bonkörce kullanmaktan çekinmeyen ve çoğu zaman kendi memleketinde değil de doğuyu beğenmeyip yurdun başka yerlerinde fink atan, kar makinası olarak kepçe kullanan belediyelerin pek değerli aşiret başkanlarına selam ederim.
687bin öğretmenin bazı bilgilerinin ilsis sisteminden çalınması rapidshare ile paylaşıma sunulması olayıdır. o kadar ilkel bir yönetime sahibiz ki; olay kasım ayında olmasına rağmen üstü kapatılıyor ve bugünlerde memurlar.net e gelen bir mail sonucu ortaya çıkıyor. ulaşan bilgide öğrenci ve velilerin de özlük bilgilerinin bunu sızdıranların elinde olduğu söyleniyor. ki özlük bilgisi dediğimiz tc kimlik no.sundan çok daha ötesi. personel tarafından satıldığı iddiası da var, inanmamam için de hiçbir sebep yok.
kasım ayında durumdan haberdar olan meb güvenlik duvarı şifrelerini yeniliyor olayı kapatıyor, bu sistemden sorumlu olan eğitim teknolojileri genel müdürlüğü bilişim hizmetleri daire başkanlığı personelleri hakkında herhangi bir soruşturma başlatılmıyor. ve meb sanki olayı yeni öğrenmiş gibi "600 bin öğretmenin bilgileri çalındı" haberi ile ilgili olarak inceleme başlatıyor. "detaylı inceleme yapılacak ve sonucu kamuoyuyla paylaşılacak" diyor lüzumsuz meb yetkilileri. sonra baskılar sonucu açıklama göndererek olayın kasım ayında olduğunu güvenlik şifrelerinin yenilendiğini açıklıyor. yani olay ortaya çıkmasa sorumlu aranmayacak. fakat pişkinlik burada bitmiyor elbet. "hani arkadaştık ufak şeyleri dert etmeyelim" havasında mantık dışı açıklamalar.
mebin açıklamasından zeka pırıltılarına sahip bir cümle:
"kamuoyuna yansıyan haberlerde adı geçen paylaşım sitesindeki bilgiler kişisel bilgiler değildir. bu bilgiler gerek eğitim sendikaları gerekse tüik, sgk gibi kurumlarla resmi yazışmalar çerçevesinde paylaşılan bilgilerdir."
(bkz: resmi yazışmalar çerçevesinde) tüik, sgk ve sendikaları hırsızla bir tutmak. şimdi bu hackerlar sana resmi yazıyla başvursa onlara da verecek miydin o halde?
bir insanın sicil numarası, tc kimlik numarası, adres telefon numarası içeren iletişim bilgileri, okul bilgisi, hizmet puanı kişisel bilgi değilse, acaba ben neden bir öğretmen olarak bu bilgilerin bulunduğu ilsis sayfasına sadece kullanıcı adım ve şifremle girip görebiliyorum? o zaman kaldır şifreyi koçum, sen de yorulma ben de...
ümit yaşar oğuzcan'ın büyük oğlu vedat'ın 1973te yaptığı, bir baba için yürek parçalayan, istanbul'un çehresine bunca yakışan galata'yı her gördüğünde nefretle anmasına sebep olmuş eylemdir.
6 haziran 1973
pırıl pırıl bir yaz günüydü
aydınlıktı, güzeldi dünya
bir adam düştü o gün galata kulesi'nden
kendini bir anda bıraktı boşluğa
ömrünün baharında
bütün umutlarıyla birlikte
paramparça oldu
bir adam benim oğlumdu...
gencecikti vedat
ışıl ışıldı gözleri
içi
bütün insanlar için sevgiyle doluydu
çıktı apansız o dönülmez yolculuğa
kendini bir anda bıraktı boşluğa
söndü güneş, karardı yeryüzü bütün
zaman durdu
bir adam düştü galata kulesi'nden
bu adam benim oğlumdu
"açarken ufkunda güller alevden"
çıktı, her günkü gibi gülerek evden
kimseye belli etmedi içindeki yangını
yürüdü, kendinden emin
sonsuzluğa doğru
galata kulesi'nde bekliyordu ecel
bir fincan kahve, bir kadeh konyak
ölüm yolcusunun son arzusu buydu
bir adam düştü galata kulesi'nden
bu adam benim oğlumdu
küçüktü bir zaman
kucağıma alır ninniler söylerdim ona
"uyu oğlum, uyu oğlum, ninni"
bir daha uyanmamak üzere uyudu vedat
6 haziran 1973
galata kulesi'nden bir adam attı kendini
bu nankör insanlara
bu kalleş dünyaya inat
şimdi yine bir ninni söylüyorum ona
"uyan oğlum, uyan oğlum, uyan vedat"...
ne hızlı değişiyoruz acılarımızla. oysa o ağustos akşamı uğurlarken seni son kez baktığımda ardından, bugün şu halde olabileceğimizi geçiremezdim aklımdan.
can dostum, güven olgusunu benliğime bir ömür yetecek kadar kazıyan dosttan ötem... affet senle şafak sayamayan bu kör yüreği. bil ki kızsam da, yok desem de ben de üşüdüm sen üşürken, benim de zoruma gitti 3-5 nöbetleri. şimdi dönmek zamanı üsküdar hala aynı, yürüyelim seninle istanbulda...
bir elimizde umut
bir elimizde sevda
yürüyelim seninle istanbul'da
musiki kesilsin, tükensin yazı
çaresiz kalınca mızrap ve şiir
ozan bir kenara bıraksın sazı
ressam fırçasına neden mi kızgın
tuvalde çizgiler, renkler kırmızı
kırmızıyı sevdiğini bilince
çekilir mi artık güllerin nazı
--------
hasret, yanlızlığı çoğaltan deniz
ayrılık acıyla süzülür kandan
nefesin fermandır Topkapı Sarayı'nda
dönüşünü bekliyor rıhtımda şehzadeler
öylesine yorgun, mahzun ve candan
--------
istanbul bir yanımda, sen bir yanımda
uykusundan uyanınca fırtına
dalgalar türkümüze aşina olur
yüzümüze bakınca deniz fenerleri
sahibini arayan gemilerin
çığlığıyla vurulur
---------
sana giden yolların kavşağında
bir adam direniyor izini bulmak için
siliyor tanyerine akan alın terini
ufkunda sapsarı umudun rengi
`mavi yitik, beyaz kızgın ve siyah
arıyor sessizce kaybolan günlerini `
--------
biz gitsek de, istanbul'da yine de
yıllar yılı gezinmeli bu sızı
benden bir yaralı şiir kalmalı
senden bir tebessüm, bir de kırmızı.
sadece hatunlarda değil karşısındaki kişiden emin olan her iki tarafta da vardır bu istek. teklifle başlamayan ilişkilerde yaşanır genelde ya da arkadaşlıktan aşka dönüşenlerde.
ilişkimize bir isim koyalım a cevap olarak er kişinin, koyalım canım ilişkimizin adı muhittin olsun dediğini de bizzat gördüm. kahrol şakacı.
türk filmlerinde özellikle tecavüz ve cinayet sahnelerinden önce çalınır. şimdi olmasa da küçükken az sığınmadım annemin kolunun altına bu müzik yüzünden. john carpenter 1978 - halloween (laurie's theme). bazı yabancı gerilim filmlerinin de müziğidir ama bizdeki versiyon biraz eski sadece.
çocuklarla haşır neşirsen mecbur olduğun durum. bebeler ismaile aşık. her tenefüste ikişer üçer toplanıp ismail yk şarkıları söylenir. yasakladım ismail yk yı, başa çıkamadım olmadı. türkçeyi zor konuşan 4 yaşındaki çocuk kanka aslı nadidenin şiirini su gibi vurgulara dikkat ederek okudu. bir yandan barış manço, erkin koray şarkılarını çocuklara sevdirmeye çalışırken asimile olan beynimden emirle oldun muuu oldun muuu sen hiç aşık olduun mu dökülüveriyor bazen dudaklarımdan. olsun buna da şükür diyorum, daha kötüsüne alışmadım. alah beni cankan şarkılarından korusun..
izlenmesi zaman kaybı olacak ucube, adam gibi kurgusu olmayan, sadece vahşet görüntüleriyle iş yapmayı amaçlamış bir film. film herbiri birbirinden psikopat nazi ailesini konu almış olsa da ne sosyal msj kaygısı ne sanatsal film çabası, zerre nasibini almamış.
--spoiler--
başroldeki kız filmin sonunda aileye kafa tutmuş arkadaşlarının intikamını almış, kimini elektrikli testerede, kiminiyse kemiğine kadar boğazını ısırıp öldürmüştür.
--spoiler--
hem küçüklüğü hem de şeritindeki çiçek, vazo, iç içe geçmiş neşeli şekiller, sol anahtarı vb. şekiller yüzünden dönen geyiktir.
hele o çocukluk günlerinde koleksiyonunu yaptığım oyuncak paralara benzeyen 5 lirayı kimseye vermeye kıyamam. hala eski paralar dolaşıyor piyasada çok fırsat bulamadım ben bu geyiğe, en erken şubat sonu biter diyip bahisleri kapatıyorum.
son zamanlarda vizyon değişikliğine giden angara pavyonlarında sakin sakin hoptek oynayan kızların eteklerinin boylarına, verdikleri frikilere göre puanların değişeceği yarışma olacaktır.
gavat camiasına sahip çıkılarak genç manitalarla gelmiş 60lık herifler de seyirci olarak yarışmaya alınmalı diyorum.
"yenilenebilir enerji konusunda kalorisi çok yüksek bir kaynağımız var, o da fındık. kalori hesabı yaparsanız bir gramında 646 kalori var. doğalgazı, kömürü yiyemezsiniz ama bu kaynağımız aynı zamanda bize üstünlük sağlayan bir kaynağımız. yenilenebilir enerji konusunda da eğer bunu yaygın bir şekilde kullanabilirsek, bir kere üşüme derdimiz olmayacak.
ikincisi bunun dışında başka avantajları olduğunu sizler de benim kadar biliyorsunuz. ama en azından mineralleri, vitaminleriyle yepyeni bir enerji kaynağını da gündeme getirmeyi diliyorum. bu da bizim yine yüzde 70 potansiyelimizin olduğu bir kaynak. o bakımdan yiyemediğimiz doğalgazın, kömürün yerine böyle bir kaynağın da farkındalığına dikkat çekmek istiyorum."
sayesinde farkındalığımın tavan yaptığı bakanın bilge açıklaması. ya her şeyi geçtim ikinci paragrafın başındaki aganigi iması ne o öyle yahu.
yepyeni bir enerji kaynağını bize tanıtan fındığın mucidi hilmi güler; doğalgaz, kömür buldu mu bulmadı mı bakmadan ülkemin elektriğini bazı doğu illerine beleş dağıtan, hiçbir cezai yaptırımı uygulamayan, valinin memurun elini kolunu bağlayarak, uygulayan tedaş görevlilerine bakanlıktan baskı yapan bir insan olarak hiç şaşırtmadı beni.
halk radyasyonlu fındığa da razı artık, hükümetcek bi atılım yapıp dağıtın da yiyelim madem.
anne-baba misyonu üstlenerek "sana güveniyorum ama çevreye güvenmiyorum" dediği,
kendi doğrularını sürekli üzerinizde uygulamaya çalışarak, sizin doğrularınızı hiçe saydığı andır.
kadir inanırın anadol la dövüldüğü bir sahne var ki akıllara zarar. filmin adını hatırlamıyorum ama saydım araba çarptıktan sonra 6 kez ayağa kalkıyor ve kaçmak yerine o da arabayla savaşmaya çalışıyor 7. çarpmada sonunda adam da vazgeçince kadir abimiz yere düşüyor çenesinde birazcık kan, sadece bayılıyor.
es deli rüzgar filmi. emrah ve kerane düşkünü arkadaşı (eleman diğer bir emrah filminde de aynı misyonu üstlenmiş) hapisten çıkarlar. minibüsten inip yolları ayrılırken;
emrah::::: ne yapmayı düşünüyorsun?
keraneci : eski mahallemde dolaşıcam. kıyakçı birini bulurum elbet. sonra napıcam biliyo musun ? emrah::::: söylemedin ki nerden biliyim
keraneci:: keraneye gidiceeem. emrah::::: ooohhh
keraneci:: en şişman en etli karıyı seçicem (bunu derken ellerini yumruk yapıp omuz hizasında tutuyor dişlerini sıkarak) böyle her tarafında tamam mı. ete doyucaam eteee..
aynı filmde emrah ve arkadaşları uyuşturucu piyasasında mafyanın işini bozarlar. mafya bunları kıstırır, kaçış esnasında emrahın ibne olan arkadaşı tam emrah vurulacakken kendini siper eder ve kurşunu yer. çocuk yere yığılırken emrah "mahmut niye yaptın bunu" diyerek sarılır arkadaşına. son nefeste şöyle der eleman: "bırak be emrah bi kerecik de erkek olayım"
hadi kerhane muhabbeti döneme uygun ama 88de çekilmiş bir filmde gay muhabbeti dönmesi ve aman siz olmayınız gizli sosyal mesajı verilmesi tuhaf gerçekten.
hayvanin diri diri derisini yuzen orospu cocuklari başlığında islamın şartlarından birine karşı duyduğu kini belirterek bana ve kurban kesen müslümanlara orospu çocuğu diyebilmiş bir insandır. o başlığı bile dine saldırı amacıyla kullanmanın fesatlıktan başka bir açıklaması olamaz.
belki silinir diye başlığa yazılanı aşağıya yazıyorum :
kurban bayraminda benzer goruntulerle sokaklari kan golune ceviren kisilerden tek farklari konustuklari dildir. bunun disinda ayni sifatlari gururla tasimaktadirlar.
bugüne kadar inancıma küfredilmedikçe ne kimsenin yaşayışına, ne de inanıp inanmamasına karıştım. ki bu övünülecek bir şey değil olması gerekendir. diri diri deri yüzen kişi hangi dine mensup olursa olsun belayı haketmektedir bana göre. kurban bayramının amacıyla, süs uğruna deri yüzen insanların amacını bir tutmak ancak bir beyinsizlik alametidir. yöntem olarak dersen, kurbanın önce deri yüzerek kesilmediğini revolter00 ın dışında herkes biliyor sanırım.
not: islamın şartları derken ibadeti kastettim bu ufak ayrıntı çok da önemli değil sonuçta kurban kesmek islam inancında yer alan ve o entry de kastedilendir.
yazan kişiyi tanımıyorum taraflı olmam yanlış okumam mümkün değil nerden bakarsan bak aynı kapıya çıkar.
kurban kesim yerleri 5-10 yıldır tahsis edilmiştir halka, evinde kesecek değil adam ıssız yer bulamıyorsa. işkenceyle yapılan bir kesim gördüğümde ise bunu ben de normal bir insan gibi rezil bulurum. fakat "benzer görüntüler" kurban kesimlerinde yaşanmamaktadır hayvan kesilip öldükten sonra kanı akması da doğaldır. hem entry de kastedilen kan akmasıdır. başlıkta değinilen o hassas konuyu bu yöne çekmek fesatlık ve vicdansızlıktan başka türlü yorumlanamaz. dünya yansın bana mı, derdim dine küfretmek tarzı çıkışlar bir çok başlıkta var bu da onlardan biridir. dikkatli okuyunca da fikrim değişmedi, o videoyu izletip kurban bayramıyla bağdaştırabilen varsa hem kör hem gerizekalıdır.
yıllar önce taksim-kadıköy otobüsünde tanıştığım kızdır. belki saatin geç olmasından belki kafası iyiydi bilemiyorum durup dururken bir muhabbet başladı aramızda. güzel çirkin diye ayırmak yakışmaz aslında ama soluk benizli, kahverengi gözlü, çökük yanaklı, okka burunlu, ölgün bakışlı bu kız arkadaş biraz ailesinden, sevgilisinden bahsettikten sonra konunun çok ilgimi çekmediğini fark edince bir hamlede cüzdanını çıkartıp zümrüt fotolarını koydu önüme. soru geldi arkasından. "nasıl ama?" yorum yapamadım tekrar bakmak istedim kızın yüzüne oha demek için ama utandım. resimde fındık burunlu, yeşil gözlü, mükemmel bir tene sahip, delici bakışlı bir afeti devran vardı. içim sen değilsin bu derken, çok güzel çıkmışsın dedim ne diyim. istemiyorum desem de zorla verdi 3 farklı resmini, ne olur ne olmaz fazla üstüne varmıyım diyerek aldım çantama koydum ben de o resimleri. ne adı var aklımda, ne rehberimde numarası zümrüt güzelinin.
maalesef 80li yılların sonu, 90lı yılların başında moda olan renk. kadife kazakla birlikte kabusumdur. tek normal durduğu kıyafet kıyafet deri ceket ve çizmedir.
hiçbir mantığa sığmayan tek taraflı hassasiyettir. tabi ki bu hassasiyet durduk yere oluşmamıştır haklı sebepleri de vardır. ama bu genellemeler zarardan başka kapıya çıkamıyor malesef.
aynı konu üzerinde aynı cümleyi kuran iki insan türk-kürt ayrımından dolayı yıllardır birbirini yanlış anlamaya meyilli ve isteklidir. örnek verecek olursam çalıştığım şehir ulaşım, iklim, alt yapı, iş imkanları, eğitim gibi şehri yaşanabilir yapan çoğu özellikten yoksun. bu konuyla ilgili bir muhabbet açıldığında yerlisi olan bir arkadaş rahatlıkla "burada yaşanmaz, rezil bir yer, kar aylarca kalkmaz, işler torpille döner, adam gibi yolu bile yok... vs" diye yardıra yardıra devam ettirirken muhabbeti ben ağzımı açıp şehre olumsuz yorumlar yapmaya başladığımda aniden kürtleri kabul etmeyen faşist bir ayrımcıya dönüşürüm o arkadaşların gözünde.
kendi tarafımdan baktığım örneğe devam edecek olursak; beni okula bırakan arabanın sahibi sevdiğim bir abimdir. bazen çalıştığım köyden çıkarken ahbaplarını görür ve arabasına almak zorunda kalır, çamurlu ayaklarıyla kıyafetlerinin kokusuyla arabasını kirletti diye de iki gün lafını yapar adamın arkasından en ağır kelimelerle. bütün köylünün pis olmasından kötü kokmasından yakınır durur. kendi de komşu köydendir aynı zamanda. ama yılların tecrübesiyle anladım ki ben bu tarz bir konuda denk gelir de buralı biri hakkında bundan daha hafif bir yorum bile yapacak olsam -ki yapmam insanlığa yakıştırmadığımdan- yine ben faşist, ırkçı, züppe türk kızı olurum. buna, kendi üzerimden olmasa da, aynı kişilerin bana başka ayrımcılıklardan dert yanlamarında şahit oldum.
diğer taraftan bir örnek verecek olursam o da sözlükte ve üniversite hayatımda bolca rastladığım bir durumdur. muhabbet esnasında kürt-türk olup olmadığı göz önünde bulundurulmadığında gayet normal giden konuşmanın seyri ülke meselelerine kaydıkça yavaş yavaş değişir. hatta ülke meselesine kaymasına gerek yok içinde ülkeyi hatırlatan bir şey olması bile yeterlidir.
okulundan yakınırsın, parasızlıktan yakınırsın, işsizlikten yakınırsın, otobüsün geç gelmesinden yakınırsın, yol çalışmasından... böyle devam eder, istersen yakınacak onlarca şey bulursun. sokak çocukları, çocuğunu tedavi ettiremeyen anne, evsiz insanlar, ağzına kadar dolan aşevleri, eve çikolatasız ekmeksiz giden baba, ayakkabısı harap işçi, sırtında küfesi beli bükük dede... acıtır içini bunlar. bunca insani duyguyla boğulurken kendi hüznünde, isyan patlar içinde düzene karşı. belki düzen dersin, belki hükümete sayar söversin ikisininde anlamsızlığını bilerek, yaşanmaz bu ülkede lanet olsun dersin canın kadar sevsen de ülkeni...
işte tam bu noktada o gereksiz hassasiyet devreye girer ve belki senle aynı duygularla, aynı cümleleri kurduğu için aniden bölücüye pkk sempatizanına dönüşür kürt arkadaşın. "zaten ne kadar isteseler de değişemezler bu bölücüler, içlerinde vatan düşmanlığı var hepsinin" der bir yazar sonra.
geçenlerde ülkesini sevdiğini ifade eden bir arkadaş yine toplumsal bir sorundan ötürü yazıklar olsun çekmişti tüm ülke çalışanlarına, düzenimize.. belli ki çok üzülmüş, ardından sinirlenmişti. konuyu hatırlamıyorum ama hak verilmeyecek gibi değildi. aynı şekilde sözlükte kürt olduğunu ifşa etmiş bir arkadaş samimi duygularla dile getirseydi aynı konuyu ve isyan etseydi o şekilde içinde tutamayıp, eminim çoğu kesim tarafından bölücüye çıkardı adı. altına ayar yarışına giren on tane bkz döşenirdi başlığın.
anlatmaya çalıştığım bu konuda, kesinlikle genelleme yapmadım. biliyorum ki burdaki bir çok arkadaşım olaya sadece kendi tarafından bakacak kadar sığ değil. ama belli olmuyor o hassasiyetin ölçüsü. bazen bir şehidimizin yetim kalan çocuğunun ağlayan görüntüsü geliyor gözümüzün önüne, annesinin feryadı çınlıyor kulaklarda. o an, sağduyu yok olunca yani her yere çekilebiliyor işte konuşmalar, fikirler. yine de madem başlık ayırmış türk kürt diye; gereksiz yanlış anlamalara gitmeden bir daha düşünelim olaya her iki taraftan bakıp.
iki taraf yapanlar, bu zemini oluşturanlar utansın.
kıyısında köşesinde değil şehrin tam ortasında mecburiyet caddesindedir. sadece kanalizasyon görevi görmez çöpler de bu dereye atılır çoğu ev halkı tarafından.
gereksizliği saygı duruşunun anlamsızlığındandır. böyle konularda saygı duruşunun hiçbir getirisi yoktur, önemli olan savaşın olumsuzluklarını anlatabilmektir.
yoksa "küçücük çocuk" da dense çocuklar olanı biteni tvlerden, internetten fazlasıyla takip ediyor. takip etmese bile görmemesi mümkün değil bu kadar gündemdeyken. ve küçücük yürekler bunu nasıl yorumlayacaklarını bilmiyorlar.
abd nin ırak ve afganistan işgallerinde şahit oldum buna. öğrencilerim hayallerini yazarken birkaç tanesi "büyüyünce bütün amerikalıları öldürmek isterdim", "bir gün çok cesur olup amerikalılara bombalar yağdırmak istiyorum" "onların kafalarını kesmek istiyorum" gibi cümleler eklemişler yazılarına. kanım dondu nefreti görünce, ve bu ufacık hayal dünyalarında yaşayan her yöne meyilli çocuklar gördüklerini, izlediklerini en uç noktalarda yorumlayabiliyorlar. onun içindir ki eğitim hayatında da bu konuya yer vermek şart, ama bu kesinlikle saygı duruşuyla olmamalı gövde gösterisinden öteye gitmez böylesi.
geçen hafta sınıfımda konu açıldığında ailelerinin özellikle ninelerinin dedelerinin izledikçe ağladıklarından, izlemeye korktuklarından bahsettiler ve konu açılınca hepsi bir ağızdan konuşmaya başladı birikmiş demekki içlerinde. lanetledik savaşı kendimizce, elimizden ne gelir diye düşündük ve ortak fikirle bir karara vardık.
bir metre kar var burada kuşlar sığınacak yer ve yiyecek bulamıyor. aynı şekilde köyümüzün kedileri de birer birer ölüyor. -25lere varan soğuklarda bunca yoksullukla ne gelir elimizden dedik. ve belki alakasız gelecek size ama kuşları kedileri önce bir kereye mahsus, sonra ara ara beslemeye karar verdik. ve ortak bir dua bulduk kendimize :
" allah ım, şu küçücük yuvasız kuşları sevgimizi vererek doyurduk, belki ölümden kurtardık. bize bu merhameti veren sensin. ne olur sen de savaştaki arkadaşlarımızı koru, doyur ve gözet. bu hayrımızı onlar adına kabul et. savaşlar olmasın çocuklar ölmesin" amin...
hükümet politikasının özetidir. kaçak elektriğin gerçekten yaptırımı yok, ceza verilmiyor doğuda. sadece dışardan ilgilenenlere sus payı olsun diye her şehirde yılda bir iki cezayla geçiştiriliyor. aynı şuçu istanbulda yap bakalım yakalandın mı neler oluyor. akp ye has bir sus payı değil bu. gelmiş geçmiş tüm hükümetler bu konuyu deşip, tepki çekmek oy kaybetmek istemiyor.
arada görüyorum tedaş elemanlarını kapı kapı gezip fatura kesiyorlar köyde. tahmin edersin ki komik rakamlar. nasıl olduysa denk geldik aynı ortamda konuşuyoruz. konu elbette kaçak elektriğin cezasız kalmasına geldi, kaçak elektrik kullanan komşumun evinde. işçi eleman hemen yaranmak için "kardeş insanlar fakir nası ödesinler" muhabbetine girdi. geçelim dedim o kısmı. anlattı diğeri, birkaç defa denemiş "düşünün ki bakanlıktan uyarı alıyoruz ceza uygulamaya çalışırsak" dedi. ne denir ki bu sözün sonunda. en üst kurum buna göz yuman, memuru valisi ne yapsın ?