2 Aralık'ta ilk vize sınavıma girdiğim bölüm.
Kendimi uzun süredir felsefi okumalara verdiğimden dolayı bilgiliyi organize biçimde almak (!) adına bu yıl auzef felsefeye kaydoldum.
Buradan örgün eğitimde felsefe okuyan arkadaşlara sormak istiyorum; Felsefenin Temel Kavramları başlıklı bir ders alıyorlar mı? Alıyorlarsa bu dersin içeriği nedir?
Zira adı geçen bu dersi felsefeye başlarken işime yarayacak felsefi terminolojinin bana sağlanması olarak düşündüm her aklı başında insan gibi. Ama o da ne. Her haftanın materyalleri Gazali'den, Kindi'den ibn-i bilmem kimden yapılan alıntılarla geçiştiriliyor. Haftanın konusu felsefeye yapılan eleştiriler iken değerli hocamız ya da artık konu anlatımlarını kim giriyorsa, Gazali'nin bilmem hangi kitabındaki felsefeye yöneltilen eleştirileri kopyala yapıştır yöntemiyle önünüze sunuyor. ibn-i Rüşd'ü, Farabi'yi imansızlıkla suçlayan bu adamın yazdıklarının "felsefeye yapılan eleştiriler" başlığını olduğu gibi işgal etmesi oldukça ilginç. Bu durum yukarıda bahsi geçen dersin tüm konuları için aynı. ilahiyet fakültelerinden felsefenin kaldırıldığı yetmezmiş gibi felsefeyi de kıçıkırık bir teolojiye yem etmek şahsımca pek doğru bir yaklaşım değil.
Sınava girdim demiştim ya, o apayrı bir konu. Yazım hataları; tekrarlanan, az çok aynı anlamı ifade eden ama ne hikmetse yalnızca biri doğru kabul edilecek şıklar, felsefe bilgisinden çok arapça vocabulary öğrenmenizi gerektiren sorular (evet, aynı ders) vs...
Unutmadan ders anlatımlarından da bahsedeyim. Ben yalnızca online yazılı materyalleri tercih ediyorum. Videolardan uzak duruyorum. Çünkü ya yazılı materyallerle paralellik göstermiyorlar ya da yazılı materyalleri sizin yerinize okuyup geçiyorlar. Ünite soruları evlere şenlik. Her hafta soruların düzeltildiğine dair bir duyuru geliyor pencerenize. Ki halen de tam olarak düzeltildiğine inanmıyorum. Bu da ünite sorularına kuşkuyla yaklaşmama neden olduğundan öğrenmeyi epey güçleştiriyor.
Birkaç aylık tecrübem böyle. 23 Aralık'ta da finaller varmış. Şu an finallere girmemeyi bile düşünüyorum yukarıda saydığım sebeplerden dolayı.
edit: finallere girdim. Şaşırtmadılar. Dersle ilintisi olmayan konulardan soru sormak konusunda çığır açtılar. Zira klasik mantık dersinin üç sorusu bir sene sonraki modern mantık dersinin konularından sorulmuş. Boş bıraktım. Umarım hatalarını fark ederler de soruları geçersiz sayarlar.
--spoiler--
Kendini asmış bir adamın boşlukta salınan bedeni daha güzel anlatılamazdı:
Slowly, very slowly, like two unhurried compass needles, the feet turned towards the right; north, north-east, east, south-east, south, south-south-west; then paused, and, after a few seconds, turned as unhurriedly back towards the left. South-south-west, south, south-east, east. …”
son zamanlarda okuduğum en güzel öykü kitabı. Ensest, tecavüz, eşcinsellik, transseksüellik gibi hassas konuların etrafında dönen ama mesaj kaygısı yerine "edebiyatın" öne çıktığı, titiz mi titiz bir dil işçiliğinin ürünü.
Ölüler Uzar, Pasta, Unutmabeni Çiçekleri mükemmel.
zamana fenomenolojik bir bakış açısı. okurken proust'un zihninde belirdiği şekliyle combray, balbec ve venedik'e yazar ile birlikte yolculuğa çıkıp yine yazara varıyorsunuz. dış dünyanın kendi anlamına bizim zihnimizde kavuştuğunu anlatan onlarca yaşantı parçası. bir madlen çikolatanın, bir çan kulesinin, iki merdiven basamağı arasındaki yükseltinin geçmişten çekip çıkardığı zaman dışı benlik.
Proust kitap boyunca bu zaman dışı benliğin, kendinde nesnenin özünü barındıran benliğin peşinde. Dış dünya izlenimlerimize ilk sunulduğu haliyle ne kadar da yavandır. Ama belleğin küçük bir oyunuyla yaşanmış şeyin derinliğine kavuşuruz, eski benliğimizin bugünküne baskın çıktığı, bugünden daha sahici bir düne varırız.
Öyle bir kitaptır ki okur da en az proust kadar çaba göstermek zorundadır. Çünkü proust'un anlatmaya çalıştığı şey de budur. Dış dünya yalnızca bizde anlamlanan bir taslak iken, proust'un yapıtı da bu hakikatten sıyrılamaz. Okurken yaratırız. Proust'un aşkları karşısında duyduğu sancıları duyumsarız. Aynı madlen çikolata bizi de çocukluğumuza götürür. Kendi yaşamımızı, okuduğumuz metne yamarız.
iyi bir sanat eserinin görevi de bu değil mi? a noktasından b noktasına ilerleyen bir kurmacayı herkes yazabilir. ama böylesi bir başyapıtı, a noktasından okura varıp, orada çoğalacak bir yapıtı yazmak ancak proust gibi dahilere mümkündür.
son kitabı beni hayal kırıklığına uğratmış olan yazar.
O masalsı dünyayı bırakıp daha realist bir baba-oğul hikayesi anlatmış. Kendine özgü dilini korumuş olmasına rağmen, başka bir yazarın kitabını okuyormuşum gibi hissettim. Heba'daki güvercin imgesi yerini at imgesine bırakmış. Heba'dakinden farklı olarak, bu atın öyküdeki yerini açıklayıp öykülerindeki o gerçeküstücü yapıyı temelden yıkmış.
Okura bir şeyler sezdirmenin peşinde olan toptaş, bu sefer göstere göstere anlatmak yolunu seçmiş. Sanıyorum bu yüzdendir ki, bu kitabını pek sevemedim.
bir şüpheciye, "elbette her şeyden şüphe edebilirim, ancak her şeyden şüphe ettiğimde dahi şüphe eden ben olurum." diyen aziz augustine'in cogito formülünü çok daha önceden bulduğu söylenir. ne kadar doğrudur bilmiyorum.
mükemmel bir varlığı düşünebiliyorum. mükemmel olmadığıma göre bu kavramı mükemmel bir varlıktan almış olmalıyım diyerek de, "şimdi kusursuz bir tanrıyı düşünebiliyorum, eğer bu tanrı varolmazsa kusurlu olur, dolasıyla tanrı vardır" diyen aziz anselmus benzeri bir sıçışa da imza atmıştır descartes. hatta bu argümanı umberto eco'nun foucault sarkacı isimli yapıtında taşak konusu olmuştur.
islamı eleştirenlerin derdi islamdan ziyade, müslümanım diye geçinip her haltı yiyenlerdir. yani, erdemli olmak için "müslüman" olmalarının yeterli olduğunu düşünüp kendilerinden olmayanları her türlü ahlaksızlıkla yaftalayan, kadir'i mutlak tanrılarını aldattıklarını sanan ikiyüzlü soytarıları dert ederler kendilerine.
kahraman tazeoğlu diyecektim ki hemen bilgisayarımı aldığım gibi odama, üzerinde marcel proust'un sodom ve gomorra'sı bulunan masama koştum.
şaka bir yana kahraman tazeoğlu'nu hiç okumadığım gibi, şu an yeni taşındığım evdeki tek kitap da proust'ya ait.
iyi denk geldi *
aşkın nesnesi, sevilmek ihtiyacını aktardığımız bir bedenden başka nedir ki? Aslında aşık olduğumuz insanları biraz yakından tanısak, düşlerimizdeki yerlerine pek de yakışmadıklarını ve onları oradan alaşağı edebileceğimizi anlarız. "Onu düşünmek" dediğimiz şey, biraz gizem katıp, biraz allayıp pulladığımız kendi yalnızlığımızdır gibi geliyor bana.
tanrıdan kurtulduğumda kendi içime düştüm. Bu açıdan bakarsak bir "kurtuluştan" bahsetmem de pek mümkün değil. benliğimin sınırlarını çizmek ve kendimi tanımak adına yapabileceğim tek şeyin okumak olduğunu fark ettim. bunun beni zeki ve kültürlü kılmasa da, türkiye standartlarına göre ortalamanın biraz üzerine yerleştirdiğini varsayıyorum.
(Burada kendimi teistlerle değil, memleketimin insanıyla kıyaslıyorum.)
Amerikalıların tüm uzaylıları tarayacağı klişe bir film beklerken oldukça tatmin edici bir yapıtla karşılaştım.
Filmi izlerken aklıma Wittgenstein'ın sözü geldi: "Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır."
aldous huxley'in "kadim felsefe" ismiyle çevrilmiş müthiş kitabı.
hinduizm, budizm gibi eski inançlardaki öz düşüncesiyle hristiyanlık ve islamdaki tanrı düşüncesinin ortak yönlerini işler.
kitaptaki tanrı varlığa içkindir, yani evrenin ötesinde yaşayan bir yaratıcı değil de varlığın her tarafına nüfuz etmiş, her yerde ve her şeyde olan özdür bu tanrı.
bilgi, bilenin içindedir. ona ulaşmak ancak bireysel egonun bir kenara itilmesiyle, "ben" "benim" "bana" dilinden vazgeçilmesiyle mümkündür. dilediğin gibi ye, tarzını yarat, kendini keşfet çağında bu elbette insanlara saçma gelecektir. "kulağıma hoş gelen müziği dinlerim" demenin bile ayıp olduğu, görünümlerimizde taşıyıp hiçbir zaman içselleştirmediğimiz farklılıklarla birey olmaya çalıştığımız, sağdan soldan apardığımız değerlerle kurduğumuz derme çatma öznelere ev sahipliği yapan bu çağda öze inmek oldukça zor.
konuştuklarının içeriğinden çok üslubuna bakılacak kişidir. bazıları bildiğimiz şeyleri bile o kadar güzel anlatırlar ki, durmadan konuşmaları bizi hiç rahatsız etmez.
bir ara nedensizce ve sık sık yaşadığım durumdu. nedensiz olduğunu düşününce somut bir durumdan bahsetmek zor elbette. Kendimi çok yalnız ve aciz hissediyordum. paylaşacağım kimse de olmayınca ağlıyordum.
tavsiyeyle olmayacak iştir herhalde. müthiş bir imgeleme sahip olduğunuzu düşünüyor ve bunu sözcüklere dökebiliyorsanız durmadan deneyin bence.
baktınız olmuyor kısa öyküye yönelin. o da olmadı romana.
faulkner'ın dediği gibi her romancı, aslında başarısız bir şairdir.