endonezya'daki islamcı refah ve adalet partisi (partinin adına: bkz) üyesi 50 yaşındaki arifinto'ya, şeriat konseyi tarafından verilen cezanın bir parçası. diğer parça, 30 gün içinde hatim indirmek.
peki ne yapmış sayın vekilim?
açmış tablet pc'yi, vermiş mikiyi vermiş mikiyi.
ticaretteki en karmaşık kavramlardan biridir. özellikle geriye dönük hesaplamaları sırasında hata yaygındır. örneğin:
liste fiyatı üzerinden %20 indirimle 80 liraya satılan bir malın liste fiyatı:
80 x 1,20 = 96 lira olarak hesaplanır. yanlıştır. doğrusu:
80 / 0,80 = 100 lira'dır.
çünkü, liste fiyatı 100 lira olan bir malın %20 indirimli fiyatı:
100 x 0,80 = 80 lira'dır.
indirim oranının daha basit gibi görünen ancak daha karmaşık bir yüzü daha vardır. şöyle ki:
bir malın liste fiyatı 100 lira olsun. bu malı satıcıdan %30 indirimle aldığımızda seviniriz.
çünkü 30 lira kâr etmiş oluruz. bizim 30 lira kâr ettiğimiz bir satışta, satıcının en az bizim kadar kâr etmesi beklenmelidir.
bu durumda, satıcının üreticiden alış fiyatı:
100 - (30+30) = 40 lira'dır.
üretici kârının, satıcı ve son kullanıcının kârından az olmasını beklemek doğru olmaz.
en az onlar kadar olduğu varsayımıyla, bu malın maliyeti (ara nakliye gibi giderler hariç):
100 - (30+30+30) = 10 lira olacaktır.
bu durumda, maliyeti 10 lira olan bir malı 70 lira'ya aldık diye sevindiğimiz için asıl mal biz oluruz. elbette bu durum, tüm mal ve hizmetler için geçerli değildir. ancak, liste fiyatı üzerinden %15'den fazla indirim yapılan ürünleri alırken, daha doğrusu yapılan indirime sevinirken iki kez düşünmek gerekir.
bakınız veya örnek verip rencide etmek istemiyorum. tanım ve tanım devamı vereyim bari:
kesinlikle grafikerin suçu değildir. grafik sanatçılarımızdan tabelacılarımıza kadar geniş bir yelpaze, onlarca abukluğa imza atıyor. ekmek parası uğruna, müşteri ihtiraslarına ve imlâ hatalarına boyun eğiyor. şu memleketteki turkcell tabelalarının kaçında "turkcell" yazıyor, bir dikkat edin, ne demek istediğimi anlayacaksınız. veya anlı şanlı trilyonluk şirket reklamlarının kaçının reklamı, tüketiciye bir nebze olsun saksıyı çalıştırtacak cinsten, kaçında bu cesaret var?
ama bu, "parasını veriyoz: koy bakalım kolları bacakları, bi de başına şapka tak, heeeeeeeehh" direktifiyle ürüne el ayak çizip logo yapmak, hepsinin üzerinde. yahu arkadaş, adam turbo dizel motor tahrikli dildo üreticisi olsa, ona bile el ayak ekletecek. biriniz de farklı bir şey isteyin. üründen ayrı bir maskotunuz logonuz olsun. siz anlamıyorsunuz veya parasını siz ödüyorsunuz diye şu rezilliğe ısrar etmeyin.
eli ayağı olan ürün logosunu tabelaya basan, bir de altına utanmadan faks numarası yazanlara gelince: bir gece siz dükkanda yokken, faks numaranıza bir rulo tuvalet kağıdı göndereceğim. bu sizin için yapılan son çağrı.
televizyon gazetecileri, onlara ayrılan süre bol geldiğinde kullanmak üzere bikinili manken görüntüsü zulalarlar. zula ve reyting patlatılarak yapılan dolgu işlemine; seksi görüntülere kilitleniniz televizyonculuğu diyoruz. bu ekolde kullanılan başlıca malzemeler şunlar:
"dünya ekseninin 23°26'21".4119 kayık olması"
bu sayede her yıl iki adet yaz mevsimi yaşanmakta; yılda iki kez yılın bikini modası haberi döndüre döndüre verilebilmektedir. 2010 yılının bikini modası diye 2006 yılının bikini modası haberi yayımlansa kaçımızın ruhu duyar, ayrı konu.
"b planı - rio karnavalı"
kış günü tüketilen görüntüler yerine, götmeme göstermenin bir diğer kolay yolu.
"mucize diyet"
"bakın bakın, aynen böyle olmanız mümkün" diye yana yatmış palmiye üzerinde debelenen manken göstermenin bir diğer yolu. mucize diyet, kel merhemi, penis sündürme hapı gibi ürün ve yöntemler gerçekten işe yarasa, emin olun bulanlar hepimize elini öptürmekle yetinmez. ama olsun, fakirin umudu ekmek, obezin umudu kepek.
"muayenehaneye ovalama cihazı alan hekim"
ikiteli'de, ostim'de bir ustanın eline üç beş kuruş sıkıştırılıp yaptırılabilecek medikal cihazı, fantastik bir isimle tanıtan hekim de oldukça iyi bir malzeme. selülit tedavisi kisvesi altında satılan ovalama cihazının tanıtımında, konu mankeni olarak kırkpınar başpehlivanı kulanılmayacağına göre, bir manken de buradan çıkar.
"devedelirten sıcakları geliyor"
yaz aylarında, seyirciyi önce korkutmanın (sebilde kafasını yıkyan/ayran içen random vatandaş), sonra sevindirmenin (kuma bulanan polonyalı manken) meteorolojik adı da bu.
eskiden üçü beşi geçmeyen diş macunu çeşidi, bugün ağzımızdaki diş sayısından fazladır. rekabet kaliteyi arttırır, ölenle ölünmez, her kuşun eti yenmez, ara duraklarda durmaz. hepsi güzel. peki bu; her sene, her markanın yeni model geliştirmesine ne demeli? bugün fırçaya sıktığımız nohut tanesi büyüklüğündeki diş macunu da; bundan yirmi sene önceki cam macunu muydu?
bundan yirmi sene önce, kahvaltıda yediğimiz balın içinden arının kanadı, bacağı veya bizzat kendisi çıkardı. tulum peynirinden keçinin kılını, yumurtanın kabuğundan tavuğun bokunu ayıklardık. şimdi yumurtalar tornadan çıkmış gibi, üzerinde seri numarası falan yazıyor. hepsinin büyüklüğü aynı. anneleri aynı saatte aynı miktar yemi yiyor aynı saatte uyuyor, aynı saatte yumurtluyor. bal billur gibi. yoğurt eskiden 2 günde bozulurdu, şimdi alçı gibi sapasağlam duruyor. kapağını açınca "geçmiş olsun" diyip imza atası geliyor insanın.
+ uzmanımızı dinlediniz. bu nedenlerle yepyeni bir formül geliştirdik. oniki saate kadar etki...
- geliştirdin de, hâlâ misvak var içinde.
+ diş hekimlerinin tavs..
- ben berbere çektiriyorum dişimi. saç, sakal, diş on lira.
gruptaki görevi, en marjinal dövmeyi, en abuk saçı yaptırıp, mümkün olan en arızalı tavırı takınmak; sorulan her soruya mal mal bakarak karşılık vermektir. ağzını açmasa iyi olur.
sunucu: ekranları başına yeni geçen izleyicilerimiz için hatırlatalım, bu hafta satanic vomit adlı grubu ağırlıyoruz. reklam aramızdan önce, grubun son albümü turbo intercooler of chaotic cemetery'den bahsediyorduk. eveeet, stüdyo çalışmaları ne kadar sürdü? grup sözcüsü: albümde hareketli parçalar da var sılov parçalar da var. sezenden iki şarkı ald.... sunucu: isterseniz bu soruyu da davulcumuz yanıtlasın. ne kadar sürdü çalışma? grup sözcüsü: yok o arkadaş yanıtlamasın, kendisi utanır şimdi şeyedemez sunucu: ayol koskoca adam, neden utanacak davulcu: meme göt meme göt meme göt meme sunucu: ayyyy, rezalet. ne diyo bu ayol grup sözcüsü: duygusal çalışmalar da var albümde. kalıcıyız.
adolf eichmann'ın hayatını okuyup da, "filmi çekilse de izlesek" diye akıldan geçirmemek mümkün değildir. eichmann, benim gibi yıllardır adolf eichmann filmi bekleyenler için büyük bir hediyedir. ne var ki, pakedi açınca çıkan hediye, ne yazık ki hayal kırıklığıdır.
nazi almanyası'nın etnik hijyen saplantısını eyleme geçiren; savaştan sonra bir şekilde! kaçan ve nürnberg mahkemeleri'nde yargılanmaktan kurtulan; daha sonra inanılmaz bir operasyonla yakalanıp, dünya'nın bir ucundan (bkz: arjantin) kudüs'e getirilen; yargılanan ve cezası infaz edilen bir adamın yaşam öyküsü uyarlanarak üç ayrı senaryo yazılabilirdi. sırf kaçışı ve yakalanışı arasında geçen zaman aralığıyla muazzam bir film çekilebilirdi. stephen king'in romanından uyarlanan, küçük bir bütçeyle çekilen, hayal mahsulü apt pupil bile, bu konuda daha başarılıdır.
eichmann, adolf eichmann'ın kudüs'e getirilişi ile yargılaması arasındaki sorgulama sürecine sıkışmış bir film. adolf eichmann'ın hayatının belki de en önemsiz dönemi, ufak tefek flashback'lerle, anlamsız şekilde uzatılarak anlatılmış. tarihsel bazı hataların yanında, eichmann'ın geçmişiyle ilgili incir çekirdeğini doldurmayacak olaylara uzun zaman ayırılmış. neticede film, adolf eichmann filmi olmaktan çıkıp, sorgulamayı yapan avner less filmi olmuş. adolf eichmann'ın kim olduğunu bilmeden izleyenler, kim olduğunu öğrenemeden bu filmi bitirebilirler. hattâ bazı nazi artıkları, eichmann'a hayran bile olabilir.
filmin gördüğüm tek olumlu yanı, adolf eichmann'ı canlandıran thomas kretschmann'ın oyunculuğuydu.
- diagnost efendi, ayşman ayşman diye yedin bitirdin, kimmiş bu herif?
merak etme, ekmek karnesinden girip tarhana çorbasından çıkmayacağım. obezite manifestosu da yazmayacağım, çünkü zaten yazılmışı var. ama spoiler da vereyim, heyecan olsun:
* mcdonald's tepsisindeki kâğıdı ters çevir,
* günde üç öğün big mac menü yediğini varsayarak, bu menünün kalorisini üçle çarp,
* aynı kâğıttaki, yetişkin bir erkeğin günlük kalori ihtiyacıyla karşılaştır.
yiğidi fast food zincirine vuran sebeplerin başında "ne yediğimizi biliyoruz" ferahlığı geliyor. hayatı boyunca bırak check-up'ı, kan tahlili bile yaptırmayan yiğit, veteriner kontrollü yüzde yüz danayı gövdeye gönül rahatlığıyla indiriyor. ne şeker değil mi? siparişi verdiğinde kola sifonunun arasından dikkatlice bak bakalım, içeride kimler nasıl hazırlıyor o muhteşem hamburgerini. arkada çalışan ronald mcdonald değil güzel kardeşim, ahmet mehmet. eliyle ayağıyla saldırıyor malzemelere. o ellerle ilgili, tuvalet alışkanlıklarımızdan örnekler de verirdim ama hadi onu geçelim. mutfakta ızgara alevini çok ararsın. ama dikkatli bakarsan, mikrodalga fırının sapını görebilirsin. o patatesin muhteşem yağ kokusu, bakkaldan para verip almadığın gazlı içeceğin tadıyla birleşince ne de "enfes bir lezzet" oluyor değil mi?
zincire vurulma sebeplerinden biri de "hizmet kalitesi"! breh breh breh. sen kasada beklerken tepside ısınan kola ve soğuyan patates; sahnede birbirine teşekkür edip duran, zorla beli düşürülen pantolonlu elemanların şovu ile birleşince hizmetin kalitesi tadından yenmiyor. kurallar, kaideler, menıcırlar, "teşekkürler"ler, kampanyalar, büyük seçimler... aldığın hizmetten, ambalajdan, üründen öyle memnunsun ki, bu standardlara zevâl geldiğinde, senin de heyheylerin geliyor.
şimdi ben bunları yazdım diye fosforlu yeşil mesaj ışığı otomatiğe bağlar.
"sen o insanların ne şartlarda çalıştığını biliyo musaaan?"
peki sen o bayıldığın sosun dünya'nın birçok yerinde paralı olduğunu biliyo musaaan?
yemek bittikten sonra çöplüğe çevirdiğin masayı toplaman gerektiğini?
o muhteşem mabadını kaldırıp, o tepsiyi boşaltman gerektiğini biliyo musaaan?
neymiş, sosa para istemişler. lanet olsun dostum, bunu nasıl yaparlar sana?
"yiğit muhtaç olmuş yirmibeş kuruşa
bilmem ağlasam mı ağlamasam mı?"
binek araçlar, adı üzerinde at biner gibi binilen, yani oturarak seyahat edilen araçlardır. kullanım amacına göre oturulmayanları da mevcuttur. abd başkanlarının korumaları, eskort aracının kapı eşiğinde ayakta vakur bir şekilde durup "hareket yapma hareketin kralını görürsün" mesajını verirken; kazanan takımın futbol taraftarları konvoya çıktıkları aracın arka kapı pervazlarına oturup, efes extra'ları tokuşturabilirler. hepsinin kendine göre bir karizması, aykırı bir duruşu vardır.
toros bagajında oturan sünnet konvoyu kameramanı, pakistan afganistan sınırında görev yapan meslektaşından daha zor durumdadır. meslektaşı torunlarına anlatacağı bir serüvenin ortasında, tarihe; kahramanımız korna sesine, egzoz dumanına, atiker sıralı otogaz sistemlerine tanıklık eder. sünnet konvoyunda, sünnet çocuğu taşıyıcı aracın önünde su kaynata kaynata giden station toros'un bagajında; leğende yıkanan züğürt ağa pozisyonunda oturur. çükü kesilirken az ağlasın diye prens kılığına bürünüp elinde asayla otobüs durağındaki halkı selamlayan tosun taslağının asla izlemeyeceği turunu ölümsüzleştirir.
kameramanın bu dramı, sünnetçiden kaçan tosun taslağını kovalarken trajediye; yakalanıp kesilen taslağın çüküne kapatılan prens fesini zumlarken ilahi komedyaya dönüşür.
yok; öyle minderde, er meydanında falan değil;
esnafsa dükkânın önünde, taksiciyse durakta.
götüyle köy devirircesine, hunharca.
kafakolda kalan kafası morarana,
gömlek, atlet belinden çıkıp; çatal görünene kadar.
cebinden hüviyet, sigara pakedi dökülene,
cep telefonu bir yana, pili bir yana sürüklenene kadar.
müsabaka esnasında yoldan geçen erkekse;
"ne var bilader" diye horozlanıp,
kadınsa; "abla bu hayvanın kusuruna bakma" diye rakibi göstererek,
akabinde kafasına vurup, ikinci raundu başlatarak.
samimiyet derecesine göre, parmaktan fisting'e uzanan geniş bir yelpazede,
kahkahalar ve küfürler içinde delicesine eğlenmek.
* almanya, insan taşıma konusunun kitabını değil ansiklopedisini yazmış bir ülkedir. almanya'da yaşayabilmeniz için ilk öğrenmeniz gereken ulaşım ağıdır.
* almanya'da ulaşım fazlasıyla dakiktir. bu nedenle, randevularınıza geç kalmazsınız. kalırsanız da gerçekten iyi bir bahaneniz olması gerekir.
* büyük şehirlerde asla aç kalmazsınız, binlerce dönerci hizmetinizdedir. abartıp, digitürk yayını bulunan bir kahvehanede okey oynayıp, arada fanatik gazetesi okuma imkanı bile bulabilirsiniz.
* alman halkı, genelde nazik ve kibardır. ama o kadar. arada hep duvarlar örülüdür. bir insana hitap ederken "siz"den "sen"e geçiş tahmin ettiğinizden uzun sürebilir.
* almanlarla ikinci dünya savaşı, doğu almanya, almanya'da yaşayan türkler hakkında konuşmak için, konunun onlar tarafından açılmasını beklemelisiniz. ikinci dünya savaşı, almanlar'ın asla atlatamayacağı bir travmadır. ancak, tarihin en büyük bombardmanlarından birinden çıkıp, dünya'nın en büyük üçüncü ekonomisini yaratmışlardır. eleştirilecek yönleri olduğu kadar, taktir edilecek yönleri de çoktur.
* cehennem; fransızların trafiği organize ettiği, ingilizlerin yemek, almanların espri yaptığı yerdir.
* almanya'da otomobiller kutsaldır. bir alman'ın eşinin veya çocuğunun üzerine oturabilirsiniz, ama otomobilinin üzerine asla!
internetin arka sokaklarında bir yerlerde stok halinde bulunduğunu düşündüren görseller. resimdeki insanlar genelde eli yüzü düzgün, manken/model kıvamında tiplerdir. mekanlar genelde; minimalist tarzda, beyaz renk ve tonlar kullanılarak döşenmiş, bol miktarda kuş tüyü yastıklı hayvani ebatlarda yatak ve çok iyi gün ışığı alan yatak odası şeklindedir.
buradan, göt göbek insanların mükemmel bir cinsel hayatı, ideal ölçülerde uzuvları ve mükemmel performansları olduğu; çamaşır askısı, ütü masası, elektrik süpürgesi hortumu ile bezeli, 75 watt'lık tasarrufsuz ampulle aydınlatılan, zemininde kilim desenli makina halısı bulunan bir odada, çekyat üzerinde yaşanan cinsel deneyimde, erken boşalma ve vajinismus sorunlarının olmadığı sonucu çıkarılabilir.
bu resimler, ilgili haberde dem vurulan cinsel soruna göre, şu şekilde sınıflandırılabilir: küçük penis: don lastiğini gerdirip üzgün şekilde içeri bakan izbandut küçük penis: izbandutun don lastiğini gerdirip içine bakan, gülerken eliyle ağzını kapatan sarışın çıtır vajinismus: nevresime sarılmış, izbanduta götünü dönmüş yatan sarışın çıtır ve pencereden dışarıyı izleyen izbandut erken boşalma: vajinismus pozisyonunda yatan sarışın çıtır ve yatakta oturup başını ellerinin arasına almış düşünen izbandut menapoz: tül perdenin ardından dışarı bakan hüzünlü teyze afrodizyak: futbol oynayan dede mutlu cinsel yaşam: yastık kavgası yapan, sarışın çıtır ve izbandut
Fotorealizm, süperrealizm, hiperrealizm, hipergerçekçilik gibi isimlerle de anılan; 1960'larda abd'de ortaya çıkmış modern sanat akımı. adından da anlaşılacağı üzere, fotograf gerçekçiliğinde tablolar, bu akımın başlıca örnekleridir.
isveç ile Danimarka arasında yer alan Öresund Boğazı'nda iki şeritli demiryoluna ve dört şeritli karayoluna sahip olan 7.845 metre uzunluğunda, 23,5 metre genişliğinde köprü ve tünellerden oluşan geçit. Köprü Avrupa'da hem demiryolu hem karayolu taşımacılığının yapıldığı en büyük birleşik köprüdür ve Öresund Bölgesi'nin iki metropolitan alanı olan Danimarka'nın başkenti Kopenhag ve isveç'in önemli şehirlerinden Malmö'yü birbirine bağlar.
Gelinlerinin cenaze töreni için saraylarındandan çıkan ingiliz Kraliyet Ailesi'nin, gördükleri manzara karşısında ne hale geldiklerini tüm Dünya hatırlayacaktır. Milyonlarca buket, binlerce oyuncak, sayfalar dolusu yazı, mumlar ve tüm bunları getiren, Saray'ın önünde gözü yaşlı bekleyen ingiliz halkı.
Galler Prensesi Diana, yirminci yüzyılın en steril yaşamından, tacından, tahtından, Buckingham'ın cilalı koridorlarından vazgeçti; Angola'nın mayın tarlalarını tercih etti. Bizim, bunca insanımızı kurban vermemize rağmen, farkına 2009 yılında vardığımız mayın tarlalarını.
Cenazesine olan büyük ilginin, dökülen gözyaşının ardında yatan gerçek; Diana'nın, ingiliz halkının hatta Dünyanın gördüğü tek gerçek prenses olmasıdır.
Kadını tarlada çalıştırıp kahvede bütün gün okey oynayan, sonra da kendine utanmadan "erkek" diyen ekibin zihniyetini saymazsak; Türkiye'de kadınlar için öngörülen steril yaşam, kadına küçük yaştan itibaren prenses gibi davranmaktır. Kız çocuklarının kendini prenses zannetmesi ile haftalar süren gelinlik provasının arasında pratikte bir fark yoktur. "Gelinlik" denen kostümün, aslında bir prenses kıyafeti; "damat" denen tosunun da king for a day fool for a lifetime olduğunu kim inkâr edebilir?
işin gırgırı bir yana, şehirli Türk kadınının yetişme tarzı fazlasıyla steril ve izoledir. Aynı şartlarda yetişen erkekler bile, günün birinde askere gittiği için, kısa bir süreliğine de olsa, toplumun farklı katmanlarıyla iç içe olmakta, zorla da olsa toplum adına bir şeyler yapma şansı yakalamaktadır. "Kızları da alın askere", "Kadınlarımız cepheye havan mermisi taşısınlar" edebiyatı yapmıyorum. Ama şunu bir düşünün; genç kızlar, kadınlar, kısa bir süreliğine de olsa sosyal bir takım görevler üstlense, her şey çok daha farklı olmaz mıydı?
1932 yılındaki seçimlerle iktidara gelen Nazi Partisi NSDAP'ın, ilk icraat olarak muhalifleri ve farklı siyasi görüşlerin ileri gelenlerini toplamak amacıyla kurduğu siyasi hapisanelerdir. ilk kamp, Münih'in bir banliyösü olan Dachau'da 1933 yılında kurulmuş, ikinci Dünya Savaşı başlayana kadar; Sachsenhausen (1936), Buchenwald (1937), Flossenbürg (1938), Mauthausen (1939) ve Ravensbrück (1939) kamplarıyla sistem geliştirilmiştir. Toplama Kampları nicelik olarak gelişmekle kalmamış, nitelik olarak da değişime uğramıştır. Siyasi suçluların tutulduğu hapisaneler zamanla "Çalışma Kampı" haline gelmiş, kapılarına "Arbeit Macht Frei" (Çalışmak Özgürleştirir) yazılmıştır. Bazı araştırmacılar, Nazi Kamp Sistemi sınıflandırmasında, Çalışma Kampları'nı ayrı tutmaktadır. Olayın başlangıcı göz önünde tutulursa, bu yaklaşım doğrudur. Ancak Dachau, siyasi tutuklular için kurulmuş olsa da; gaz odaları ve fırınlar bugün ziyarete açıktır.
Toplama kaplarının sayısı yüzlerle, bu kamplara farklı yerlerden gelenlerin toplandığı lojistik merkezleri olan Alt Kampların (Transit Kamp) sayısı binlerle ulaşmıştır. Sadece Dachau'nun 90'dan, Mauthausen'in 60'dan fazla alt kampı vardı. Birçoğu yok olduysa da, bazıları hâlâ görülebilir.
Nazi Almanyası'nın etnik hijyen çalışmaları; Madagaskar Planı gibi, Avrupa Yahudilerinin Madagaskar adasına taşınmasını öngören bir yörüngeye ulaşmış; ancak bunun ne kadar tuhaf bir plan olduğu, Getto ve Toplama Kampları'ndaki nüfusla başedemeyince daha iyi anlaşılmıştır. Gelinen noktanın adı Son Çözümdür. Savaş ekonomisini ve etnik saplantılarını yönetemeyen Naziler, toplanan yahudilerden bir an önce kurtulmak için, önce öldürene kadar çalıştırmayı, sonra da doğrudan öldürmeyi seçmişlerdir. Bazı kaynaklar Ölüm Kamplarını, "gaz odası olan kamplar" olarak tanımlasa da, aynı tesislerden, Toplama Kampları'nda da bulunması nedeniyle bu, doğru bir sınıflama değildir. Bu kamplarla ilgili asıl önemli ve dikkatlerden kaçan detay, tamamının Almanya dışında, neredeyse tamamının Polonya'da kurulmuş olmasıdır.
Nazi Kamp Sistemi içerisinde, yukarıda belirtilenlerin dışında savaş esirlerinin tutulduğu kamplar ve Nazilerin nitelikli bulduğu ve Nazi değerlerine göre yeniden yetiştirdiği Polonyalıların tutulduğu kamplar da vardır. Bu kamplar da Toplama Kampı sistematiğine sokulabilir. Sonuç aynı olduktan sonra, bu sistematiklerin ne değeri olduğu tartışmaya açıktır. Ancak unutulmaması gereken bir gerçek, tüm bu olanların çok kısa bir süre önce, Avrupa'nın göbeğinde meydana gelmiş; her şey bitene kadar da, ne olduğunun tam olarak anlaşılmamış olmasıdır.
türkçe'ye "ölüm sonrası fotoğrafçılığı" şeklinde tercüme edilebilecek, kişilerin öldükten hemen sonra fotoğrafını çekilmesiyle icra edilen fotoğrafçılık akımı. günümüzde bir tabu olarak görülse de, 19. yüzyılda oldukça popüler olmuştur.
aşağıda, kızları yeni ölmüş bir ailenin fotoğrafını göreceksiniz. fotoğrafta canlı olanların bulanık, hayatını kaybeden kızın net olarak çıkması da, bu sanatın ilginç bir özelliği. https://galeri.uludagsozluk.com/r/46679/+
çamaşır makinesinin klozetin karşısında yer aldığı banyolarda yaşanan risk.
* makinede o sırada siyah beyaz çizgili çarşaf da varsa,
* sıkma programına geçerse,
* bir de kot pantolon varsa arada,
* düğmesi cama değdikçe "çıkırt çıkırt" diye sabit frekanslı bir ses de çıkarıyorsa,
evde yalnızsan kurtaran da olmaz. kokuya gelen komşular ambulans çağırır.
ambulansa rodin'in düşünen adam heykeli gibi bindirirler,
hastanede sıcak suya yatırıp zor açarlar.
verilen örneklerle ilgili iyi kötü tüm kanıtlar, basit bir google ve wikipedia aramasıyla bulunabilir.
***
istanbul serbest muhasebeci mali müşavirler odası'nın (bkz: ismmmo) yaptığı "deprem vergileri" araştırmasına göre: haziran 2009'a kadar halktan toplanan deprem vergisi 21,4 milyar türk lirası, yani yaklaşık 16 milyar dolar'dır. http://87billion.com/seven-point-five.jpg
toplanan bu vergilerin akîbeti ise belli değildir.
bugün itibarı ile, üzerinden on bir yıl geçen marmara depreminin mağdurları ile muhtemel depremlere karşı alınan önlemler için harcanan her kuruşu kendi adıma helâl ediyorum. geriye kalan paranın nereye gittiğini kanıtlayamayanları, kendi adıma diğer tarafta bekliyorum.
müzik video tarihinin en sakat adam profili. elde bıçak, "adamın götünü keserim" tandansı, kıvrak danslar, ne idüğü belirsiz gözlük, bıyık ve beyaz deri mont ve pantül ikilisi.
bu role hayat veren üstadın adı Michael Douglas Peters'tır. michael jackson'un efsanevi videoları thriller ve beat it'in koreografisini yapmıştır. döneminde "yaşayan en iyi koreograf" olarak gösterilmekteydi. 21 eylül 1994'de, 46 yaşında, yakalandığı aids'ten kurtulamayarak hayata veda etti.
misafir terliğini kendi ayağına göre alan; ayakkabı numarası ortalaması 48 olan ev sahiplerinin insanlığa armağanı. maymun olmak için daldan dala atlamaya gerek yok, bunların evine misafir olun yeter.
sırtına, rahat otur diye oksijen tüpü misali yastık versinler.
ayakta paletler de hazır zaten.
bir de şnorkel olsa, kanepeden doğru geriye at kendini,
kızıldeniz resiflerinde vatoz aramaya başla.
hayır arkadaş, kız istemeye gidince başına bunların geldiğini düşünsene.
düdük gibi pantolonun altından paletler çıkmış.
bir de kızın dangalak abisi "ayağı büyük olanın şeyi de büyük olur" diye laf sokuştursun,
kızıldeniz de kesmez artık.
kuran'a vuran kızın fareye dönüşmesi gibi malların kör alıcısıdır. içinde "allah" yazan domates, üstünde "allah" yazan arı kovanı, kuzu, ağaç gövdesi gibi bilumum nebatat ve hayvanata bel bağlar.
ondan sonra vur kendini beşinci boyut'a, sır kapısı'na.
lafa geince de "ilim ilim" diye sayıkla.
"ilim" bir bu ibişlerde var zaten.