aydınlanma
aydınlanmanın fransada doruğa ulaşmış olması sınıf-burjuvazi ilişkisi ile açıklanabilecek ken bize bu açıklama düşünsel mirasını vermeyeceğinden bu eksen üzerinde fazla durulmayacaktır sadece şu denebilir ki ingiltere de cronwell diktatörlüğü döneminde burjuvazinin gücünü kanıtlaması ve 1688 "şanlı(!) devrim(?)"ile asalak sınıfların işbirliği sağlandığından halka inmesine gerek kalmamış-ki bu halk da 19.yüzyıldaki uzlaşımlarla diğer ülkelerin sömürüsünden pay almaya başlamış ve 20.yüzyılda marksın kendilerinden beklediği devrimden ziyade bu "uzlaşı kültürü"-burjuva demokrasisi-ile bütünleşip emperyalizmin asli unsuru olmuştur almanya da ise cılız burjuvazi-ki üretim düzeyi bloch a göre feodal bile değildir-nedeniyle devlet tarafında yürütülmüştür-kant ın adını anmadan "herşeyi düşünün ama itaat edin" dediğini belirttiği büyük fredrich tarafından.. fransada ise ne bir sınıf uzlaşısı gerçekleşmiş ne de bunu devlet üstlenmiştir ki sonuçta geleceğin büyük asalakları halkla bütünleşmek gereği duymuştur
aydınlanma halkın aydınlatılarak boş inançlardan sıyrılması ve kendi kaderini eline almasını talep etmiştir.yine bu akım dönemin dini-geleneksel kültürüne meydan okuyarak ussallık çağrısında bulunmuş toplumun bilim ve eğitim sayesinde ilerleyip topluma refahın hakim olacağını insanların uslarını kullanarak "bireysel" kararlarını vereceğin ve özgürleşeceğini ileri sürmüştür. gerçekte aydınlanma içerisinde yönetimde halk egemenliği çok da önemsemeyip hatta bir "aydın despotizminni" savunanlar nicel olarak belki de daha güçlülerse de ussal lığı ve bireysel-gelenek ve dinden- özgürlüğü temel alma konusunlda birlik olduğu söylenebilir bilimin ve usun özgürleştiriciliği özellikle ansiklopedistler için temel dayanak olmuştur ve diderot ve (özellikle)voltaire in yönetimle pek bi sorunu olmamasına karşın ciddi kültürel hakimiyeti nedeniyle bu çevre bir tehdit olarak görülmüş ve ansiklopedinin yayını devlet tarafından durdurulmuştur bireyselcilik ve ussallık çağrıları fransız devrimi ve jakobenlerin ilham kaynağını oluştursada bu orta düzey filozofların katkısı bu düzeyde kalmış aydınlanmanın ve devrimin radikal fikirleri montesque roussaeu ve sonradan kant gibi daha çevresel filozoflarda belirmiştir(diğer disiplinlerde örneğin concordet esinlendiği ingiliz deneyciliğini duyumculuk denen yani insanın bilgisini duyumların aritmetiği olarak açıklayan uç aşamaya getirmiş ve bu faydacı/pratik/uzlaşımcı düşüncenin nasıl bir saçmalığa varacağını göstermiştir adeta kendine reductio absurdum u uygularak ingiliz asalaklarının tutuarlı olmasının ancak adeta saçmalıkla olanaklı olduğunun ilginç bir örneğidir)
montesque:aslen bir aristokrat olan ve aristokratlarden bir rahatsızlığı olmayan montesque demokrasi ve cumhuriyet çözümlemesi ile öne çıkmıştır. rejimlerin bilgisini bize yasaların ruhunun-yani yasanın koruduğu ve emrettiklerinin-verdiğini belirten montesque aristokrasiyi bir cumhuriyet biçimi sayarak demokrasinin bundan farkının yönetimin tüm halkta olması diye belirtmiştir. demokratik bir anayasanın ruhunun özgürlük-özgürlüğü savunması-olduğunu demokrasinin özünün eşitlik ve ilkesinin erdem olduğunu belirtmiştir-ki pek çok türkün cumhuriyetin ilkesi fazilettir diye atatürke ait olduğunu düşündüğü fikir kaynağını buradan alır...-onun eşitlik,özgürlük,ve yönetimde halk egemenliği fikirleri devrimcileri ve roussaeu yu derinden etkilemiştir. ayrıca montesque demokratik bir rejimde erkler ayrılığının gereğini savunmuş aksinin bir despotizm olacağını öngörerek modern demokrasi düşüncesini locke dan daha çok etkilemiştir ve onu aşmıştır
roussaeu: ansiklopedi de makaleler yazmasına karşın ünlü bilimler üzerine söylevinde mevcut(haliyle)uygarlığın-feodalizm ve gelişmekte olan kapitalizm-insanlar üzerinde yıkıcı etkileri bulunduğunu savunmuştur yine uygarlığın eşitsizlikle doğduğunu ve insanları ahlaki çöküntüye götürenin eşitsizlik olduğunu belirtmiştir insan duygularına yaptığı vurgu onu romantizmin babası yapmıştır tüm bunlara karşın roussaeu olanın yanında olması gerekeni de inceleyerek aydınlanma ile bağını ve onu nasıl aştığını da göstermiştir emile adlı eserinde bir yandan mevcut eğitimi reddetmiş öte yandan bireysel eğitimi ve kişinin özgür eğitimini savunmuştur.çoçuğun eğitiminde kendini yönlendirmesi gerektiğini mevcut gelenekten uzak tutularak özünü korumasını savunmuştur ki onun eğitim kuramı hem bir aydınlanma eleştirisi hem de radikalleşip gelenek ve toplumun üzerine düşünebilen bireyin savunusudur yine en önemli eseri "sözleşme"de halk egemenliğini radikal düzeyde savunmuş temsilcileri sadece bir araç olarak görmüştür.genel irade kavramı ile demokrasinin ancak tüm toplumun çıkarını savunabileceğini bireysel çıkarları ve hatta üzerinde çoğunluğun uzlaştığı çıkarların(herkesin çıkarı) demokratik olamayacağını ileri sürmüştür radikal demokrasi genel çıkar-irade ve eşitlik düşünceleri jakobenlere ve devrime en büyük katkısı olmuştur gelenek eleştirisi ise onun neden aydınlanma ile anıldığını gösterirken uygarlık eleştirisi belki de kantın onu kendi atası olarak görmesini haklı çıkarır sonuçta çetrefil bir filozof olan roussaeu aydınlanma geleneği içerisinde yer alan fakat onu aşmış bir filozoftur!
kant:aslında bir 19. yüzyıl filozofu olan-temel eserlerini yüzyıl sonunda yazmıştır-kant düşünceleri ile aydınlanmaya ve moderniteye bağlı olmasının yanında bir anlamda modernite ve aydınlanmanın da doğruğudur ayrıca kendinden sonraki bütün felsefe yine kendisine bağlıdır felsefesi genel hatlarıyla bile bu makalenin boyunu aşacaktır ki zaten kuşatıcılığı ve etkisi ile platondan sonraki en büyük filozof kabul edilmektedir-heidegger hariç o modern çağdaki "tek" filozoftur(!)- yine de özetin özeti olarak:kant bilgi felsefesinde duyumlar olmadan bir bilgi olasılığını reddetse de kurucu rolü usa vererek ussalcı safta yer almıştır ona göre ne bilgi sadece duyumların toplamıdır ne de us kavramları tek başına üretmez her iki durumda da bir tekabuliyet yoktur.biz duyumlarımızı işleyerek kavramları kurarız ve bilgiyi bu kavramları ilişkilendirerek elde ederiz.yani ona göre dünyayı olduğu gibi alımlamaz öznel bir şekilde inşa ederiz ki bu öznelcilik kartezyen yaklaşımın aşırılaştırılmış bir yorumu ve modernist toplum inşasının da kökenidir.toplum ve dünya bizden bağımsız değil öznenin inşası ile oluşmaktadır yine aydınlanma nedir makalesinde kant aydınlanmayı usun üzerinde ki baskının kalkarak insanın kendi hayatına aklını kullanarak egemen olmasıdır onu aydınlanmaya doğrudan bağlayan da bu yaklaşımı olmuştur ahlak üzerine iki temel eserinde kant ahlaklılığın tek ölçütünün aklın buyurduğu emirler olarak almıştır ve geleneksel ve deneysel önermelerin ancak bu aklın koşullanmasıdır bir ahlaklı eylem ancak bu koşullanmaların dışında mevcuttur evlilik hakkındaki görüşü-hiç evlenmedi-ise ilginç bir anektod olabilir:evlenmek iki kişinin cinsel organlarını kullanmak üzerine yaptığı bir sözleşmedir.yani öyle pek bir yüce anlamı yok! sonuçta kant geleneksel yaşamın ahlaklı önermeler üretemeyeceğini ve dünyayı biz öznelerin inşa ettiğini belirterek aydınlanma ve moderniteye bağlanır
buraya kadar ki filozofların dışında voltaire sınırsız bir düşünce özgürlüğü ve hoşgörü savunusuyla öne çıkmıştır onun sözleşme ye verdiği cevap bu yaklaşımının adeta özetidir:"düşündüklerinize katılmıyorum ancak düşündüklerinizi söyleme hakkınızı sonuna kadar savunacağım" yine ansiklopedinin yazarı olarak diderot bilimsel düşüncenin önemini savunmuş ve anarşist yazına göre kişi özgürlüğünü devlete karşı savunmuş bir anarşizan dır(marshall;imge) sonuç olarak aydınlanma kişi ve düşünce özgürlüğünün sonuna kadar savunulduğu ve bireylerin gelenek karşısında özgürlüğünün bilimin din karşısındaki özgürlüğünün öne çıktığı ve roussaeu ile aydın bir despotun bunları garanti altına alamayacağının tek özgürlüğün bir halk egemenliği sisteminde bulunduğunun açığa çıktığı dönemdir ve belki de rasyonel bir toplum inşasının en fazla bu dönemde öne çıkmıştır.
türkçesi iş bankası kültür yayınlarından çıkmıştır. çeviri türker armaner e ait 184 sayfadır.
--spoiler--
sören kierkegaard (1813-1855): topu topu 42 yıl süren yaşamında, 30'lu yaşlarının başında yayımladığı ya/ya da ve korku ve titreme gibi yapıtlarıyla sivrilen ve etkisini hem felsefeci hem de yazar olarak günümüze dek sürdüren önemli bir 19. yüzyıl düşünürüdür.
1843'te yayımladığı kaygı kavramı'ysa, kierkegaard'dan son yıllarda dilimize aktarılanlar arasında özgün dilinden çevrilişiyle de farkını oluşturan bir yapıttır.
türker armaner (1968); kuşağının felsefeyle edebiyatı birbirini en iyi biçimde besleyerek sürdüren önemli üyelerindendir. i̇skandinav dillerinden çevirdiği yazarlar arasında kierkegaard'ın yanı sıra sofi'nin dünyası yazarı jostein gaarder de bulunan armaner'in kendi yazdıkları arasındaysa, ilki 1997 yılında yayımlanan (kıyısız) üç de öykü kitabı bulunmaktadır
--spoiler--
hayır niye verdik şimdi bunları?
şöyle çevirilişiyle de farklıymış...
internete bi de dili bölümü koymuşlar türkçe yazıyor.
işte o yüzden koyduk.
çünkü bi kere dili türkçe değil. inanılmaz bir sözcük seçimi var çevirmenin. kullandığı sözcüklerin bazılarını hayatımda ilk defa duydum. o derece berbat bir sözcük seçimi söz konusu. bir de övmüşler farklılık yaratıyor diye. gerçekten bu zamanda böyle çeviri bulmak çok zor bi iş. bi de hasan ali yücel serisinden çıkıyor. gerçekten de tam bir ironi olmuş...
ben açıkcası çevirmenin 68 doğumlu olmasını bugün araştırırken farkettim * insan 100 yaşında falan sanıyor. herhalde imam hatip falan mezunudur. ya da benim kitabın çevirmeni farklı biriydi *
sonuçta çeviriyi anlamanız benim gibi 20 li yaşlardaysanız mümkün değil. ben de zaten kitabı okudum ve hiç bir şey anlamadım...
türkçesi: roma tarihinin özeti
kabalcı yayınlarından çıkmış hümanitas serisinin 9. kitabı. yazarı eutropius. yazar dönemin pagan bir yüksek devlet memuru ve senatörüdür. imparator valens in isteği ile bu kitabı yazmış.
kitap adından anlaşılabileceği gibi tarih özeti olma ve propaganda amacı gütmüş. keza pers savaşlarına hazırlanıyormuş imparator.
kitap daha çok bir savaş tarihi kitabı gibi ancak son derece yalın bir dili ve öğretici bir üslübu var. pek fazla çarpıtma içermiyor keza yazar zaten nedenler üzerine pek fazla spekülasyon yapmamış. ancak kitapta sosyal olgulara yer verilmemesi göze çarpıyor.
türkçe baskı da latince aslı ile beraber verilmiş. çeviri çiğdem menzilcioğlu na ait. 301 sayfa tutuyor.
roma tarihi hakkında pek fazla türkçe kaynak bulunmadığı göz önüne alınınca iyi bir giriş kitabı.
heidegger in varlık ve varolanları inceleyen yaklaşımları ayırtetmek için kullandığı kavram.
heidegger e göre ontoloji varlık olarak varlık ı incelerken kendilerini ontoloji olarak dahi sunsa bile diğer felsefi yaklaşımlar ontiktir yani varlığı değil varolanları incelemektedir.örneğin bilimler-çünkü varolanları inceler- ve tabii heidegger e göre kendisininki dışındaki felsefi yaklaşımlar...(özellikle descartes ve kant a sataşır sık sık)
ancak heidegger bunlar arasında da görece ayrımlar yapar ve kendine göre varlığın anlamına yaklaşanları önontolojik olarak adlandırır.
an itibariyle ege üniversitesi tıp fakültesi dekanı.
dahiliye gastroenteroloji uzmanıdır kendisi. asıl ilgilendiği alan reflüdür. yani aslen reflüologdur.
öğrencilerin eğitimi ile son derece ilgilidir. ancak eğitim anlayışı 1950lerden kalma otoriter bir anlayıştır. öğrenciye insiyatif bırakmayınca iyi doktor olacağını varsayıp elinden gelse hafta sonu da öğrenciyi okulda tutacaktır. ayrıca kendisi ezberci eğitim sisteminin iyi bir neferidir. ona göre tıp eğitimi eşittir ezberlemektir. arkadaş kendisinin üniversitede olduğunu eütf nin de bir yüksek okul değil fakülte olduğunu unutmaktadır.
işin daha ironik yanı dekanlığın çıkardığı daha adı konmamış gazetenin 2. sayısının manşetinin "özgürlük olmadan bilim olmaz" olması. ama ne de olsa eütf de özgürlük hocaların akademik kadroları babalarının malı gibi keyfi kullanım özgürlüğü olması. **
kaan h. öktem tarafından yine kendisi tarafından çevirisi yapılan heideggerin varlık ve zaman adlı yapıtı için yazılan giriş kitabıdır.
kitap 2008 eylülünde bahçeşehir üniversitesi ve agora yayıncılık işbirliği ile çıkmıştır ve 226 sayfadır.
kitabın içeriğine gelince.
kitap 3 bölümden oluşmaktadır;
sinopsis: bu bölümde varlık ve zamandaki bölümlerin birer özeti yer almaktadır.
sözlük: türkçe-almanca almanca-türkçe * olarak iki alt bölüm vardır. kitaptaki garip kavram seçimleri için dönüp baktığınızda gerçekten faydalı olmaktadır.
kavramlar ve açıklamaları: kitaptaki ana kavramların açıklamalarının yer aldığı bölüm.
kitabın daha önceden okunması gerçekten faydalı olacaktır. birincisi eserin * çevirmenin elinden çıkan bir özeti okunmuş olacaktır.
ikincisi ise kitabın çevirisinde gerçekten son derece saçma bir sözcük seçimi bulunmaktadır. yazar adeta türkçeyi katletmiştir. bu nedenle kılavuzu okumak yararlı olacaktır. hem sözcüklere aşinalık kazanacak hem de anlayamayacağınız bazı sözcükleri önceden sözlük bölümüne bakarak almanca türkçe bir sözlükten bulabilirsiniz.
hadi tamam osmanlıca sözcükleri sever tarihe karışmış sözcükleri kullanmanın ne anlamı var.
ya da neden o halde almancaların hepsini olduğu gibi bırakırmıştır?
örneğin negasyon; türkçeye bildiğimiz olumsuzlama diye çevrilen kavramı olduğu gibi bırakmış. oysa hiç değilse inkar diye çevirebilirdi.
bir başka örnek yazarın önsözde belirttiği havf kavramı, yazar endişe anlamına gelen başka bir sözcük olduğu için bu kavramı diriltmeyi seçmişmiş. tamam heidegger korku ve endişe yi birer ayrı kavram olarak almış ancak; hiç bilmediğimiz bir sözcük nasıl olacak da bir kavramı tam karşılayacaktır. bir zamanlar tam karşılasa bile olsa olsa havada asılı kalmaktan başka ne yapabilir. oysa birincisi kierkegard dan alınan angst kavramı türkçeye kaygı kavramı olarak çokça çevrilmektedir ve bu isimde bir kierkegard çevirisi zaten mevcuttur. ikincisi ise anksiyete de denebilecek kavramı zaten tam olarak karşılayan bunaltı sözcüğü vardır ve günlük dilde de kullanıldığı için çok daha anlaşılırdır. herhalde yazar bu yapısökümün babasına kendini fazlası ile kaptırmış ki dilin bir yapı olduğunu ve sözcüklerin anlamının diğer sözcüklerle ilişkisi içinde belirdiğini unutmuş. *
yazarın türkçesi de herhalde bir varlık ve zaman kılavuzu kılavuzu nu hak ediyor. yine de eser başarılı.
--spoiler--
Hürriyet Gazetesinin en etkili kalemi Bekir Coşkun istifa etti. işte istifanın perde arkası;
Coşkun, "17 yıldır çok mutlu bir biçimde çalıştığım gazetemden ayrıldım. Kırgınlığım yok, herkese teşekkür borcum var" dedi.
Coşkun un, aniden izne çıkması ve yazılarına ara vermesi medya sektöründe çalkantılara neden olurken, sabah saatlerinde Coşkun un istifa yolunda olduğu haberi çıkınca gelişmeler de hızlandı. Cunda adasındaki yazlığında bulunan Coşkun, önce gazetesi ile arasında bir sorun olmadığını belirtti ve "Genel bir hava vardı, onun için izne çıktım. Benim hakkımda şimdi bir şey söylemek, yazmak yanıltıcı olur" demekle yetindi.
EVET iSTiFA ETTiM
Akşam saatlerinde ise Coşkun kararını kesinleştirdi ve Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök ile telefonla görüşerek istifa kararını bildirdi. Coşkun, Gazateporta şu açıklamayı yaptı:
" 17 yıldır görev yaptığım Türkiyenin en etkili gazetesinden istifa ettim. Bu kararımı Ertuğrul Özkök e bildirdim. Kalmam için çok ısrar etmesine rağmen kararım kesindi ve uyguladım. Hürriyet te zor günlerde birlikte olduk şimdi veda ediyorum. "
BARDAĞI NE TAŞIRDI?
Ankara da bir süredir Coşkun'un Hürriyet teki yazılarına müdahale edildiği özellikle hükümet aleyhinde yazı yazmamasının istendiği öne sürülüyordu. Coşkun un yakın dostları " Yazıları makaslanmaya başlandı. Hükümeti eleştirmemesi bazı isimler aleyhinde yazmaması isteniyordu. Coşkun, iki sene önce Emin Çölaşan ın seyrettiği filmi izlemeye başladı" dediler.
Coşkun ise istifasının nedeni olarak şunları söyledi:
"Ben kararımı 15 gün önce verdim ama bunu kimseyle paylaşmadım. istifama şu konu neden oldu diyemem ama AKP iktidarı olduğu sürece, hiçbir gazeteci, yazar, muhabir ve hatta matbaa işçisi, akşamları başını mutlu biçimde yastığa koyamaz"
HABERTÜRK'TE DOSTLARIM VAR
Coşkun,"Habertürk Gazetesi ile temasınız olmuş, orada mı işe başlayacaksınız?" sorusuna ise Habertürk te dostlarım var ve görüştüm. insan hayatında yeni bir heyecan, yeni bir başlangıç her zaman iyidir. Henüz net bir kararım yok. Benimle birlikte çalışmak isteyen dostlarım var. Gelişmelere bakacağım" dedi.
Coşkun "Bazı dedikodular da kulağıma geldi. Ertuğrul Özkök’ün umreye gitmesine karşı çıkmışım. Tam aksine çok akıllıca bir iş yaptı. Yazısını beğenerek okuyorum, islam aleminin bu yazılardan alacağı çok ders, öğreneceği çok şey var"dedi.
isviçreli dilbilimci ferdinand de saussure(1857-1913) ün ölümünün ardından(1916 da ) öğrencileri tarafından yayınlanan notlar.
kitabın türkçe çevirisi berke vardar a aittir. tdk yayınlarından ve multilingual yabancı dil yayınlarından çıkmıştır.
kitabın önemi, kitapta daha sonra antropolog levi-strauss un yapısalcılık adı vereceği yöntemin ilk defa kullanılmış olmasıdır. daha önce başkaları tarafından öncelendiği iddia edilse de kesin olarak bir yöntem olan yapısalcı yaklaşım saussure da belirir.
saussure kendinden önce filoloji ve gramer çalışmalarını * dilbilimin öncüsü kabul etse de bunları yetersiz bulur. bu dönemde dil bilimciler dil dediğimiz olgunun kendisinden önce, tekil olgular üzerinde durmayı doğal bulmaktadırlar. * bu yaklaşımlar dili bireylerin özgür yaratımı, yalın bir nesne ve canlı bir varlık * olarak görmelerinin nedenidir. *
saussure burada dil i bireylerin dışında kalan dilyetisi bölümü * olarak tanımlamaktadır. yani dil incelemelerinde bireysel faktörler kapı dışarı edilecek ve genel bir yapı olarak dil ele alınacaktır.
tarihsel değişim önemsizdir çünkü önemli olan yapıdır ögelerin değişimi değil. örneğin hergün kalkan bir tren seferinde vagonlar ve görevliler değişse bile sefer ve diğer seferlerle kurduğu ilişki aynı kalmakta ve 365 gün aynı adla adlandırılıp kalkmaktadır. *
gerek tarihsel yapı gerek bireysel faktörler yapı gerçeğini kaçıracak ve bireysel olgulara, dilin tarihine -kendisine değil- takılacaktır. o halde yapılması gereken bunları dışarda bırakarak dilin eşzamanlı yapısını incelemektir- ki zaten artzamanlılık eşzamanlılıkların üst üste gelmesidir.saussure eserde bir fransızca sözcüğü inceler * ve örneğin anlamını korumasına rağmen teleffuzunun değiştiğini ve bu nedenle bazı harflerin yazıldığı halde telaffuzunun olmadığını gösterir. *
yapı içinde önemli olan ögelerin kendileri değil ögeler arası ilişkidir. bu nedenle ögeleri benzerlikler değil aralarındaki farklar konumlandırmaktadır.
saussure dilbilimsel ögeleri gösterge olarak tanımlar. bunlar kavram-ses çiftleridir. kavram gösterilen ses ise gösteren olarak adlandırılır. burda önemli bir konu olan göstergenin nedensizliği ortaya çıkar yani bir kavram ve bunu dile getiren ses birbirine mantıksal bir neden olmaksızın bağlanır. buna itiraz olan yansımalar ise hem çok azdır hem de bunlar da zamanla ses ve yazım olarak dönüşebilmektedir. yani yansımadan köken alan bir söz bile yapı içinde ilişkisini korurken yazılışını ve söylenişini değiştirebilir. buna karşın ikincil nedenlilik denen bir durum vardır örneğin * ağaç kavramı saymaca iken ağaçlık sözcüğü bununla ikincil nedenlilik denilen bağıntıya girer. yani bir kavramdan türetilen başka kavram için kullanılır ikincil nedenlilik.
saussure eserinde bu yöntemle toplum içindeki göstergeleri inceleyecek bir bilimin oluşabileceğini bunun adınında göstergebilim olacağını belirtir. ki bu savında haklı çıkmıştır. sonuç olarak nerdeyse bütün dilbilim kuramları saussure dan esinlenirken * yapısalcı yöntem insanbilimlerinin her alanında ve felsefede etki etmiştir.
kaynaklar:
1. genel dilbilim dersleri; f. saussure, türkçesi: berke vardar.
2. yapısalcılık; t. yücel
baudrillard ın kuramı *
baudrillard a göre içinde bulunduğumuz çağda gerçeklik artık kitle iletişim araşları tarafından emilmekte ve hipergerçeklik durumuna geçilmektedir.
hipergerçeklikte hakiki olan ile olmayan arasındaki ayrım kalkmıştır. ikisinin yerini simülasyon ve simülakrlar * almıştır. ancak simülasyon taklitten ayrıdır. taklitte gerçeklik ilkesine uygun olarak bir yanıltma söz konusu iken simülasyonda gerçeğin yerini simülakrlar ve hipergerçek almaktadır.
hipergerçeklikte gerçek olanlar özellikle kitle iletişim araçları aracılığı ile asimile edilip tüketilmekte ve hipergerçek haline gelmektedir.
baudrillard örnek olarak aslında körfez savaşı olayının olmadığını söyler. insanlar televizyonların karşısında adeta bir film izler gibi savaşı izlemektedir. ancak kendini televizyondan yayarken bütün anlamından soyutlanmakta ve savaşın yerini insanların duyarsızlaştığı birer görüntüden ibaret olan savaş görüntüleri,savaş haberleri, şiddet ya da savaş simülakr ı almaktadır.
buna göre artık hakikat hakkında yorum yapmak imkansızdır çünkü herşey çoktan simüle edilip hipergerçeğe emilmiş olacaktır.
burda en önemli eleştiri elbette hakikat ve gerçeklik iddiasını reddeden baudrillard ın teorisi ne oluyor sorusudur. verilen cevaplar kişinin modernite/postmodernite konumuna göre değişmektedir.
gerçeklik olarak algılanmak istenen görünüm.
baudrillard a göre gerçeklik sona ermiş ve hiper gerçekliğe geçilmiştir.
artık bizim için olayların gerçekliği değil simülakr ı söz konusudur. iletişim aletleri sayesinde gerçeklik emilmiş ve simülakr haline gelmiştir. yani simülasyon ile gerçek iç içe geçmiştir. baudrillard bunun için suçlu rolü yapmayı örnek verir ve suçlu rolü yapmaya calıştığımızda - bir şeyi çalıyor gibi yaptığımızda - bunun gerçekten çalmaktan bir farkı olmayacaktır.
yine simülakr olarak fransa da bir mağranın * aslına yönelik kopyasının mağra imişçesine gezilmesi örneğini verir. işte mağra bir simülakr olarak iş görmektedir.
atardamarlar ile toplardamarların arasında olmaması gereken anormal bağlantılar ve damarların yapısında ve şeklinde bozuklukla giden doğumsal rahatsızlık
beyinde olursa ölümcüldür. beyin bt de hiç bir sonuç vermez. mr da şüphe edilebilir. ancak anjiografi yapılırsa kesin tanı konabilir.
ölümden sorumlu patoloji; atar damarlara gelen kanın beyni besleyemeden toplar damarlara geçmesi sonucu oluşan akut iskemi dir. 20 li-30 lu yaşlarda görülen erken ölüm sebeplerindendir.
kavramların hatalı kullanımına iyi bir örnek ve yanlış bir tabirdir. keza annelik davranışının iç güdü değil öğrenilen bir davranış olduğu gösterileli yıllar olmuştur ancak elbette bu bilgi türkiyede pek bilinmiyor(bkz morgan,psikolojiye giriş).
en önemli özelliği muhafazakar ataerkil görüşlerin en sevdiği "içgüdü"(!)olmasıdır.
1955 yılında izmir/bornova da kurulan ege üniversitesinin aynı yıl açılan fakültesidir
kurucu dekanı aynı zamanda kurucu rektör olan şimdiki adıyla halk sağlığı o zamanki adı ile hijyen profesörü muhittin ereldir
fakültenin önemli özellikleri
1.ege bölgesinin en büyük hastahanesine sahipti
2.üçü bulanın anabilim dalı açtığı bir yönetim biçimine sahiptir
3.hastahane inanılmaz bir sömürü üzerine kuruludur asistan maaşları düşük ve intörn ve asistan nöbetleri çok sıktır intörnler tıp eğitiminden çok amelelik eğitimi almaktadır yine asistanlara pek çok angarya yüklenmektedir intörnlerin tüm asistanların isa önemli miktarda emeği artık-emek olarak sağlık şirketlerine aktarılmaktadır
şu anki rektörü serhat bor dur kendisi refluolog dur(yani gastroenteroloji de reflü uzmanı)
"öğreti̇m elemani bakimindan gelişim
1955 yılında 2 profesör ve 2 doçent öğretim üyesi ile öğretime açılan tıp fakültesinde 2008 yılı başı itibariyle 284 profesör, 124 doçent ve 51 yardımcı doçent olmak üzere toplam 459 akademik personel bulunmaktadır. öğretim üyelerine ilave olarak, yüz elliye yakın uzman doktor ve binden fazla hemşiresi olan, toplam çalışan sayısı ise dört bin beş"e yakındr