vergi alırken vatandaşı ayırmıyorsak askerlikte de ayırmamalıyız bence. kısa dönem yapacağım askerliğimi fakat burada sorun şurada bence, eşit sürelerde olmalı ve o eşit süre kısalmalı.
siyaset milli geliri paylaşım mücadelesidir. iktidara gelen gruplar ya da kesimler kendileri için vergi yükünü daha az kılmayı amaçlarlar. Siyaset asla halk için değildir, ki zaten kişiler de bireysel tercihlerinde iktisadi kararlar verirken toplumsal tercihlerinde bunu göz ardı ederler, siyasi kararlar verirler, seçim mekanizmasının bir halkası olurlar. Niskanen ve Samuelson gibi iktisatçıların da yıllar öncesinde belirttiği gibi bürokratların amacı oy maksimizasyonudur ve bunun için vaadlerde bulunurlar. medyan seçmen denen gruba yönelirler, bu grup çok ilginç bir gruptur, 15 milyon vergi mükellefi olmasına rağmen bu kişilerin sadece o parti kazansın diye verdikleri partiler seçimi kazanır. neye göre oy verdiklerini kestirmek bazen çok güçtür, yakışıklı bir aday için bile oy veren çıkabilir. bu vaadler kamu harcamalarını artırır, öylece vergiler artar, bireysel mali yükümlülükler artar. sonuç olarak siyaset çıkar içindir ve halk bu sistemin bilerek ve ya bilmeyerek çarkında dönen bir araçtır.
durumu partilere indirecek olursak şu parti şunu savunur, bu parti bunu savunur gibi bir düşünce bence yanlış olur. bir örnekle anlatmak gerekirse, ak partinin seçim vaadlerinden birisi işe başlayanların 1 yıllık maaşını devlet karşılayacak. bir birey burada yukarıda da belirttiğim gibi şunu düşünmelidir, tabi iktisadi bir bireyse. ulan ben bu işin neresindeyim? eğer ak parti başa gelirse devlet bu vaadini hazineden karşılayacak, yani kamu harcaması artacak. kamunun finansmanı vergiler ile oluyorsa bir şekilde vergiler artacak, bireysel vergi yükü artacak. ee ben enayi miyim arkadaş ak parti oy artıracak diye fazladan vergi ödeyeyim. durum diğer partiler için de çok farklı değil. her türlü zarardayız, seni beni çok da düşünmüyorlar.
Bilgisine ve ders anlatımına hayran olduğum hocamızdır. Ayrıca hocanın vergi kaçırmıyorum sözüne kapak yaptığını sanan ve kendilerine olduk gözü ile bakan öğrencileri esasen pek olmamışlardır.Geçen muhabbeti tam olarak bilmemekle birlikte Adnan hoca gibi zeki bir insanı alt etmek o kadar kolay değildir. Muhtelen hoca gelir vergisi mükellefligi dışında bir şeyler söylüyordu, benzerlerini bize de söylemişti. Ayrıca gelir vergisi mükellefleri de pek tabi ki vergi kaçırabilir. Verginin kaynakta kesintiye uğruyor olması, günlük yaşamda vergi ile alakalı hiç bir alış verişin, faaliyetin olmuyor anlamına gelmez. Sen maliyecisin, büyük düşün.
"Hayal kırıklığı insanı öldürmüyor. Yalnızca yaşama azmimiz bir parça eksiliyor, başka bir şey olmuyor. Bir defa daha ayağa kalkana kadar, eskisi gibi gülmeye başlayana kadar, günlük işlerin hengamesine tekrar dönene kadar, bir vakit bocalıyoruz. Sonra yara izi gibi bir şey kalıyor... Zamanla kabuk bağlıyor. Elin hep oraya gidiyor, kaşıyorsun. insanın diliyle eksik dişini yoklamasına benziyor. Sonra kaşımamayı, yoklamamayı öğreniyorsun.
Hepsi yalan tabi inanma!" şeklinde cümleler kurdurtan lanet olası olgudur.
hep kafaya olsaydı nasıl bir şey olurdu sorusunu sordurtan, hayal kurdurtan, insanın bütün hayat enerjisini alan ve kurtulunamazsa insanı çürüten durumdur. en kötüsü de gerçekten severken ayrı düşmekten kaynaklanan hayal kırıklığı herhalde.
kime göre ve neye göre en iyi kitaplar sorusunun sorulmasını gerektiren başlıktır. Bana göre sabahattin ali kitapları başyapıttır, aylak adam çok iyidir. fakat bir başkasına göre hiç bir edebi değer taşımayan vampir hikayeleri gibi adına bestseller denilen kitaplardır. Nitekim tanımlamak zor iştir.
Anısı biz olalım bu sokakların
öpüşmediğimiz tek saçak altı
hiç bir otobüs durağı kalmasın
Biz yürüyelim kent güzelleşsin
gürültüsüz sözcükler bulalım
yeni sevinçlere benzeyen
Biz gelince bir yağmur başlar
yüzün çizilir buğulanan camlara
bir uzun karartma biter
akasyalar köpürür birdenbire
ve her avluda adınla anılan
çiçekler sulanır akşamüstleri
Bir arkadaş evine uğrarız yolüstü
bir fincan kahve içeriz, ısıtır bizi
başını sessizce omzuma koyarsın
gülüreyhan olur soluğun
Biz kalırız kuşlar dönüp gelir
her balkonda bir menekşe sesi
Belki yeniden güzelleştiririz
adları değiştirilen parkları
perdeleri hiç açılmayan evlerde
ışıklar yanar çocuk sesleri duyulur
tanıdık sevinçlerle dolar yeniden
kendi sesini kemiren alanlar
Anısı biz olalım bu sokakların
ve hiç durmadan yağmur yağsın
Biz gürültüsüz sözcükler bulalım
sarmaşıklar fısıldaşsın yine
Gidersek birlikte gideriz
yeni sevinçler buluruz hüzne benzeyen
Sevmek için illa bir neden aramadığımız Türkiyemizin başkentidir. Evet Ankarada bir bok yok ama seviyoruz. Okul bitse de eve dönsek özlemiyle yanıp tutuşuyoruz. Ankarada arkadaşlıklar daha sade ve daha gerçektir, dostçadır. Bir arkadaşınızla vakit geçirmek için bir yerlere gitmenize gerek yoktur mesela, güvenparkta oturup bir simit yemek yeterlidir. Allahın demetinde saatlerce dost sohbetleri yapmayı boğaz manzaralı bir mekana asla değişmem mesela. Mühim olan güzel manzarılı bir yerde ya da mekanda olmak değil o arkadaşla beraber olmaktır.
kimse yoğurdum ekşi demez tezini çürüten üretici modelidir. zamanında dut satarken abi bugün yağmur yağdı tatlı değildir dememe rağmen sabit müşterilerimin tezgahta kalmasın diyerek dut alması da dürüst esnaflığın ulaşabileceği boyutları göstermektedir.
borusan holding bünyesinde çalışan, yöneticisinden üretimdeki işçiye kadar herkesin ismi zikredildiğinde rahmetli diye andığı kişidir. güzel işler yapanlar güzel anılır elbette.
ufukta yeni kitap var mı soruma, uzun bir süre yok kardeşim cevabını vermiş gençlerbirlikli sevdiğimiz abimizdir. bir Ankaragüçlü olarak bandırma Ankaragücü maçında bandırmayı desteklemesine alınmış olsam da en sevdiğim yazarlardandır. bu gençler tribünlerinde bir şey var çözemediğim, tanıl abi, necdet abi, emrah serbes falan bu adamların hep kızıl karaya gönül vermiş olması tesadüf olamaz.