Havaların soğuk olması koşulu ile akşam saatlerinde gidilir, sağlam sıra beklenir, bozalar alınır içine biraz sıcak leblebi serpiştirilir, oracıkta tüketilir, hayata bir renk katılmış olunur.
zamanında bir yıl yaşamış olduğum mahal. çok önceden şahsına münhasır olan bu mahal istanbul'un aslında küçük bir prototipi. zira her memleketten insan buraya gelmiş yerleşmiş ve uyum içinde yaşamayı becermiş. fakat zamanla bu kalitesini kaybedip gettolaşmış ve ahlak seviyesi düşmüştür. eski cumbalı zadegan sınıfı evleri şimdi artık sokak lambası olmayan gecekondulara dönüşmüş vaziyette.
bozacısına da değinecek olursam eğer ilk başta yenildiğinde pek anlam ifade etmeyen bu içecek ikinci üçüncü denemeden sonra -leblebili olacak şekilde- bağımlılık yapmasa da yenilebilir bir şey olduğunu fark ettiriyor. kış günleri hazine'den daha fazla para basan bu darphanenin karşısındaki leblebiciden buram buram leblebi kokusu gelir. fakat ne hikmettir ki bu leblebinin sadece kokusu güzel.
verilen bir selamı bir ömür boyu yanıtsız bırakmamaktır, görülen bir nüans farkını bir ömür boyu karşılıksız bırakmamaktır. kimisine göre istanbulda bir semt adıdır.
Neydi Vefa?…
Unutmamaktı…
Zor günde sırt dönmemek,
Kapıları örtmemekti…
Dostun ağlarken gülmemek,
Her acıya onunla göğüs germekti vefa…
Laf değil…
Vefa ne bir semt, Ne de sadece apartman adı,
Vefa dostunla hemhal olmaktı…
Yaralıya merhem,
Susuza su…
Ve Vefa “Anlamak”…
Bir Diken için Bir Gülü Atmamaktı.