" Şabat' ta görülen bu değişimin nasıl gerçekleştiğini anlamak için, Satürn gezegeninin taşıdığı anlama bakmamız gerekmektedir. Geleneksel, astrolojik ve metafizik anlayışa göre Satürn gezegeni zamanı temsil eden bir gökcismidir. Satürn, zamanın ve dolayısıyla ölümünde tanrısıdır. Ancak insanlar Tanrı'ya benzediklerinden ( yani akla, ruha, sevgiye ve özgürlüğe sahip olduklarından) zamanın ve ölümün egemenliği altında değillerdir. Fakat insan aynı zamanda da bir hayvana benzemektedir ( yani, bir bedene sahiptir ve doğa kanunlarına boyun eğmektedir.) bundan dolayı da zamanın ve ölümün kölesi durumundadır. Babiller kendi tanrılarını nefislerini terbiye ederek yatıştırmak istiyorlardı. Kitab- ı Mukaddes' te ise bu sonra çok farklı bir çözüm getirilmeye çalışılmıştır. Burada zaman, bir gün boyunca doğanın gidişine karışmamak suretiyle devre dışı bırakılmaktadır. Bunun ardında yatan düşünce şudur: bir değişim, bir çalışma veya bir çatışma olmazsa, " zaman" diye bir şey de olmayacak ve artık insanlar zaman tanrısının önünde eğilmeyeceklerdir. Yani şabat, insanlığın zamanı nasıl yendiğini gösteren bir semboldür. Zaman artık ortadan kaldırılmış ve Satürn, kendisine adanmış olan günde tahtından indirilmiştir!"
“Her şey koca bir rezilliğin etrafında dönüp duruyor. Hepsi de memnun, böyle olması gerektiğinden eminler, ölene kadar bu şekilde devam etmeye razılar. Ama ben edemem.”
Adil olanın peşinden gidilmesi doğrudur, en güçlünün peşinden gidilmesi ise kaçınılmazdır. Gücü olmayan adalet acizdir; adaleti olmayan ise zalim. Gücü olmayan adalete mutlaka bir karşı çıkan olur; çünkü kötü insanlar her zaman vardır. Adaleti olmayan güç ise töhmet altında kalır. Demek ki adalet ile gücü bir araya getirmek gerek; bunu yapabilmek için adil olanın güçlü, güçlü olanın ise adil olması gerekir.
Adalet tartışmaya açıktır. Güç ise ilk bakışta tartışılmaz biçimde anlaşılır. Bu nedenle gücü adalete veremedik, çünkü güç adalete karşı çıkıp kendisinin adil olduğunu söylemişti. Haklı olanı, güçlü kılamadığımız için de güçlü olanı haklı kıldık.
" Aşağılıyorsun, bizzat kendini aşağılıyorsun ruhum! Kendini onurlandıracağın zaman gelip geçiyor. Çünkü herkesin tek bir yaşamı vardır ve seninki hemen hemen tamamlandı; kendine saygı duyan biri değil, diğer insanların ruhlarında kendi mutluluğunu arayan birisin. "
"Bugün, içinde yazmaya yer olmayan yeni bir savaş başlıyordu. Evini ve ailesini arkasında bırakıp giden birinin hüznüne benzer bir üzüntü kapladı için."
alçakların ve alçaklıkların kol gezdiği şu dünyada, tek kelime zarfta...
üstadımın ''zarf'' isimli noktalaması;
''şafakta bana uzatılan zarf;
kelime bu zarftadır, gerisi sadece harf...''
şunu bil ki sanço,” diye cevap verdi don kişot “iki tür güzellik vardır: ruh güzelliği
ve vücut güzelliği.
ruh güzelliği akılla, namusla, dürüstlükle, cömertlik ve terbiyeyle kendini gösterir; bütün bu meziyetler de çirkin bir adamda toplanmış olabilir.
insan dikkatini vücut güzelliğine değil, bu güzelliğe yönelttiği zaman da, şiddetli, derin bir aşk doğar.
Delaura nın gözlerinin içine baktı: " Kendinizi mahkum ettirmekten korkmuyor musunuz?"
" Zaten mahkum olduğumu sanıyorum, ama Ruhülkudüs tarafından değil" dedi Delaura, telaşlanmadan. " onun aşka inançtan daha fazla değer verdiğine inanmışımdır hep"
oruç, allah için bütün gün aç ve susuz kalmanın ulvi rejimi...
nefs denilen içimizdeki şeytanın, senede bir ay, gündüzleri aç ve susuz, demir parmaklıklar içine alınması ve bütün çığlıklarına arka çevrilmesi...
onun, geride bıraktığı aşk, vecd, cehd, hamle, ölçü, usul, sistem ve titizlik o kadar büyük oldu ki, islâm âlimleri, imkânlar âleminin semasında, kehkeşandaki toz yıldızlara kadar nisbet ve kıyas hattı çekilmemiş hiçbir nokta bırakmadılar.
bugün de, en fazla, insaflı garp âlimlerinin hayran olduğu bütün bir ölçü mimarîsi, o'ndan birkaç asır sonra hemen kuruldu.
büyük islâm âlimlerinin omuzlarında duran bu muhteşem mimarîye, bir zerrecik insaf sayesinde kâfir olarak da hayran kalmamak mümkün değildir.
" şimdi bulutsuz gökyüzünde gururla parlayan nisan güneşi doğurmaya hazırlanan toprağı ısıtıyordu. Toprak ananın besleyici sinesinden yaşam fışkırıyor, tomurcuklar patlayarak yeşil yapraklara dönüşüyor, tarlalar boy veren otlarla ürperiyordu. Her yandan tohumlar şişiyor, yukarı doğru uzanıyor, sıcağa ve ışığa ulaşma ihtiyacıyla toprağı çatlatıyordu. Taşan öz sular fısıltılar çıkararak akıyor, çatlayan tohumlardan Öpücük sesleri yayılıyordu. Arkadaşlarının kazma sesleri sanki yüzeye yaklaşmışlar gibi giderek daha da belirginleşiyordu. Bu taptaze sabah vaktinde, güneşin yakıcı ışıkları altında, toprak işte bu uğultuya gebeydi. insanlar bitiyor topraktan; kırıkların arasında ağır ağır filizlenen, gelecek yüzyılın hasadı için boyatan ve yakında toprağı çatlatacak olan, intikamcı, kapkara bir ordu yetişiyordu..."
"Mahzunlaştı. Bunun için benden kaçıyordun Selim. Oysa, herkes anlatmak için birini arar. Sen ne biçimdin Selim? Ne olurdu her şeyi öğrenseydim? Ellerin terliyor muydu gene?
Dalıp gittiğin oluyor muydu?
Dinlemekle olmuyor. Yanında olmalıydım.
Anlatmakla oluyor mu? Birlikte yaşamak gerekti. Birlikte yaşamak gerekti."
" Bak arkadaş, dünya kurulduğundan bu yana Çukurova bizim kışlağımız değil miydi? Şimdi bir çadırlık yer kalmadı bize. Ne diyorsun yerleşmek için bir çadırlık yerimiz yok. Toros'ta Yaylak, çukurda Kışlak yok. Biz gökyüzünde mi oturalım gözünü sevdiğim aslanım, öyle mi? "
ben seni sensiz de yaşarım sevdiğim.
gün olur, teslim olurum belki korkularıma, görmezsin beni.
seni korkularımda yaşarım.
gecenin bir yarısı kan-ter içinde uyanırım düşlerimden, kimbilir kaçıncı yitirişimdir seni, hakedilmemiş yenilgilerimde.
seni yalnızlıklarımda yaşarım, bir çiğ tanesi düşmüş gibi rengini unuttuğumuz çiçeklerin üstüne.
seni, bana bir türlü getirmeyen her yeni günün sonunda tattığım, içime tortu gibi çöken, yağmalanmış umutlarımda yaşarım.
boğazımda kilitlenen sancılardasındır artık, bilmezsin.
yoksun sen olmazsın, sen beni yaşayamazsın!..