Ahmet hamdi tanpınarın içinde ağır psikolojik tahliller içeren fakat okurken bir o kadar da keyif veren romanı. başka bir ifadeyle huzursuzluğun romanı. türk edebiyatının baş yapıtlarından kabul edilir ki bence de öyledir. olay akmaz sürüklemez ama sizi hikayenin içine çekip alır.
Aradığın yeri bildiğinde aslında onu bulmak çok kolaydır. Bazen bir çay yudumu , bazen üflediğin bir sigara dumanı , bazen ise kulağına gelen mutlu bir melodi. Büyük sıkıntıları aşarak ona ulaşmak zordur ama bunu başarmak azimle gerçekleşir. Önemli olan yalın ayak geçtiğin bu yoldan ayağına çamur bulaşmamasıdır ya da kalıcı olmaması , temizlenmesi. Yolda yürürken hiç bir şeyi es geçmeyin , içinizde kuşku olmasına izin vermeyin. Sorunlar kanser hücreleri gibidir. Biraz bile kalsa çoğalır ve büyürler. Tamamını sindirirsen sorunların , hazımsızlık yapmaz. Huzura ulaşmak için ufak şeylere bağlanırsın sonra. Huzur ekmeğini kırdığında sofra bezi üzerine düşenler mutluluk kırıntılarıdır. En önemlisi huzur kendini bilmektir. Ne olduğunu ve nerden geldiğini bilmek . En büyük huzursa tek olana hayırlı bir kul olabilmektir
bir ahmet hamdi tanpınar romanıdır. ihsan, nuran,suat,mümtaz başlıklı 4 bölümden oluşmaktadır. roman ikinci dünya savaşı başlamadan bir gün öncesinde başlayıp ikinci dünya savaşının başlamasıyla son bulur. aktüel zamanda 24 saati konu edinen romandır.
bazen fazla huzurdan ne yapacagımızı sasırıyormusuz gibi geliyor.. bilincli bir sekilde degil, bilincsizce..
celine "hayatta bize en buyuk acıyı verecek seyi arıyoruz ve onun kolesi oluyoruz" der. bu apayrı bir hikayenin konusu elbet, ama bunun light versiyonlarını gunluk hayatımızda yasatıyormusuz gibi geliyor bazen..
hani "huzur mu bıraktın adamda.." diye saga sola saldırırız ya kimi zaman, belli bir yas ve olgunluktan sonra bana insanın huzrunu kendinden baska hic kimse bozamazmıs gibi geliyor acıkcası. sanki ara ara can sıkıntısından bizi huzursuz edecek seyler uyduruyoruz, atraksiyon oluyor, sonra yeniden huzurumuzu bulmak icin debeleniyoruz.. manyak mıyız neden boyle seyler yapalım, degil mi? cevabını bilmiyorum. ama zaman zaman kendime huzursuz edici canavarlar yaratıp sonra da sovalye edasıyla onları oldurmeye kalkısıp, enerji kaybından yorgun argın yeniden kendini bulma seferleri duzenliyormusum gibi geliyor. kendi kendime oyun oynuyorum esasen bir cesit.. hem sovalye hem ejdarha oluyorum.. olen de kazanan da ben oluyorum.. halbuki otur oturdugun yerde..
belki arada huzursuzluk da sart, ki degerini bilelim huzurumuzun, o'nu kaybetmemek icin daha cok ugrasalım.
yaşama nedenimdir. bir anlık huzurların bile günlerce, haftalarca, aylarca hatta yıllarca etkisinde kalınabiliyor. huzur öyle bir şey ki insanın fiziksel ve ruhsal olarak tam verim alabileceği koşulları sağlayan tek etmendir. insan kendisini cennette hissedebilir, mutluluk hormonunu daha fazla salgılar. yok olması durumunda kişinin karakter yapısını değiştirecek olan bir his. insanı kendine getirir.
yıllar geçse de hafızada ilk günkü kadar kalan roman. hani insanın ara ara okuduğu kitaplar vardır ya, herhangi bir sayfasını açıp keyifle sanki ilk kez okuyormuş gibi okuduğu. işte benim için öyle kitaplardan biri bu. ama daha da kişisel bir anıya konu olmuşluğu var. bu kitap sayesinde hayata döndüm ben, kelime anlamıyla değil, gerçek anlamda. bi gün anlatabilecek konumda olursam paylaşırım da, insanın her ne yaşıyorsa yaşasın, bi anda hayata bağlanabileceğini gösteren romanlardan biri bu. kesinlikle.
romanın ön sözünde der ki mehmet kaplan:
''Eroine alıştırılan gibi kolay, hafif, sudan yazılara alıştırılmış okuyucu kütlesi için bu yazıların okunması ve anlaşılması bir hayli güçtür.''
gece-ay-deniz üçlüsü. ve buna eklenen harika bir soğuk. çok üşütmeyen. ve akılda uçuşan düşünceler.
düşünceler düşünülürken (evet düşünceler de düşünülebilir) usulca fondan yükselen sesler. ve birden bir yıldızın kayarken çektiği klark. her şey bugunlerde tamamlamak için kurulmuş gibi.
çok üşümüştüm. evet bu bir rüya da olsa üşümüştüm. rüyada üşümenin de ilk defa olduğunu anlamıştım. rüyamda ölüp canlandığım çok olmuştu halbuki. ama ölmek üşümek kadar kutsal değil. tebessüm ettim it gibi titrerken.. çünkü huzur ses etmişti...
huzur:
baktım. sadece baktım. bakarken konuşamadığım anlar. konuşamadığım anlar da kalbimden yükselen trilyonlarca kelimeler. en bensel hallerime dönüşler. en huzurlu hissediş anları.
rüya:
aktım gittim. yollara. ilerlediğim her bir adımda 10 senelik bir anı bıraktım geçmişime. geleceğime. öteme berime. sustum. susarken konuştum.
hayat:
varoluşun kimi zaman nasıl da bir nadidelik sağladığını gördüm. rüya da olsa. nefes aldığım anın gerçekliği ne kadar masalsa, rüyanın varlığının gerçekselliği.
uyku:
ne kadar en derine gidişin bir önceki evresi olsa da( bir ilerisi ölüm) kutsaliyet sahibi bir nadide. uykuyla sevişince rüyanın doğduğunu ve o rüyanın muhteşem bir huzur getirdiğini anladığım anlar..
huzur:
bakışların kutsaliyeti kimi zaman en derine inebiliyor. ve fondaki sesin sesi biraz daha yükseliyor. yeryüzüne bir hediye gibi sunuyor gibi kendisini .
kalkış:
bir rüyada sözlenebildiğinin verdiği iç huzurla, huzurla vedalaşmanın gerçekliği..