eğer cehalet çoğunlukta ise bu sistem ülkemizde göreceğimiz gibi işlemez.
demokrasilerin temsili yönetimi benimsemiş olmaları günümüz koşullarında yanlızda bir ilüzyondur.
bu palyaço gösterisini sonlandırmak iyi eğitilmiş olmaktan ,beyinlerin pozitif bilim gerçekleriyle dolu olmasından geçer.
çözüm basittir,
bazen gerekliliği konusunda gerçekten şüpheye düşmekteyim. nedenine gelince:
bu güne kadar atatürk ten sonra gelen hangi şahsın bize demokrasi hakkında iyişeyler düşündürtüğünü sormak isterim. demokrasi eğer iyi bir şeyse o zaman neden bu kadar şikayetçiyiz bizi yönetenlerden .
kendi menfaatleri uğruna devletini satmayı marifet bilenlerin yönetimi altında yaşamaktan daha zab verici ne olabilir ki .
türlü türlü oyunlarla ülke insanını her türlü oyununa alet eden ve bu şekilde oyları alan bu hükümetler kendilerini bir dikatatör olarak görmekte ve kendini o makama getirenlere karşı bir üstün ırk olarak görmektedirler , bu affedilmemesi gerekn en büyük hakarettir hele ki onurundan asla vazgeçmeyen bir halk için.
atatürk bize neler öğretti asla unutulamamalıdır , o bize asla umut kesmemeyi , bir devletin başındaki yöneticilerin her zaman gaflet ve dalalet içine düşebileceklerini ve işte o zaman emanet edilen gençlerin oratay çıkması gerekliliği.
hayat her zaman hata yaptırıyor insanlara ama önemli olan ahatalardan ders alabilme kabiliyetidir.insan olmak bence budur.
Siyaset sahnesinde herkes demokrasiden yana, herkes demokrat. Günümüzde kimse ona açıkça karşı çıkmıyor, ama herkes de onu kendine göre yorumluyor, olduğundan farklı gösteriyor. Oysa demokrasinin herkesin keyfine göre yorumlayamayacağı tarihsel ve bilimsel bir anlamı var.
Demokrasi; eski Yunanca'da halk anlamına gelen demos ve otorite anlamına gelen kratos kelimelerinin birleşmesinden oluşmuş bir kavramdır. Kavramın kökeninin de gösterdiği gibi, "halkın yönetimi" anlamına gelir. "Halkın kendi kendini yönetmesi" olarak da tarif edilir. Fakat, demokrasi gerçekte, ancak sosyalist toplumda halkın yönetimi oldu.
Demokrasi, tarihsel olarak kralların, padişahların mutlak egemenliğine dayanan feodal sisteme karşı, toplumun tüm kesimlerinin yönetime katılacağı bir yönetim biçimi olarak ortaya çıktı. Bu nedenle de tarihsel olarak feodalizme karşı ileri bir yönetim biçimidir.
Tüm toplumun seçme ve seçilme hakkını kazandığı kapitalist toplumda, demokrasi de biçimsel olarak, toplumun tamamının seçimler aracılığıyla yönetime katılımı görünümünü aldı. Fakat bu, halkın yönetime gerçek anlamda katılımı anlamına gelmedi.
Burjuvazi feodalizme karşı savaşırken toplumun diğer kesimlerini yanına çekebilmek için onların da yönetime katılmasını savundu. Fakat burjuvazinin asıl amacı kendi iktidarını ve egemenliğini kurmaktı. Nitekim, burjuvazinin önderliğinde kurulan demokrasi de onun egemenliğinin damgasını taşıdı.
Bu demokrasi biçimine, "burjuva demokrasisi" denir.
Hiçbir toplumda ve tarihin hiçbir aşamas'nda saf bir demokrasi olmadı ve olmayacaktır da. Demokrasi, her durumda bir sınıfın egemenliğini dile getirir ve bu anlamda da bir sınıfın damgasını; taşır.
Bu durumda, yönetim biçimi olarak demokrasi, ikiye ayrılır. Bunlardan birisi "burjuva demokrasisi", diğeri "proletarya demokrasisi"dir.
O halde, demokrasiden söz edildiğinde en başta sorulması gereken soru "kimin için demokrasi?" sorusudur. Buna göre, demokrasinin niteliğini, iktidarı hangi sınıfın elinde bulundurduğu belirler. Burjuvazinin iktidarda olduğu demokrasi "burjuvazi için demokrasi", proletaryanın ve emekçi halkın iktidarda olduğu demokrasi "halk için demokrasi"dir.
Demokrasiler, aynı zamanda iktidarda olmayan sınıflar üzerinde bir baskı gücü, yani diktatörlük anlamına gelir. Her demokrasi, aynı zamanda bir diktatörlüktür.
Yani; burjuva demokrasisi; burjuvazi için demokrasi, işçi sınıfı ve halk için diktatörlüktür.
Sosyalist demokrasi ise; işçi sınıfı ve halk için demokrasi, burjuvazi ve diğer sömürücü sınıfların kalıntıları için diktatörlüktür.
Lenin, Devlet ve ihtilal'de bu durumu; "demokrasi, bir sınıf tarafından bir başka sınıfa, nüfusun bir bölümü tarafından nüfusun bir başka bölümüne karşı, sistemli zor uygulamasını sağlamaya yarayan bir örgüttür" şeklinde ifade eder.
Tek başına genel oy hakkının varlığı, "halkın kendi kendini yönetmesini" sağlayamaz. Burjuvazi, bir anayasa yaparak, bir parlamento ve başka temsili kurumlar kurarak, halkın genel oy hakkını kabul etti diye, otomatik olarak kendi iktidarını halkla paylaşmış olmaz. Tersine, kurduğu devlet örgütlenmesi ile, halkın oy kullanma hakkını, kendi iktidarını güçlendirecek bir araca dönüştürür. Burjuva demokrasilerinde sistem, emekçi halkın politik faaliyetlerini felce uğratacak, kısıtlayacak ve gerektiğinde politik faaliyetten uzak tutacak tarzda organize edilmiştir.
Demokrasi hakkında yanlış ve çarpık görüşler vardır: Demokrasi "azınlığın çoğunluğun kararlarına uyduğu" bir yönetim biçimi değildir; öyle görünse de, esas olan bir sınıfın diğer sınıflar üzerindeki egemenliği olmasıdır. Demokrasi, tüm vatandaşların yönetime EŞiT katılımı da değildir. Herkesin bir oy hakkı vardır ama demokrasilerin sınıfsal niteliğini belirleyen, sayısal bir azınlık çoğunluk değil, iktidar gücünü kimin elinde bulundurduğudur.
Demokrasi kelimesi, bu sınıfsal niteliğinden ayrı olarak ifade edildiğinde, somut bir olguyu tanımlamaktan uzak kalır. Dolayısıyla, demokrasiden söz edilirken, sınıfsal niteliğiyle birlikte kullanılır. Halkın yönetimini anlatmak için "halk demokrasisi", burjuvazinin yönetimini anlatmak için, "burjuva demokrasisi" kavramları kullanılır.
Bu anlamda, demokrat olduğunu ve demokrasiyi savunduğunu iddia edene sorulması gereken ikinci soru, "hangi demokrasi?" sorusudur. Devrimciler, demokrasi mücadelesinden söz ederken, bundan kastedilen, halk için demokrasi mücadelesidir.
Gerçek anlamda halkın yönetimini ifade eden demokrasi sosyalist demokrasinin bir biçimi olan halk demokrasisidir. Bu demokrasi, sosyalist toplumda yaşam bulur.
Burjuva demokrasisinde halkın yönetime katılımı, 4-5 yılda bir seçimlerde kullanılan oy hakkı ile sınırlanmasına karşılık; sosyalist demokrasi ise; komünler, konseyler, sovyetler, meclisler, sendikalar ve onlarca biçimde örgütlenmiş halkın doğrudan yönetimidir.
Burjuva demokrasisini savunmak, burjuvazinin egemenliğini, halk demokrasisini savunmak ise halkın egemenliğini savunmaktır. Demokrasiyi savunmakta ayırdedici nokta budur.
öteden beri aklımın almadığı şey.
şimdi nedir, bir ülke var, o ülkeyi yönetecekler de genel bir seçimle halkça seçiliyor, süper.
düşünün ki şimdi bir işyerini veya okulu. buralar nasıl yönetilir? en kıdemli, işi en iyi bilen en tepede, onun çömezi aşağıda, bla bla. en azından böyle olmalı. şimdi kalkıp da işyeri oylama ile yönetilebilir mi? çalışanlar falan hep beraber oylama yapacak, en çok oyu alan müdür olacak, vs. aynı şey okul için de, fabrika için de geçerli. olur mu öyle? nerede liyakat, nerede kriter, deneyim, bilgi, vs.? ya da diyelim müdürsünüz. çalışanın en tıfılı geldi, "arkadaşlar beni kendi aralarında şef seçmişler". ne dersiniz siz bu adama?
ama koca ülkenin yönetimi söz konusu olduğunda sadece aldığı oy yeterli oluyor. nasıl iş lan bu? ondan sonra adamları yandaşçılıkla, kendi adamını oraya buraya atamakla, milli eğitime imam tayin etmekle suçluyorlar. e tamam işte, bu da demokrasi işte. önemli olan çoğunluğun adamı olmak işte. devlette bir memur olabilmek için bile senelerce oku, dünya kadar sınav ver. ama başbakan olmak için gereken tek kriter oy almak.
çok affedersiniz ama ben böyle demokrasinin sıçayım içine.
--spoiler--
Biz bu kafayla adam olamayız deyişi, bir zamanlar, aydın denebilecek, en azından eğitimli, ama karamsar kişilerin dillerine pelesenk olmuştu. Deyişin, toplumu bütün sınıf ve kesimleriyle kapsayan bir yanı vardı. Adam olunmasını engelleyen kafa herkeste olabilirdi; politikacıda, devlet memurunda, askerde, işadamında, esnaf ve sanatkarda, işçide, emekçide, köylüde, herkeste...
Bugünlerde ise, televizyon kanallarında sıkça görülen, her biri gazetelerinde köşe sahibi kimi seçkin aydınlara bakılırsa, çok dar bir kesim hariç Türkiye'de herkes adam olmayı ve ülkeyi adam etmeyi kafasına koymuş durumda. Çünkü, söylediklerine göre, Türkiye'de işçisi, köylüsü, Kürdü, orta sınıfı, işadamı, sanayicisi, tüccarı, hâttâ politikacıların çok büyük bir bölümü ülkenin demokratikleşmesi konusunda son derece ısrarlı. Onlar ısrarlı da, Türkiye'nin başına çöreklenmiş, muhafazakar, dar görüşlü, dünyanın nereye gittiğini okuyamayan, demokrasi kültüründen nasibini almamış, konumunun sarsılması olasılığından dehşete düşen dar bir elit kesim var ve bunlar gidişata hep taş koyuyor.
"Böyle bir şey nesnel olarak nasıl mümkün olabilir?" sorusu haklı bir sorudur; ama bilelim ki Batı Avrupa'da salak bir liberal de yukarıda aktarılan kurguyu halkı bulacak, "evet ne yazık ki böyle" diyecektir. Hadi, Avrupalı salak liberalleri anladık; Türkiye'de okuyup yazmış, kimileri gençliğinde solculuk yapmış, hâttâ sorsan bugün bile solcuyum diyecek insanlar nasıl olup da böyle düşünebilirler?
Nasıl olup da böyle düşünebildiklerini, kendinizi onların yerine koyarak düşünmek kuşkusuz güç bir iş. Ancak,empatinin bu kadarı biraz fazla olsa da, denemekte yarar var. Tamam, sermayenin neferleridir, sermayeye göbekten bağlıdırlar falan filan; ama böyle de olsa aslında kendi gözbağları olduğunu, başka bir deyişle gidişatı belirli yerlerden nemalanmaktan ziyade, düşünce yapıları gereği öyle değil de böyle gördüklerini, bu yüzden bugün yattıkları yere yattıklarını söyleyebiliriz.
Ama olmaz ki, böyle de yatılmaz ki...
Gene de böyle yatıyorlarsa, biraz daha kafa yormakta yarar olabilir.
Birincisi, bu eküri hâlâ 1989-91 dönemecine ve hemen ardından gelen egemen söylemlere takılıp kalmış durumdadır: "Devletçi, bürokratik, anti-demokratik rejimler birer birer çökmekte, dünya evrensel demokrasinin egemen olduğu yeni bir döneme girmektedir. Ekonomide neoliberal politikalar, devleti küçülttüğü, ayrıca üstyapıda da liberal yönelimlere kapı açtığı için sineye çekilebilir. Biz bu evrensel demokratikleşme dalgasını hele bir yakalayalım, sosyalizmi, sınıfı gene konuşuruz..."
(Soldan takviye: Marx&'ın Manifesto'da yazdıkları asıl şimdi bir bir gerçekleşiyor.)
ikincisi, aynı eküri, klasik bir yanılgı sonucu emperyalizmi ekonomik temelinden soyutlayıp "devlet politikalarına" indirgemiş; kapitalizmin küresel regülasyonuyla görevli kuruluşların varlığını, ileri kapitalist ülkeler arasında kimi alanlarda artan işbirliğini (ve işbölümünü) ve sistem içi çelişkilerin belirli bir düzeyde tutulmasını "emperyalizmin sonu" olarak görmüştür.
(Soldan takviye: Neden hep Lenin? Kautsky zamanında ne demişti? Sonra, Hardt ve Negri de var.)
Hepsi iyi de, devlet nerede gerçek anlamda küçülüyor ki? Temsili demokrasiye dayalı rejimlerin sayısında görülen artış dışında dünyada "demokratikleşme" yönünde bir eğilimden söz etmek mümkün mü? Piyasacılık, siyasette, toplumsal ve kültürel yaşamda hangi "demokratikleşmeye" yol açmıştır?
Sonra, emperyalizm bitmişse, Yugoslavya'da, Afganistan'da, Irak'ta, Filistin'de olup bitenleri neyle açıklayacağız? Bu coğrafyalara yönelik müdahaleleri"anti demokratik rejimlerin yıkılması ve halkların özgürleşmesi" maymuncuğuyla açıklamaya kalkana kim inanır?
Peki, bu kadar basitse, neden göremiyorlar?
Bu sorunun klasik, ama hep geçerli bir yanıtı vardır: ideolojik angajman. Söyleneni "totoloji" sayacaklara hatırlatmak gerekir: Her ideoloji, ters gelişmeleri de harmanlayıp kendi çerçevesinde bir yerlere koyacak bir iç dirence, soğurma kapasitesine sahiptir.
Hepsi bir yana, liberal eküri en azından bir konuda haklıdır. Çünkü, Türkiye'de toplumun geniş ve çok çeşitli kesimleri gerçekten bu ekürinin meşrebine uyan bir demokrasicileşme süreci içindedir. Nasıl mı?
Artık Türkiye'de en odun politikacı bile "sivil toplum kuruluşlarını karar sürecine katma" gibi laflar edebilmektedir.
Artık Türkiye'de en geleneksel sendika patronları bile işverenle ortak sosyal diyalog projelerine imza atabilmektedir.
Artık eğitim dendiğinde Türkiye'de eğitim bilimcilerin çoğunun aklına ilk gelen şey sanayinin nitelikli ara eleman ihtiyacının karşılanması olmaktadır.
Artık Türkiye'de en geri kafalı vali/belediye başkanı bile tabandan katılım” lafını duyduğunda "elbette" diyebilmektedir.
Tamam da, bütün bunlara karşı çıkan, süreci durduran/yavaşlatan, dar, ama egemen bir kesim sahiden var mı?
Varsa ve her şeye karşın gene de bu kadar güçlüyse, "helal olsun" demekten başka söylenecek söz olmamalı.
--spoiler--
not: metin çulhaoğlu'nun 29 aralık 2007 tarihiyle sol'da çıkan "demokratikleşme'ye kim taş koyuyor?" yazısından alınmıştır.
iğrenç, aşağılık, aptal, yaşamaması gereken cahil insan pisliklerinin yönetime zorla katılmasıdır. ay ne aşağılık yahu? 2 paket makarna, 3-5 çuval kömür alacak parası yok, bir de devlet yönetiminde söz sahibi olmak istiyor. aptal şey! soruyorum size değerli ülkemin değerli üst tabakası; bu insanların yönetimde söz sahibi olması devleti alçaltmaz da ne yapar? aptal bunlar aptal, ne anlar demokrasiden karar vermekten falan? aziz nesin boşuna mı demiş "bu ülkenin %60'ı aptaldır." diye.. e haksız mı? bu ülkenin kalburüstü tayfası olarak derhal yönetimi ele geçirmeli ve o aşağılık fakir, eğitimsiz kesimin ülke yönetimindeki söz hakkını elinden almalıyız arkadaşlar! ileri!
turkiye'de tabu haline getirilmis olan kavram. en hafif sekliyle bile olsa demokrasi illetini tenkit etmek hos karsilanmiyor. orta cag avrupasi'nin skolastik dusunce yapisinda dine sovmek nasil karsilaniyorsa bugun bu ulkede demokrasi hakkinda olumsuz gorus belirtmekte ayni sekilde karsilaniyor. gecelim.. Voltaire "demokrasi ayak takiminin despotizmidir" der. osmanli'nin son donem aydinlari da demokrasiyi "hukumet-i avam" seklinde nitelemislerdir. avam hakimiyeti, daha dogrusu ayak takiminin hakimiyeti.
Nedir ayaktakimi ? toplumun 10'da 9'u. toplumun 10'da 9'u zaten aptaldir. bir irkin, bir ulkenin kaderi bu aptallarin oy varakalari ile sekillendirilemez. modern tarih ilminin yaraticisi olarak kabul edilen fransiz tarihci thierry "demokratik cumhuriyetlerin sonu ahlaki bir alcalistir' diyor. yalan mi ? 2 kilo bozuk makarnaya, 3-5 torba zehirli komure tamah edip oy kullanilan bir ulkede ahlaktan seciyeden bahsolunabilir mi?
Hulasa Demokrasi herzesi Turk irki'na ve devletine artik zarar vermeye baslamistir. sonu gelmeli, her kafadan bir ses cikmasina, ayaktakiminin hakimiyetine son verilmelidir.
cesitliligi farklilik olarak gosteren hosgoru ve saygi yerine ozgurluk temeline dayanan utopya.hic bir zaman mumkun olmayacagini savunucu sosyologlar tarafindan ispatlayan yonetim bicimi.
insanlari dusuncelere kamplara bolen ortak degerleri yok eden toplumsal gercekligi ve kulturu hice sayan toplumu degil bireyi hegomonya...
yeterince eğitilmemiş, özgür düşünce biçimi aşılanmamış toplumlarda kötüye kullanılan, işe yaramayan yönetim biçimi. halkın zaaflarını kötüye kullanmaya yol açar. tehlikelidir.
demokrasi, senden çok farklı düşünen birini dinlemeyi gerektirir. farklı düşünceleri duymaya tahammül gerektirir. sabrı öğretir.
(bkz: halkın kendi kendisini yönetmesi)
kendisi saklanmış bi yerlere diyolar ki fransaya gitti gelicek bekle,bence avrupa'lara gitmiş gibi yapıyo bizi kandırıyo o sever zaten böyle gizemi, bi türlü tanımının yapılmamasını.bi de mutlak iktidar da bu aralar bizde olduğu için küsmüş de olabilir ama acilen gelmesi lazım artık biz onun özleminden olmadık işler yapabiliriz.o yüzden hemen gelsin ,özletti kendini gene..burdan sesleniyorum: elma dersem çık armut dersem çıkma..elma!
kant'a gore halka yapilan zulumdur. cunku demokraside temsil gorevi verilen cogunluk, azinliga baski uygulayabilir ve hic haz etmeyecegi uygulamalara gidebilir. bu da baskici bir zihniyetin urunudur.
avrupa birligi gibi olusumlarda gozlenmeye baslayan kantci yonetim bicimi ise, halkin bir topluluktan ibaret degil, bireylerden ibaret oldugunu gormeyi savunur ve en kucuk azinliga bile istedigi gibi yasama hakkini verir.
insanların laf kondurmadığı kavram. bu sistemi eleştirenler atatürk'e karşı çıkmakla bile suçlanmıştır. hele gün gelir birisi bir yerlerini değiştirmeye kalkarsa vay halinedir.
kim demişti yaa, biri demişti. "demokrasi güzel de sonra dizmesi sıkıcı oluyor". yani solo test gibi bişey. oynarken iyi de, arada pürüz mürüz çıkartıyor bu, insan üşeniyor. kim demişti yaa. bence güzel demişti.