bizim büyük çaresizliğimiz nihal'e aşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. asıl çaresizlik buydu. güzel demiş barış bıçakçı. okunası, izlenesi, başucu yapılası. sesinizin dışarıdaki çocuk seslerinden ayrıldığı zamanlar okunmasa daha iyi yalnız.
birkaç hafta öncesinde sunumunu yapmış olduğum kitap. barış bıçakçı'nın dili su gibi, sade ama çarpıcı. ender'in ağzından çetin'e yazılmış olması bana bir parça oğuz atay-tutunamayanlar'ı hatırlattı. sayfaların arasında geçen bazı cümleler var çok acıtan, durup düşündüren. filmini kitabını okumadan izlemiştim, filmi kitabı kadar duyguları yansıtamamış olsa da yine de o havayı verebilmiş, bu da seyfi teoman'ın başarısı. kitabı okuduktan sonra filmi izlemek insanda bir parça hayal kırıklığı yaratabilir. ankara başka,barış bıçakçı bambaşka.
ilker aksumun hatrına izlediğim filmdir, kitabı filmden çok çok başarılıdır. izledikten sonra tuhaf bir ruh haline girdim, evden çıkmak istemedim. ufak çaplı moral kaybı yaşadım, kısaca hayattan soğudum lan.
--spoiler--
bizim büyük çaresizliğimiz nihal'e aşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu.
--spoiler--
Birazdan okumaya baslayacagim. Filmdeki kayip hava kitapta da esir almaz umarim. Editlerle sevdigim cumleleri yazacagim. Neden mi? Cunku canim su an oyle istedi amk. ( kendi kendine triplenmece).
dostluk ve samimiyetin bu kadar güzel aktarılması her baba yiğidin harcı değildir. ayrıca ankara'nın o yağmurlu günlerinden kesitler olması filmi daha da güzel yapmıştır.
kitaplarını okuyup filmlerini izleyen akabinde eleştiri yapan insanları kıskandığım, ardından ilk defa Bizim Büyük Çaresizliğimiz'de bu fırsatı yakaladığım yapıttır. (bkz: gözbebeğem)
şayet ben bu kitabın içinde bir yerde olsaydım Ender ve Çetin'in tam ortasında bir karakter olurdum dediğim romandır. olmak istenen kişi Ender ama uhtemelen yaklaşılan kişi Çetin olurdu.
ender ve çetin'in kitabın sonlarına doğru nihal'e mektubu:
" Sevgili nihal. Tatlı nihal, güzel nihal
bir kış günü çetin'le Ender istanbul'da kilyos tarafında bir yere gitmişlerdi. hava feci soğuktu. iki arkadaş bir tepeye çıkmış, bir bulutun içine girmiş gibi olmuşlardı. sisin beyaz kütlesi, etraflarında dağılıp birleşen kümeler halinde hareket ediyor, kulaklarına "hısss" diye bir şey fısıldıyordu. bazen sis arsızlaşıyor, çetin ve ender birbirlerini bile göremez oluyorlardı. deniz... denizi de göremiyorlardı, ama orada tepenin hemen aşağısında belli belirsiz seçilen kayaların dibinde olduğunu biliyorlardı. her yer her şey bembeyazdı, nemliydi, hayaldi, silinip gidecek gibiydi. iki arkadaş susuyordu. sonra bir geminin düdüğünü duydular. bir gemi düdüğü! o beyaz kütlenin içinden bir yerlerden geliyordu. " burdayım!" diyordu, "her şey gerçek" diyordu ve belki de "geliyorum!" diyordu...
çetin ve ender, hala o sisin içinde, seni bekliyor, bekliyor, bekliyor..."
Barış Bıçakçı'dan okuduğum ilk eser ve çokça sevdiğim. Altta paylaşacağım cümleler ve niceleri beni benden almıştır zira. Anlatim karakterlerin birinin ağzından ki kendisi de bir yazar. Bir kadına olan aşk üzerinden dostluk muhasebesi yapılmış kitapta. Birbirlerine oyle bağlı öyle çok sevgi dolular ki zamanında ayni kadina aşık olma hayali bile kurarlar.
“Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal’e aşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu.”
”En büyük ahlaksızlık, demiştim kendi kendime, bir aşkı yaşayamamaktır. Hayatı mümkün olan en geniş haliyle yaşamak gerekir, demiştim.”
Ayrıca söylemeden edemeyeceğim olaylar ankarada geçtiği için cazibesi ve havası bir başkadır benim için.
Barış bıçakçı romanı.
iki saattir ağlamamın da nedenidir. Cümleler bu kadar mı güzel seçilir? Okurken koptu yüreğimden bir kaç tel. Kitabı pasta yer gibi hemen bitmesin de azar azar okuyorum.
Bazen bir ankara sokağını fısıldıyor o zaman dağılıyorum gitmek geliyor aklıma yine özlemek...
barış bıçakçı'nın kitabını ne kadar sevdiysem, seyfi teoman'ın yönettiği filminden bi o kadar nefret ettim.
filmi bunca zaman bekletmem aradığımı bulamama korkusuydu, tam olarak da başıma gelen budur. filmde özellikle tinderstick'ten let's pretend in çalacağı anı bekledim ama yok. bu sahne benim için kitabın en can alıcı kısımlarından biriydi ve filmde o şarkıyı duyamamak büyük eksiklik. kitapta ne kadar derine işlediyse cümleler, filmde o kadar havada duruyordu.
--spoiler--
MArtın sonlarına doğru bir akşam, odasına gitme zamanı geldiğinde yine sessizce koltuğundan kalkmış, "biraz yürüyelim mi?" diye sormuştu. Tinderstick'in Let's pretend i çalıyordu. Önerisine sevinmiştim ama güzelim şarkıyı dinlemeden kalktığı için de sinirlenmiştim. Şarkının bitmesini beklemiş, sana bir not yazmıştım: "Bu kız kemanları duymuyor! Yemeğe girişme, lahmacun alıyoruz.
Zamandır. Güzel olanı alır, anıları alır, iyiyi alır kötüyü verir. belki kötüyü alır iyiyi verir ama eninde sonunda o iyiyi de alır. sonuç olarak her şeyi tüketir bizde çaresiz çaresiz izleriz olanı biteni. Bizim büyük çaresizliğimiz takvim yapraklarıdır, duvardaki saattir, eski fotoğraflarımızdır, dündür, bugündür ve yarındır.