Deryanın içinde bir minik kum tanesi,
dip dalgalarından korunmak ve kendini güvende hissedebilmek için,
istiridyenin içine doğru yol alır.
Ama istiridye o minik kum tanesini önce istemez, kurtulmaya çalışır, kendisine ne kadar yabancı da olsa, varlığı onu şaşırtsa da, yalnızlığına ortak gelmiştir kum tanesi..
Artık bir amacı olur istiridyenin,
ona ihtiyacı olan minik kum tanesini içine alır, sarar, sarmalar, açılır, kapanır,
hem suyu filtre eder, hem de minik kum tanesini o kadar çok sahiplenir ki
bir daha kolay kolay ayrılmaz bir bütün olur ikisi..
Sonra, minik kum tanesi,
istiridyenin emeği, kum tanesinin güveni ve sabrı sayesinde pırıl, pırıl, parlak göz kamaştıran inciye dönüşür..
Daha sonraları istiridye her açılıp kapandığında kendi içinde büyüttüğü
inci tanesi ile gurur duyar ve daha da
güzelleşirler beraber, istiridye de mutludur, inci tanesi de.
Artık geride kalmıştır, incinin, minik kum tanesi olduğu günler, istiridyeninde yalnızlığı bitmiştir..
Ta ki insanoğlu denilen canlı,
bu güzelliğe el atıp, onları ayırana dek..
insanoğlu inci tanesine sahip olabilmenin hırsı ile istiridye yi acımasızca katleder!!!
ve derlerki deryaların tuzu,
ağlayan istiridyelerin göz yaşlarıdır..
dünya üzerinde, geçmişe olan özlemi bu kadar iyi anlatan bir şarkı, müzik ve şiir yoktur diye düşünüyorum. bu öyle bir şey ki, bambaşka bir etki altına alıyor insanı. yüzde yüz başarıya ulaşmış hatta onu bile aşmış bir parça. oldukça duygusal.
güney kore dizisi i'm sorry, i love you'dan uyarlanan dizi.
ayrıca kayahan'ın çok güzel bir şarkısı: "bizimkisi bir aşk hikâyesi, siyah-beyaz film gibi biraz..."
şu an aklıma vuran eskimeyen şarkı.
çıktığı dönemde ortaokula gidiyordum. 6. sınıf belki de 7. sınıf. o zamanlar da içlenirdim. şimdi de içleniyorum. sebebini de bilemiyorum. https://www.youtube.com/watch?v=NCKvjIJP0lE
bu şarkının daha girişinde tarifsiz duygular hissediyor insan.nasıl desem sanki geçmişe özlem gibi.harikulade bir yapıt kayahanın en sağlam parçası bana göre.
bir kayahan şarkısı. yaşayan hisseder derinliğini, o kavgaların bile özlenişini, mektupta bile laf sokuş. itinayla yapılır, anılır özlenir. ah ulan dedirtir gece gece.
Lise 2 nin ilk günü. 2,5 tan 3 ortalaması ile eşit ağırlık bölümüne geçmiş oldum. müdürün odasına gidip sınıfımı öğrendim. merdivenlerden sınıfın olduğu kata çıkarken dua ediyordum. eski sınıftan bir kaç arkadaş olsun diye. sınıfı buldum. kapısı kapalıydı. hayatımın aşkına açılan bir kapı olduğunu sonradan öğrendim. çalıp içeri girdim. ilk gözüme çarpan o oldu.
siyah düz saçları, hafif tombul ve kırmızı yanakları, sırtını duvara vermiş, bir dirseği kendi masasında, diğeri dirseği de arka masada, elinde de kalem vardı. sadece bir kere gözlerine baktım ama eros o oku soktu bi yerime. o duyguyu bir daha hiç hissetmedim. arka masadan bi eleman gel dedi. önünden öylece geçip oturdum sıraya. Onu görüyordu masam. sol çarprazımdaydı. ilk teneffüste eski sınıfımdan bir kız sayesinde adını öğrendim.
Irmak...
adı ırmaktı ama yakmıştı sinemi. sıra arkadaşım barış ile sohbet etmeye başladık ama gözüm ırmaktaydı. yanına bi erkek geldi. tanıyordum onu. lakabı Sarı bela olan yasef. harbiden belaydı. uzun boylu ve sarışındı. yakışıklıydı aynı zamanda. küfrettim içimden. sevgilisi sandım. ilk gün öyle bitti. ama o gece hiç aklımdan çıkmamıştı. yarın olsa da tanışsam diye can atıyordum. sabah okula sarı bela ile geldi. talihime küfürler ediyordum. sınıfa ondan önce girdim. öğretmen masasına oturdum. mecbur önümden geçecekti ve ben Günaydın diyecektim. öyle de oldu. bi de Gülmez mi. eros bi ok daha soktu.
yanında oturan kızla da tanıştım. Aylin. Aylin benim elim ayağım olacaktı. bilmeden ajan tayin ettim onu. Aylin e sarı belayı sorduğumda abisi dedi. sevinmek ile Kahrolmak arasında kaldım amk. Hangisi gebertirdi beni? abisi mi? Yoksa beslemeye başladığım karşılıksız sevgimi?
ben de okulda rahat durmayan biriydim. hep kavga ederdim lise 1 de. ama yalnız kovboy misali tek takılırdım. dayak da yerdim, atardım da. Sarı bela beni tanırdı. ters düşmemişti Yollarımız. bana nazaran onun yancıları da çoktu. hem lisede hem de sivilden. zaten lisenin olduğu mahallenin çocuğu idi.
korkmuyordum. ne sarı beladan ne de Irmak ın Bu durumuna karşılıksız kalmasından.
ilk hafta böyle geçti. sadece Günaydın diyerek, gerçekten günümü aydın ettiğinden haberi olmadan. sonra bi sabah barış gelmedi okula. Irmak aldı defterini yanıma geldi. Camdan dışarıyı seyretmek hoşuna gidiyormuş. heyecandan terledim. kalbim kalk gidelim diyordu. sol elinde "m" harfi vardı. defterinde de aynı harf yazıyordu. hem de her yerinde. m kimdi amk. abisinden korkmadan nasıl yazıyordu bu harfi. belli ki gözü karaydı. bi daha sevdim amk. ders bitti teneffüste barış geldi. içimden küfrettim. o da geri yerine gitti.
Bu arada Aylin ile muhabbeti ilerlettim. ona birazcık güvenmeye başladığım an, m nin kim olduğunu soracaktım.
günden güne artıyordu ona olan hislerim. can sıkıntısından kilo almaya başladım. hayvan gibi yiyordum. zaten 90 kilo ile başladım liseye. 100 ü devirmiştim. her anım onu düşünmek ve hayal kurmakla geçiyordu.
bi gün kantinde yakaladım aylini. canı sıkkın gibiydi. noldu dedim. başladı dökülmeye. Sarı bela ya aşıkmış garibim. ama Irmak a söylemeye çekiniyormuş. zaten her 2 kızdan 1 i sarı belaya aşıktı. Aylin in hiç şansı yoktu. ama benim vardı. O bana içini dökünce, ben de ona döktüm eteğimdeki taşları. "senin iş zor oğlum. Sarı bela öğrenirse bitersin. zaten sevdiği var onun. her yere mehmet yazıyor" dedi Aylin. kimdi lan bu mehmet. bulsam geberteceğim. Sanki suçu var elemanın.
Aylin ağzıma sıçsa da, hiçbir şey engel olamazdı Irmak a açılmama. bunu nasıl yapmalıydım? mektup yazamam yazım kötü. oturup bi yerde konuşamam her yerde sarı belayı ve biricik kardeşini tanıyorlar. Ulan ne kaldı geriye? şimdiki gibi değil ki, numarasını al whatsapp tan yürü.
çok güzel bir kayahan şarkısı. Her dinlendiğinde insana farklı duygular yaşatacak kadar etkilidir. Çıktığı günden beri arada sırada dinlerim ama hala seviyorum bu şarkıyı.
keman soloları ve koreografisi çok güzel olan video klip. Kayahan'ın şiirselliği de ayrı bir hava katmıştı tabii. Çooook uzun bir aradan sonra dinleme teşebbüsünde bulunmamdan sonra bir loopa giren beynim, tatmin edilme eşiğini çoktan aştığının sinyallerini vermiş bulundu. Olgun bir insan olarak, "yaşlanmadan yaşlanmak" dedim sessizliğe doğru. Örneğin yine karşılıksız sevmek, zararlı bir şey olduğunu öğrenene kadar. Sonra öğrenmeye düşman olmak! Devrimci bir hareket ya... Devrilenlerin olduğu devrimler hiç hoşuma gitmemiştir zaten. Hayatta da devrimler olur ya, ölen ölür, ardından bakarak geri getirirsin.
Hikâye anlatsın istersin hayatına giren her insandan sonra. Masala kaçar çoğu, olay örgüsüyle yetinirsin. Enstrümanların tersi lazımdır sana artık. Tamam, bir şeyleri anlatıyoruz onlar aracılığıyla, ancak bir şeyleri anlayabiliyor muyuz? Hangi enstrümanları kullanacağız bunun için? Bir parçanın başlangıcındaki o boşluk sesi gibi gelir içinde bulunduğun sessizlik. işlersin zamanı sessizlik ve karanlıkla. işte o enstrümanı ararsın. "Bilmece yok." der Wittgenstein, halt ettiğini söylersin. Önüne koyacağın bir bilmece de yoktur ha! Öyle boş boş diretirsin.
Bu da bir aşkın hikâyesi. Uzun olması içimden gelmez. Bilmeceler kısa olur.
--spoiler--
buradan senaristlere sesleniyorum her haltı değiştirdiniz zaten dizinin sonunu da değiştirin bari orjinali gibi olmasın korkut ölmesin. tolga ölebilir ama hiç sorun değil.
--spoiler--