2008 yılının en çarpıcı sinema yapımıdır. içinde onlarca kült haline gelecek sahne barındırması bir yana aşmış oyunculuklara ve görselliğe sahiptir.
şimdiden önümüzdeki ilk oscar töreninde ödüllerin bir çoğunun sahibini de belli etmiştir.
----spoiler----
japonların avustralya kıyılarına saldırmasıyla birlikte serbest kalan king george'ın olan biteni süzerek anlamlandırmaya çalıştığı sahne için bile izlenir. öylesine görkemlidir...
----spoiler----
ingilizce'de avustralya anlamı taşımasının ötesinde harika bir the shins şarkısıdır.
Time to put the earphones on:
No!
Born to multiply, born to gaze into night skies,
All you want's one more Saturday.
But look here, until then
They're gonna buy your nice time
So keep your wick in the air and your feet in the fetters
To the day.
You come in doing cartwheels
We all go out by ourselves
And your shape on the dance floor
Will have me thinking such filth and gauge my eyes.
You'd be s conundrum
Ah, I felt like I could just fly
But nothing'll happen every time I try.
A dual tone under wall
Selfish fool and hoped you'd save us all
Never dreamt of such sterile hands,
You keep them folded in your lap,
And raise them up to beg for scraps,
You know, he's holding you down,
With the tips of his fingers just the same,
You'll be pulled from the ocean,
But just a minute too late,
Or changed by a potion,
We'll find a handsome young mate,
For you to love.
You'll be damned to pining through the windowpanes,
You know you'll change your life for any ordinary Joe,
And though your night will go on,
Your nightmares only need a year or two to unfold.
Been in love since you were twenty-one,
You haven't laughed since January,
You try and make this up this is so much fun,
But we know it to be quite contrary.
Dare to be one of us, girl,
Facing the Andrum's conundrum,
Ah, I feel like I should just cry,
But nothing happens every time I take one on the chin,
You're humoring your cote,
You don't know how long I've been,
Watching the lantern dim,
Starved of oxygen,
So give me your hand,
And let's jump out the window.
2008 amerika-avustralya ortak yapımı, Macera, Dram, Savaş, Western türlerndeki 160 küsur dakikalık uzunca bir filmdir.
--spoiler--
bence gayet başarılı bir film. oyunculukların güzel olmasının yanısıra özellikle çocuğun ve dedesinin büyüyle uçuruma doğru gelen binlerce sığırı durdurduğu bölüm ile filmin sonlarındaki bombardıman'da yaşlı dedemizin hiç bir şey olmuyormuş gibi soğukkanlılık ve şaşkınlıkla etrafına ve cehenneme dönen gökyüzüne baktığı sahneler müthişti.
--spoiler--
siyah kadınlardan doğma kahverengi çocukların babalarının beyaz olmasını kabul edemeyen 3 maymunu oynayan ingilizlerden ve dünyanın düzeninden az da olsa bahseder.
resmi sitesi http://www.australiamovie.com/ olan film şöleni, tabi filmi şölen haline getiren ise hiç şüphesiz yeryüzünde yaşayan en güzel hatun ünvanını hala koruyan nicole kidman. bir mücadele, azim, gurur ve tabiki olmazsa olmaz olan aşk tutku ve sevgi ögeleri, yalnız tüm bu noktaları yakalamak için acele etmemek lazım, herşey sindire sindire dozajında verilmiş.
''Baz Luhrmann'ın filmi bildiğim kadarıyla ezilen bir halka adanmış ilk 'Rüzgâr Gibi Geçti'* tarzı epik. Sarışın, güzel bir hanımağa ile insan azmanı bir kovboyun patronajında da olsa, ancak yetmişlerde ayrımcılık görmekten kurtulan ve ancak ancak geride bıraktığımız sene kendilerinden özür dilenen bir halkın sürükleyici hikâyesi. Bütün o macera ve tutku, renk cümbüşü ve toz duman, Luhrmanesk şatafat piyango değil, olması gereken şey. (Ayrıca, aborijin gelenek, göreneklerine azımsanamayacak ölçüde sevgi saygı). 'Avustralya', politik olarak hakkaniyetli olmakla entertainment olmayı bağdaştıran ender örneklerden biri. Eh, demek ki her memlekette politik olarak hakkaniyetli olmanın kendine özgü bir yolu var.'' *
romeo ve juliet ve moulin rouge şahaneleri, tarihe adını üstün harflerle yazdırmışken, baz luhrmann'ın her işi sabırsızlıkla beklenir olmuştu artık. australia vizyona girmişti. "bu satırların yazarı" klişesinden hazlanmamakla beraber, onu ara sıra kullanmaktan da imtina etmeyen bu satırların çelişik yazarı ne oldu, nasıl olduysa filmi sinemada izleyememişti. ve aradan aylar, mevsimler geçmişti. "neden sonra" klişesinden hazlanmakla beraber ara sıra da kullanan bu satırların yazarı, neden sonra bir gün filmin dividisini almıştı. (korsan) (gereksiz detay) merakla beklenen an gelmiş miydi yoksa? (kolpadan heyecan yaratma mode on) ve evet. 2 saat 38 dakikalık şölen artık başlamıştı. ama o da ne? (yalandan şaşırma efekti) (efektif değil) bu klişeler de nerden çıkmıştı? 1500 tane sığırı bi yerden bi yere götürmek neden bu kadar uzatılmıştı? bu holivut bakışlı oyunculuklar, bu berbat espriler de neyin nesiydi? "neyin nesi" nasıl da ilginç bir kalıptı? yok artık, devamlılık hatası bile var, nasıl olmuştu tüm bunlar? baz luhrmann, ne yapmıştı? şaşırmış mıydı?
hayat işte böyle, acıydı dostum. hayal kırıklıkları her yerdeydi. al işte bak, bu sefer de bir film hüviyetine bürünüp karşıma çıkmıştı. yapacak bir şey kalmamıştı; kayda değer tek bir tiradı, kayda geçirmekten başka..
"ataları her şey için şarkı yapmış. her bir kaya, her bir ağaç için bir şarkı var. ve hepsi birbiriyle bağlantılı. bu yüzden sihirbaz gulapa bunları sırayla söylediğinde dönüşü olmayan yerde bile o şarkılar bizi suya ulaştıracaktır."