"+Fakat Müzeyyen bu derim bir tutku.
-Bana biraz tek taraflı bir tutku
gibi geldi.
Fakat Müzeyyen bu derim bir tutku inancım bu benim,
Ama belli ki tek taraflı tutku eksiğin bu senin.
Yalnızca hislerden ibaret, benim bütün bildiğim;
Lakin bilinmeyen ithal bir duygu sen bunu bi' düşün derim.
Dur Müzeyyen, gitme kal benimle
Zaman çok şeyi eritir...
Bir hikaye de birlikte yazalım;
Eksiğim içimde birikir.
-Evet, aslında sevdim bazı bölümlerini.
+Ama?
-Bak şimdi, özetle şunu anlatıyorsun; adam kadını çok seviyor, sevdikçe ruhu büyüyor; ruh eve sığmıyor. Sabahları kadından önce kalkıyor şehrin uzak yerlerinden hikâyeler topluyor ve sonra tekrar, gece yarısı, kadına geri dönüyor. Yani şey gibi, rüzgarı kendinden menkul bir uçurtma gibi.
Özgürlüğün kendinden menkul, ne desem boş gelir,
Fakat özgürlük sen yokken yoksul gerçeğim bu benim.
Gitmek, ne sana ne de bana inan ki hiç çare değil.
Fakat göğünde hiç sınır yok, bunu çizmek haddime değil...
+Beni niye bırakıp gittin Müzeyyen?
-Elimde değildi, kendime engel olamadım. Diyelim ki gitmedim, seninle beraber olmaya devam ettik; Ne değişecekti? N'apıcaktık?
+Sevişelim...
Gün gelecek sen de göreceksin
Sevdiğin bulutlar gürleyecek.
Süzülürken mavinin koynunda
Bir şimşek ruhunu ezecek.
-Başka?
+Sabahları beraber uyanırdık. Ben senden önce kalkardım. Senin uyuyuşunu izlerdim, sonra sen uyanırdın. Bana gülümserdin...
-Sonra?
+Sonra, sabahları çayı tek şekerli içtiğini, günün diğer saatlerinde şekersiz içtiğini biliyor olurdum; o ilk şekeri ben atardım çayına, zarifçe eritişini izlerdim. Sonra... en çok boynundan öpülmeyi sevdiğini biliyor olurdum.
-Güzelmiş...
+Sonra, sonra hiçbir şey yapmazdık. öylece otururduk. Çok bilinmeyen nüfus sorunun yanıtını arardık. Hayat bizi yalancı çıkarana dek; bulduğumuz cevapları doğru sanırdık..."