descartes'ın yaptığı dualist töz ayrımına karşı çıkar spinoza. ona göre zihin ve beden iki ayrı töz değildir. bunlar, tanrıda da bulunan iki niteleyendir. yani biz nesneyi zihinsel ve uzamsal olmak üzere iki biçimde kavrarız. ve bu iki niteleyen arasında nedensellik yoktur, birbirlerine paraleldirler. yani, beyaz bir kağıdın iki yüzü gibidirler. bir taşı fiziksel olarak, yani onu bir "dış beden" olarak algıladığımızda uzamsal niteleyeni kullanmış oluruz; fakat, taş ideasına sahip olmamız önümüzdeki şu taşı algılamamızın bir sonucu değildir. ikisi de aynı şeyi anlatır, fakat ne biri diğerinin sonucudur, ne de öteki diğerinden üstündür.
spinoza'ya göre tek töz vardır. bu da tanrıdır. tabii bu tanrı özgür iradeli, istediğini yaratan, istediğini cezalandıran bir tanrı değildir. doğadır. ibn-i sina'nın tanrısı gibi mutlak eylemdir, yani düşünüp taşınıp sonrasında eyleyen değil, eylemesi zorunlu olandır.
gelelim iyi-kötü ayrımına. spinoza'ya göre iyi ve kötü yoktur. varlıktaki (dikkat: sadece canlılarda değil) conatus'u, yani var kalma direncini düşüren şeyler kötü, direnci ve eylem gücünü arttıran şeyler ise iyi olarak değerlendirilebilir. Tanrı nasıl mutlak eylemse, insan için iyi olan da eylemektir. Çünkü insan kendisini dış bedenlerin etkisine bıraktığında, duygulanımları da edilgen olur. Yani sevinç ya da hüzün duymamız olayların insafına kalır. Spinozaya göre etken olmak için olayların arasındaki nedenselliği, yani zorunluluğu kavramaya çalışmalıyız, ki bu zorunluluk da tanrının ta kendisidir. Tanrıyı anlamalıyız.
Peki insan ilişkilerinde nasıl bir rol oynar spinozanın etiği? Bu açıdan spinoza için bireyci diyebiliriz. insanlara merhamet etmek ya da hep başkalarını düşünmek değildir önemli olan. Önemli olan, diğer insanların conatusumuz için fayda sağlayabileceğini ve dolayısıyla hayat karşısında etkin bir rol oynamamızda bize köstek değil de, destek olabileceklerini anlamaktır.