jean luc godard ın eril ve dişil yana eğildiği, yine içinde bir ilişki ve etrafında gelişen olaylar izleğinde süregiden yaklaşım ve algı farklılıkları üzerine 1966 tarihli filmi. renk hakimiyetinden uzakta siyah beyaz çekilen film, godard ın diğer ilişki problematiğine ilişkin filmlerinin aksine, bu sefer iletişimsizlikten öte erkek ve kadındaki hayat algısı ve davranış farklılıklarının nedensel boyutları üzerine eğiliyor.
---olası spoiler ibaresi---
teknik açıdan bakıldığında yine godard ın esnek kamerasıyla paris te gezinirken, aniden ayrımlanan iç ses-dış ses, filmle ilgili ya da genel fikirler belirten ara yazılar, kurşun ya da senfoni sesleri gibi destekleyici unsurlar görülüyor. filmin asıl meselesi ise yine alt-yan anlamlarda ve sorularda şekilleniyor.
filmin başlarında paul ve madeleine olarak şekillenen maskülen ve feminen yanların tanışması ve ilişkilerinin başlaması ile, farklılıklarını tepkileri ya da diyaloglar yoluyla alıyoruz. öreğin ilk tanışmalarında madeleine in ilgisi kendi üzerine yoğunlaşmış iken, paul askerlik ile ilgili düşüncelerini anlatarak politik yanını ortaya koyuyor. yine arka masalarında geçen tartışmada adam kadını fahişe diyerek yaftalarken, kadın ise hakaretlerinden bıktım diyerek kavganın ortasında bile algısının kendi üzerinden ayrılmadığını gösteriyor. ki kadın adamı vururken bile, paul ün tepkisi kapıyı kapatması yönünde olup duyarsızlığını gösteriyor.
daha ileriki sahnelerde metroda zenciler ile tartışan kadının onları silahla vurması da, benzer şekilde gerçekleşip kadının silahı eline alması ile erk i ele geçirmesi, intikamı anlamına geliyor. nitekim sonu belirsiz de olsa paul de benzer şekilde yitip gidiyor.
bu çarpışmada erkek düşünsel çıkarımlar ve sonuç odaklı yapısı ile kendini gösterip süreci yönetmek, kendini güçlü hissetmek isterken, dişi ise politizm ya da ideolojiden uzak, elinde aynası ile kendiyle meşgul, süreç odaklı ve kendini sürecin akışına bırakmış görünüyor. eril ve dişil yanların bu farklılığı onların sorunlarını çözmesinin önündeki engeli oluşturuyor. ve yine hem madeleine hem de elizabeth in (yani sanırım) fahişelerle ilgili sordukları sorular ve aynı sahnedeki diyaloglar kadınların kendini özel hissetme gereksiniminin yanı sıra; kadın: soru aramak, oyunu sürdürmek, erkek: sonuç aramak, oyunu bitirmek şeklinde ayırıyor. tüm film boyunca bu şekilde belli ayrımlara varan godard, filmin bir yerinde tek bir fransız kadını tipi çıkaramazsın fikrini de geçirerek genellemeye karşı bir görüş sergileyerek, kendi gördüğü kadarı ile bu iki kutbun farklarını yansıtıyor.
diyaloglarda ani geçişler yerine karakterlere uzun planlar ayırarak sadece konuşma değil sessizlikteki tepki ve yüz mimiklerini de aktaran godard, daha önce övdüğü (vivre sa vie) sessiz filmdeki saf gerçeklikten belli ölçüde yararlanıyor.
genellikle bölüm aralarında çıkan yazılarda filozof ve yönetmenin aktardıkları ya da dürtülerle ilgili yazılarda kimi zaman senfoniye yakın tınılar, kimi zaman kurşun sesleri kullanılırken yine karşıtlık imleniyor. filmde ise ters bir şekilde paul klasik müzikten hoşlanırken silahlar kadınların elinde patlıyor. buradan görünenin ardındaki varan godard, erkeğin maskülen görünümünün arkasında yatan kısmı ile, kadının feminen edilgenliğinin yer değiştirebileceğine işaret ediyor. duyguların içerilerinde karşıtlarını barındırması gibi. ki bunu en iyi aşk-nefret temasında kolayca görebiliriz.
yine bu duygusal tetiklemenin yer değiştirmesi ile erkeğin aşık olduğunda daha önce sahip olduğu iktidarı, domine edici vasfını yitirdiğini, bu süreçte paul ile madeleine in ilişkisinin bozulduğunu, paul tavırlarını değiştirip eski görünümüne döndüğünde ise ilişkilerinin eski haline döndüğünü görüyoruz.
bu noktada gerçek hayatı mükemmel izdüşüren godard filmin geneline bu etkiyi yayarken yan roller ile bunu destekliyor. yine benzer şekilde işlenen sinema sahnesi sinematografik anlamda harika. paul, madeleine ve arkadaşları sinemada bir film izlemekteler. filmde görünen erkek ve kadın, paul ile madeleine i imliyor. filmdeki kadının saçlarının madeleine e benzerliği dikkat çekici. biz ise çoğunlukla filmdeki sesleri değil, sinema salonundaki konuşmalarını duyuyoruz. onlar izledikleri filmle özdeş nitelik kazanırken, biz de masculin feminin ile özdeşlik kazanıyoruz. ve böylece film anlattığını sanaldan reele taşımış oluyor. bunun yanında izledikleri filmde adamın sadistçe kadına yaklaşımı (ya da tecavüzü) esnasında paul yanındaki kadını düşünüp gözlerini kapatırken, madeleine kalmak istediğini söylüyor. yanlarındaki arkadaşlarının ise bu sahneyi izlerken dudaklarındaki titreme ve cinsellikten hoşlandığını söylemesi ise kadındaki cinsellik-sahip olunma psikozuna bir gönderme oluyor. sadizmi merak ve ondan korkudan oluşan bileşke bir duygulanım söz konusu. kadın cinsellik içerisinde makul bir mazohizmi estetik ile birlikte kabul ediyor ve istiyor. yine paul hayalimizdeki film bu değildi diyerek hem kendi hem de madeleine in düşüncelerini yaftalarken, feminen kısım kendini akışa bırakıyor. sinemadaki film, masculin feminin ve onları izleyen bizi aynı katmanda birleştiren godard, onların film izlerkenki algıları ile filmin içindeki tepki farklılıklarını göstererek bizi de filmi izlerken kendimizi sorgulamamıza itiyor. üstelik bu üç realiteyi birleştirirken hep yaptığı gibi seyirci ile direkt iletişim yerine pierrot le fou yu hatırlatarak bunun sadece bir film olduğunun altını çiziyor. ve bu denli girift ama güzel bir anlatım elbet ancak godard ın elinden çıkıyor.
filmin politik yapısında ise amerikan yaşam tarzı ve vietnam karşıtlığı belirtilirken yine endüstriyel devrim simgesi olarak ford kullanılıyor. daha ilerisinde filmin başka bir adının da coca cola ve marx ın çocukları olduğunu yazan godard, filmin ayrıca savaş ile gelen konformizmin emperyal çocukları ile komünizmin devrim ütopyası ekseninde olduğunu söylüyor. bu noktada bir tüketim ürünüyle konuşma başlığı ile verilen miss 19 güzeli ile anket-diyalog, kadınsı bakış açısının ideolojiden ırak, düşünsel olana duyarsız, yalnız toplum tarafından beğenilmeye ve kendisine yönelik ilgisi ile kendini tüketim aracı olarak sunan yapısını eleştirel olarak sunuyor.
marquis de sade isminin geçtiği sahnede madeleine in minyatür bir giyotinle oyuncak erkeğin başını kopardığı sahnenin grotesk ve intikamcı sembolizmi, tüm bu konformizm-devrim yahut statüko-revizyonizm cephelerinden uzakta esas problemin kadın ile erkek arasında olduğuna dikkat çekiyor. ve tabi yine son sahne oldukça ucu açık olmasına rağmen madeleine bilmiyorum derken hep olduğu gibi hayatı akışına göre yaşama ve yaşamla birleşme ahengini barındırıyor. sonuçta masculin feminin, sorunları sunarken problemin çözümsüz doğasını biraz deşip çözemeden bırakıyor.
---olası spoiler ibaresi bitti---
godard ın ilgi alanı olan ilişki sistematiğinden biraz farklı olan masculin feminin, ismiyle müsemma olduğu şekilde eril ve dişil yanların doğaları arasındaki ayrımı inceleyen, sorunun kendisi gibi kompleks bir film. bununla birlikte konuya cesurca bakışı ve sinematografik anlatımı ile çok güçlü bir film olduğu söylenebilir.