türkiye’nin kurucu ideolojisidir ve halâ en iyisidir.
neden mi?
çünkü bir milletin esaretten çıkıp bağımsızlık kazanmasını, bir imparatorluğun yıkıntısından çağdaş bir ulus-devlet inşa edilmesini sağlayan temel akıldır kemalizm.
laiklikten halkçılığa, devrimcilikten cumhuriyetçiliğe kadar her ilkesi; bu topraklarda özgür, eşit ve ilerici bir toplum kurmanın zeminini oluşturur.
bugün halâ bazı kesimlerce hedef alınmasının sebebi de budur:
çünkü aklı ve bilimi rehber alır, dogmaları değil.
çünkü yönetilenin değil, yönetenin sorgulanmasını savunur.
çünkü biat değil, bilinç ister.
türkiye bugün halâ ayakta duruyorsa;
yolları halâ tartışılabilen bir hukuk sistemi varsa,
kadın halâ seçme-seçilme hakkına sahipse,
fabrikaları, okulları, üniversiteleri varsa — temelinde kemalizm vardır.
eksikleri olabilir ama alternatifi halâ yok.
zaten mesele de tapınmak değil, anlamaktır.
kemalizm, sadece geçmişin değil; geleceğin de rotasıdır.
bir videoda kadir mısıroğlu, bir konuda hiçbir fikri olmayan birini örnek gösterip aşağılamak için şöyle diyor:
"mustafa kemal'in kıçının kıllarını bilir sorsan!" bahsi geçen video
hem seviyesiz, hem de bilinçli şekilde mustafa kemal atatürk’ü hedef alan çirkin bir ifade.
ne yazık ki bu söz, mısıroğlu’nun söylem tarzını ve tarih anlayışını özetler nitelikte.
tartışılır fikirleriniz olabilir, eleştirebilirsiniz de. ama bu şekilde konuşmak ne fikir belirtmektir ne de entelektüel duruş sergilemek.
bu sadece hakaret etmekten ibarettir.
bir ülkenin kurucusuna karşı bu denli saygısızca bir dil kullanmak, "farklı bakış açısı" değil, ahlak yoksunluğudur.
tarihe yaklaşımınız ne olursa olsun, bu tarz bir üslup; ne sizi haklı çıkarır, ne de söylediklerinizi anlamlı kılar.
ancak düşmanlık üretir, cehaleti besler.
birini aşağılamak için mustafa kemal’in adını kullanmanız gerekiyorsa, sorun o kişide değil sizdedir.
yaklaşık 9 bin yıllık geçmişi olan, nice medeniyet görmüş diyarbakır surlarına bir sosyal medya kullanıcısının kendi adını kazıması…
ve bunu da etkileşim uğruna yapması…
tam anlamıyla utanç verici. video
bu ilk değil, ama her seferinde daha da arsızca yapılıyor.
binlerce yıldır ayakta duran bir kültürel mirasa adını yazıp sonra da “bunu da yaptım” diye geziyorsun.
kardeşim sen tarih kitabı mı yazıyorsun, niye adını oraya kazıyorsun?
bunu yapan sadece taşı değil, hepimizin ortak geçmişini kirletiyor.
daha kötüsü, bu hareketi bir “başarı” gibi orada burada anlatacak olması.
çünkü artık mesele sadece cehalet değil — üzerine bir de “gündem olayım” kafası eklenmiş.
yetkililerden beklenti net:
bu kişiye ciddi ve caydırıcı bir ceza verilmeli.
yoksa bu arsızlık, “nasıl olsa bir şey olmuyor” diyerek devam eder.
bazı insanlar gerçekten de tarihi esere öz çekim yapıp adını kazıyınca ölümsüz olacağını sanıyor.
ama ne yazık ki, böyle anılmak tarihsel bir varlık değil; sadece utanç vesilesi olur.
tarihe saygı, bugüne ve geleceğe saygıdır.
bunu hâlâ öğrenememiş olmak, asıl trajedi.
özellikle de abdurrahim tuncak üzerinden dönüyor bu hikâyeler.
halbuki olay çok basit:
abdurrahim tuncak, atatürk’ün küçük yaşta himaye ettiği, büyümesine destek olduğu manevi evladıdır.
biyolojik bir bağı yoktur.
atatürk ona “oğlum” demiştir, ama bu manevi bir ilişkidir. anlamayanlar için video
tarihi çarpıtmak isteyenler, bu tür duygusal bağları alıp “bakın gizli çocuk” masallarına çeviriyorlar.
sebep belli: halkın zihnini karıştırmak, büyük bir mirası lekelemeye çalışmak.
ama bu oyunlar artık bayatladı.
atatürk’ün ne yaptığı, ne söylediği, kimleri sahiplendiği belgeleriyle ortada.
öyle sağdan soldan duyulan dedikodularla tarih yazılmaz.
yüzüne makyaj yapılmış, kara çarşaf giymiş bir adam...
ve ekrandaki kişiler sürekli şu cümleyi tekrarlıyor:
"biz bunu birine benzetiyoruz ama kime benzetiyoruz, bir türlü çıkaramıyoruz..." bahsi geçen video
ne kadar ucuz, ne kadar sinsi bir yöntem.
açıkça söylemeye cesaret edemedikleri şeyi ima yoluyla servis edip, alay ediyorlar.
amaç belli: mustafa kemal atatürk'ü küçük düşürmek, onun hatırasıyla dalga geçmek.
ama bunu da alenen değil, iğrenç bir sinsilikle yapıyorlar.
hem "biz demedik ki" diyebilecekleri bir alan bırakıyorlar kendilerine, hem de nefretlerini kusuyorlar.
herkesin bir derdi, bir ideali olur.
kimisi ülke kurar, devrim yapar, tarih yazar...
kimisi de saçma sapan videolar üzerinden atatürk'ü hedef alır, dalga geçer, sonra da utanmadan “şaka yaptık” der.
zaten başka ne yapabilirler ki?
emir timur'un torunlarının çin’i fethetmeye çalıştığı alternatif tarih romanı.
yani öyle "tarihî kurgu" deyip geçmeyin, bildiğiniz "emir timur’un torunları çin’i alsaydı ne olurdu?" sorusunun cevabını ciddi ciddi romanlaştırmışlar.
kitabı yazan kişi (daha önce duymadım talha narman adında bir yazar) belli ki tarih okuru değil, tarih delisi. öyle sırf savaşlar, entrikalar falan da yok; karakterlerin derinliği, kültürel göndermeler, dönemin ruhu vs. hepsi tek tek işlenmiş.
"ulan hakikaten böyle bir ihtimal olsaydı, dünya bambaşka bir yer olurdu be" dedirtiyor.
kitabı kitapyurdu dışında pek bir yerde bulamadım ama olur da başka bir yerde satıldığını gören varsa yazsın, buraya ekleyelim.
bir belletmenin, himaye altındaki masum çocuklara böyle bir vahşeti reva görmesi, akıl ve ahlak dışıdır. imam hatip öğretmeninin çocukların konuşmalarını duyarak savcılığa bildirmesiyle başlayan soruşturmada ibrahim K. tutuklanmış, çocuklar pedagog eşliğinde ifade vermişse de, kurs idaresinin bazı vakalara tanık olup müdahale etmediği iddiaları ve mağdur yavruların hâlâ aynı kursa gönderildiği söylentileri, adalet ve denetim sorgusunu büyütmektedir.
bu hadise, kamu malının şahsi menfaatler uğruna harcanması ithamıyla gönülleri bulandırıyor. CHP’li Mustafa Çalıksoy’un şeffaflık talebine karşı AKP’li Ahmet Turhal, “Kayseri’de pastırma ikram ederiz, Çorum’da olsak leblebi verirdik” diyerek harcamayı savunurken, memleketin açlık ve yoksullukla imtihan olduğu bir vakitte bu israf, adalet ve insaf sorgusunu büyütüyor.
eğer iddia gerçek ise insanlığın utancıdır; zira bir babanın, kendi yavrusuna böyle bir vahşeti reva görmesi, akıl ve ahlakın ötesinde bir zillettir. Mağdur yavrunun devlet himayesine alındığını ve Kayseri Emniyet Müdürü Atanur Aydın’ın “Gereğini yapıyoruz, kimsenin kuşkusu olmasın” dediğini bilmek bir nebze umut verse de, adaletin bu caniye en ağır cezayı vermesi için dua ederiz.
evlenmek ve yavru sahibi olmak, hem bireyin hem toplumun saadeti için ulu bir yoldur; zira aile kurmak, sevgi, vefa ve dayanışma ile hayatı anlamlı kılar, neslin devamını sağlar. Evlilik, iki canın bir olup zorluklara karşı omuz omuza durması, yavru ise milletin geleceğini yeşerten bir haber olur. Lakin, gençler, iktisadî yükler ve ferdî kaygılarla bu yola çekingen baksa da, sevgiyle kurulan bir yuva, hayatın en güzel hediyelerinden biridir.
Akraba evliliği, genetik hastalıkların zuhur etme tehlikesini artırır, zira yakın kan bağı, gizli çekinik genlerin birleşip nesilde hastalık çıkarmasını kolaylaştırır. Misal, talasemi yahut kistik fibrozis gibi illetler, akraba nikâhlarında daha sık görülür. Lakin, bu tehlike her vakit zuhur etmez; genetik danışma ve sıhhat muayenesi ile riskler azaltılabilir. Yine de, ilim ehli, bu olmaması gereken nikâhların dikkatle yapılmasını öğütler. Kuzeninizle evlenmeyin lütfen.
Ne acıdır ki, kimi Arap illeri, Filistin kavgasına yâr oluruz diye ulu sözler söylerken, gizde susmayı yahut kendi çıkarlarını önce kılmayı yeğliyor. Kahire’de birikip elliyi aşkın milyarlık yeni yapı planları üstüne anlaşan bu iller, görünürde Gazze’ye el uzatır gibi dursa da, çoğu kez israil ile ticareti ve diplomasiyi açık tutarak iki yüzlülüğü aşikâr ediyor.