çok basit bir şekilde elde edilebilir olmasına rağmen genelde süprizi kaçmasın diye beklenilenen zıpırtı..huzura erileceği farzedilmektedir..en azından bir hava değişikliği olur kanımca.. merakla bekliyoruz efem.
Bilimin sonrasını açıklayamaması nedeni ile çeşitli inanışlara göre amacı ve işleyişi farklı olan bir kavramdır. Kimileri tekrar doğacağına inanırken (bkz: reenkarnasyon) kimileri ise ahirette tekrar dirileceğine inanmaktadır. Kimileri ise ölenlerin tamamen yokolduğuna inanmaktadır. Bunların dışında da birçok inanış vardır.
gidene mi zor kalana mı bilinmez ama sanırım kalan için daha zor çok zor hem de. hergün ölmek demektir geride kalmak, nefes alamamaktır. içine bir şeyler oturur da gitmez, ruh gibi dolanırsın ortalarda da kimse anlamaz bir şey yapamaz. içinde tarifi zor bir acı olurda geçmez hiç. ölüm böyle bir şeydir işte. sadece bir kişiyi öldürmez ki geride kalanlarla beraber birsürü insanı öldürür.
Öncesinde ve ardından geçen zamanın nasıl geçtiğine akıl erdiremediğinizdir. Çok sevdiğiniz biri öldüğünde, o ilk gece başınızı yastığa koydugunuz an dersiniz ki zaman... buraya kadardı madem, bu kadar hızlı, bu kadar hoyrat mı geçmeliydi?.. Ve senesine yaklastığınız günlerde aklınızdaki tek düşünce şudur ; ` daha dün gibi, oldu mu o kadar? ' Oldu ya... Bunca zaman duymadan sesini, görmeden yüzünü geçti gitti zaman. Çaresiz özlemlerin başlangıcıdır ölüm.
tam 10 yıl önce bugün tanık olduğum... sarsıntıyı hatırlarım hala, galiba hiç unutamayacağım. eşimin annesini ölürken izledim, hayatım boyunca pişmanlık duyacağım oradan kaçmadığım için. doktorum, metinim falan diye o son nefesi izledim.
oysa tanımadığım insanları ölürken görmek ne kolaydı, "başınız sağolsun,kaybettik", o kadar. tanık olmayın sevdiklerinizin ölümüne elinizden geliyorsa, ruhunuzda açacağı yarayı tahmin bile edemezsiniz.
Bu aralar kendisini düsünerek huzur buldugum durum.Ciddi ciddi huzur buluyorum.Darlandikca,"Takma oglum,nasilsa ölecegiz."diyorum ve bu sihirli sözcük,üstesinden gelemeyecegim hic birsey olmadigini gösteriyorum bana.Ne kadar güclü olursak olalim,en güclü olanimizin bile bir nefesi,bir daha geri vermemeye gücü yok.Bu kadar aciziz yani...
Tanrı yine peşimi bırakmıyor. Son dakikada bile hala ceza veriyor. Hem de öyle cehennemde cayır cayır yanmak ya da cennette verilen avakadonun içinden kurt çıkması değil bu ceza. insanları duyuyorum, onları görüyorum. insan ''o artık yaşayamayacak''; diye değil, '' benim hayatımdan biri eksildi'' diye üzülür bir ölüm karşısında; artık bunu biliyorum. Duymak, görmek, bilmek istemesem bile.
Ucu bucağı olmayan, yemyeşil, yaşarken gelmediğime hayıflandığım bir çayırın tam ortasındayım. Muhtemelen dün geceki düğünden kalma bir kullanılmışlık var ortamda, biraz dağınık, biraz yorgun. Hava, sanki bana nazire yaparcasına güneşli, temiz, parlak. Genç bir ölü için ağır ironiler.
Beyaz klasik sokak düğünü sandalyeleriyle donatılmış her yer, aynı şekilde 3.sınıf kafe masaları. Bazısı beyaz plastik, bazısı kahverengi tahta. Tahta masalar her zaman daha karakteristik gelmiştir gözüme. Tuttuğu takımın adını anahtarla kazıyan heyecanlı gençler, aşklarını afişe eden sevgililer, hatta arkadaşlarına gıcıklık yapmak için 'ara' notuyla beraber onun numarasını yazanlar. Biraz da yorgun bu masalar, sandalyeler. Ayakları tökezlediği için bazısının altında taş, bazısının altında sımsıkı sarmalanmış gazete parçaları var. Tıpkı hayat gibiler.
Simsiyah giyinmiş, kocaman gözlüklü insanlar; ortam gayet aydınlık ve ferah olmasına rağmen, matem havasını sonuna kadar hissettiriyorlar. Ama itiraf etmeliyim ki, biraz havasız olsa da en güzel yeri ben kapmışım. Utanmadan, sıkılmadan, saygı duymaya gerek görmeden herkesin içinde yatabiliyorum.
Etrafımdaki insanlar bir yandan, neden dağıtıldığını asla anlayamayacağım pidelerini yiyip ayranlarını içerken, bir yandan da benim ne kadar mükemmel, eşi benzeri bulunmaz bir insan olduğumu anlatıyorlar birbirlerine, ''En çok ben severdim! Hayır ben! Ama ben daha çok severdim!'' şeklinde sidik yarıştırıyorlar buz gibi cesedim üzerinden. Gülümsüyorum, çünkü onları kendilerinden daha iyi duyuyorum, biliyorum ne hissettiklerini.
Hafiften birazcık fazla göbeğiyle en iyi arkadaşlarımdan biri de gelmiş 2 metre oduna bakıp ağlama merasimine, en şık siyah takım elbisesiyle. O beni hala görmüyor olsa da, ben onu görüyorum uzun bir aradan sonra. Sevgilisinden ayrılmış, çok üzgün görünüyor, belli ki çok sevmiş. Ağlıyor, benim ölümümü sevgilisinin gidişine karıştırıp ağlıyor. Aslında beni kullanıyor, herkesin içinde sevgilisi gittiği için rahat rahat ağlayabilme fırsatı verdim ona. Güzel zamanlama. Bir diğer arkadaşım da diğer bir tarafta, sigara üstüne sigara yakıyor ortamın sıkıcılığı yüzünden. Ayranından hızlı yudumlar alıp yenisini dolduruyor, cömert cesedin açık büfesinden. içinden söylendiğine eminim; ''ah bunun yerine bira olacaktı!'' Daha dirayetli bir arkadaş ise ağlamıyor, pek üzgün de görünmüyor ya da rol yapma yeteneğine güvenmediği için hiç kalkışmıyor bu işlere. Bir kenarda da mecburiyetten gelenler masası var, en iç karartıcı kostümlerini giyip, en yalancı maskelerini takıp ''ulen bi Pazar günümüz vardı, o da zehir oldu'' diyenler. Yüzümü, son halimi hayal meyal hatırlayıp ''bunca yıllık arkadaşımın oğlu, gitmezsem ayıp olur'' deyip, annemin babamın yarattığı torpille kalabalık oluşturanlar. Kızmıyorum onlara, üzülmüyorum da.
Gerçekliklere üzülüyorum şu an. Çoğu yakınım ağlarken içlerini görebildim, aslında ağlamıyorlardı. Ama açıklarını yakalayamadığım insanlar var gözümün önünde. Ağlıyorlar, hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar sadece benim için. Ailem, sevgilim, birkaç dost. Dayanamıyorum, bu odun parçasından kurtulup onlara sarılmak istiyorum, yapamıyorum. Dayanamıyorum, bu berbat cezadan kurtulmak için kulaklarımı, gözlerimi kapatmak istiyorum, yapamıyorum. Dayanamıyorum, ölmek istiyorum, yapamıyorum...
Keşke bu kadar dürüst olmasalardı. Onlar şimdi ne yapacak?
Güneş şehri terk etmeye başlıyor yavaş yavaş artık, veda vaktim yaklaşıyor. Tabutumu taşımak isteyen arkadaşlar sıraya giriyorlar etrafımda. Onları hala duyabiliyorum, ''mezara kadar mı taşıyacağız, arabaya kadar mı?''Hiçbir otobüs, tren ya da uçak firmasının sunamayacağı bir hizmetle eller üstünde mezara doğru gidiyorum, sesler parazitli gelmeye başlıyor ''daha çok gençti''. Ayakkabıların asfalta vurup çıkardığı ses değişiyor, toprağa yaklaşıyorum. Sesler iyice azalıyor, sevdiklerim farklı tonlarda, farklı cümlelerle ''keşke gitmese'' diyorlar, dayanamıyorum. Tabuttan çıkartılıp benim için özenle hazırlanmış derin çukura bırakılıyorum. Düşünmek istiyorum ''Beni gerçekten seven birkaç kişi şimdi ne yapacak?'' Sesler bitiyor, yapamıyorum.