albırt neyin var sevgilim dedi. hiç dedi albırt. neyin var albırt. hiç. amk albırtı karadenizde gemilerin mi battı he amk çocuu neyin var töt. yok dedi albırt. neyin var albırt he yaprağımm. albırt ağladı.
katerina :
siktirtme basurunu, şurda acıklı şeyler yaşıyoruz.
dedi. Ve doğruldu. Dikiz aynasına yansıyan beyaz bir araba ilişti gözüne. Umursamadı. Ve bir sigara yaktı başını pencereden uzatarak sigaradan içiyordu ve birden
- kadına kalkan eller kırılsın
diye bağırdı. Güldü çok güldü ve gözleri yaşarmaya başladı. Sigara dumanı gözüne kaçmıştı diye biliyordu albırt ama öyle değildi. Katerina o anları hatırladı.
katerina dönüp mü kalmıştı yoksa donup mu kalmıştı? ciddi bir muamma sarmıştı meydanı yaklaşan arabanın varlığıyla. bir an kendini jurrasic park'ta trex'in önüne sunulan keçi gibi hissetmişti. bu his lazer epilasyonun bile almayı başaramadığı tüylerini liken liken etmeye yetmişti. hemen bu paradokstan sıyrılması gerektiğini düşündü. far avında fara bakan tavşan gibi bakakalamazdı arabaya. çünkü o white rabbit'ti.. "follow me" deyip harekete geçti..
albırt bruce wills'e bakıp: "vay aluminyum! sen benden de yakışıklıymışsın ya la" diye saçmaladı. albırtın hakkı vardı, bruce yıllara meydan okurcasına hala taş gibiydi.
camı tıklatan hafize teyzeydi. hafize teyze albırtı yıllardır arayıp bulamayan süt annesiydi. nihayet bulmuştu albırtı, çok mutluydu. artık yıllardır söylemesi gereken o çok önemli şeyi söyleyebilirdi. bunun heyecanıyla albırta sarıldı ve kulağına fısıldadı:
+seni öldüreceğim albırt.
ve elinde tuttuğu pıçağı albırta saplamaya başladı. albırt kan revan bir halde can çekişirken hafize teyzenin kahkahaları duyuluyordu. sonra hafize teyze albırtı parçalara ayırdı ve çöp konteynırına attı.
albırt uyandığında gördüğü kabusun etkisiyle ter içindeydi. yatağının kenarında duran bir bardak suya uzanırken kendi kendine söylendi: ulan hafize teyze öldün gittin ama hala rüyalarımda peşimi bırakmıyosun aq.
albırtın uykusu kaçmıştı bir kere kalktı mutfağa doğru yöneldi atıştırmalık bişeyler aldıktan sonra salona geçti. Film izleyecekti iyi bir dvd arıyordu.
ayağa kalktı ve camdan dışarı baktı. telsizinin üstüne düşen bir polis kadın gördü ve götünden anonslar yükseliyordu, çok üzüldü. kendisini körler ülkesinde ayna satan adam gibi hissetti, mağrur ve çaresiz. irkildi ve bilgisayarında çalan müziği kapattı. kapatırken ekranda ki saçma yazılara gözü takıldı, içinden sağlam bir küfür etti . yazarın nicki fhalles'ti. içinden mırıldanarak ''fhalles ne demek aq'' diye geçirdi. böyle romana sıçarım diyerek başlığı açana selam gönderdi.
ağırlık çöktü üzerine ve uykuya daldı. rüyasında kendini afroamerikan bir babanın oğlu olarak gördü. ismi sertap değil sertaç tı. annesi türk babası saat satan bir zenciydi. hergün fazladan 30 cm taşımak zorundaydı artık ve dudaklarında ki cümle aynı idi.
- heildberg seni arzuluyorum.
sonra uyandı ve yaşadığı her şeyin bir rüya olması pardon bir kabus olması çok rahatlatıcı birşeydi. saatine baktı sabahın 7'si. 8.30'da tom cruise ile görüşecekti. banyoya girdi...