eleştirel bakıyorum ve bazı yazıları oldukça tırt bulduğumu söyleyebilirim. Konu seçme meselesinden dolayı olsa gerek ıkıntıdan sıkıntılı yazı sayısı fazla.
"ulan konuşmada daha iyisini yaz" diyenlere diyeceğim, da bağlacı ayrı yazılır.
Ayrıca daha iyisini yazıyoruz rahat olun. yazıp neye göre değerlendirme yaptığı bile belli olmayan bir grup gence emanet edecek kadar şuursuz değilim.
Yine de yazın. Hayatımdan bir saati çaldınız. Bir dahaki sefere buna değer diyebilmeyi umutsuzca umut ediyorum.
dergiyi iki dakika önce gördüm. buna göre yorumum şu şekilde olacaktır;
içeriği okuma fırsatım olmadı. zira gayet çok sayfalı bir iş. benim gibi bilgisayar başındayken okumaya zaman ayıramayanlar için sıkıntılı bir durum. okumak isteyen okur. orada bir sorun yok.
söylemek istediğim başka bir şey var; tasarım. mesleği grafik tasarımcılık olan birisi olarak bir iki şey söyleme ihtiyacı hissediyorum.
kapağı görünce güzel başladı diye düşündüm. ama tüm içerik boyunca tamamen aynı zemine, aynı fonta ve seperatörlerde aynı şekil görsel kullanımına pek sıcak bakmıyorum.
evet, bir arkadaşımız gönüllü olarak bu tasarımı oluşturmuş, kendinden ve zamanından feragat ederek hazırlamış. ancak bunun biraz daha fazlasını beklemek ayıp olmaz sanırım.
mesela sayfaları tek bir koca blok yerine iki sütunlu bloklar halinde yazmak, hem okumayı kolaylaştırırdı hem de duruşu güzelleştirirdi.
ya da zemindeki o manzara. olmasa çok daha iyi olurdu kanaatindeyim. beyaz zemin ve sütunlu yazılar hoştur. boşluk doldurmak için zemine bir şeyler komaya gerçekten ihtiyaç yoktur. o eski bir batıl inanış.
başlıklar için düz yazı kullanmak yerine üçer dakika daha fazla vakit ayrılsa ve tipgrafik bir şeyler yapılsa çook daha güzel görüneceğinden eminim.
konu başlarında görsel kullanma konusunu anlamasam da olmasa daha iyi olabilecegini de düşünmekteyim. yukarıda belirttiğim gibi tipografik başlık oyunları o küçük karelerin yerine çok daha estetik durabilirdi. (tabi doğru şekilde işlendiğini varsayarak konuşuyoruz.)
eminim bütün dergi boyunca yazım hataları vardır. redaksiyon kısmını kim çözümledi bilemiyorum ama en azından kapaktaki çoçuk kısmına dikkat edilmesi gerekirdi.
bunca şey söyledikten sonra özür dileme ihtiyacı hissediyorum.
zira oturduğumuz yerden konuşmak kolay. adam çalışmış, çabalamış, bir eser çıkarmış.
eline sağlık diyor ve yorumlarımın yapıcı olarak algılanmasını istiyorum. bir sonraki çalışmada göz önüne alınacak birkaç eleştiri olarak bakılsın.
tabi böyle söyledikten sonra yazılarıyla katılım sağlayan arkadaşları da es geçmek olmaz. kendilerine de teşekkürlerimizi iletiyoruz.
bir sonraki sayıya gaz olsun.
iğrenç olan dergi. üslup yok. özgün bir anlatım yok. leş gibi amatör kokuyor. ha anladık biz yazar mıyız lan? diyenleriniz için söylüyorum lan bir adam hayatımı siken diye lafa başlar mı? hey allahım ya. yazma kardeşim bu öykü değil çocukların bir gününü geçirdiği hatıra defteri olmuş.
amacından sapmış bir dergi.
ama olsun, ben kendi öykümü yazar; başlık açar, entry olarak girerim.
yayınlansın diye kaygılarım olmaz, söykü ekibine de göndermem.
öykü yazmak isteyen, yayınlanmasını ümit eden yazar arkadaşlarada herhangi bir engel olmak istemem.
yazsınları öykülerini, göndersinler söykücülere.
ilkokul çocuklarının fiş defterlerini bile süsleyemeyecek dandik cümlelerle yazılan hikayelerin paylaşıldığı şey. vakit kaybı. cidden bence herkes önce sözlük yazarlığı işini hakkıyla yapmayı başarsın. öyküdür, romandır vsdir sizin işiniz değil. kendi reklamınızı yapmaktan öteye gideceği de yok. lütfen herkes elini taşın altına koysun, asalaklıkla ömür geçmez.
kapanması için elimden gelen bütün çabayı göstereceğim dergi. soytarılığın lüzumu yok. millet buraya sözlük okumaya geliyor, iki tane şebek çıkmış oradan biz hikaye yazıyoruz. eee bizene. madem öyle bir şey yapacaksınız sözlükten bağımsız bir blog açıp istediğinizi yazın. bi kere öyle bir şeye kalkışmak için bütün yazarlardan yazılı izin alınması gerekir. hem sonra sözlük yahu burası. millet bir umutla gelip plütonyum'un pu244 izotopunun yarılanma süresini bile bulamayıp sizin sikko hikayelerinizle karşılaşacaksa ne anladım ben bu işten. herkes haddini bilsin.
ilgili yazarların sözlüğün adını kullanarak kendilerine çıkar amaçlı bir organizasyon kurdukları platform. gerekirse aramızda imza toplayıp dergi yüzsüzlüğüne bir son verelim. bu işin şakası kalmadı. her önüne gelen uludağ ismini kullanıp kendi ruhsuz yazılarını istediği gibi yayımlayacaksa sözlüğü kapatıp gidelim o zaman... yeter yaaaa! burası dingonun ahırı mı? uludağ sözlük kurumsallaşmış bir şirket, binlerce liralık reklam anlaşmaları, sponsorluk gelirleri daha da önemlisi marka değeri(marketing value) var ve böyle saçma sapan amatör işlerle gündeme gelip sözlüğümüzün itibarını zedelemeye kimsenin hakkı yok...
incisözlük için bozbaykuşlar neyse, ulu için söykü o. arada tek fark var, imkansızlıklara rağmen başarıyla sonuçlanan bir bozbaykuşlar projesine karşılık, her türlü imkanı olmasına rağmen bazı insanların egoist tavırları yüzünden bir yere gelemeyecek söykü.
bir ya da iki tane öyküyü okumuşumdur. bide adambovary'nin daktilo konusunu eleştirmek için yazdığı öyküyü okudum. o tabi sayılmaz. ama mükemmel yazmıştı.
öyküleri gıdım merak etmiyorum. hiç biri sikimde değil okumam bile. çünkü benim için hiç biri bir anlam ifade etmiyor. bir insana otur bilmem ne konusu hakkında yazı yaz derseniz, ortaya çıkacak olan yazı kesinlikle samimi olmayacaktır. çünkü konusunu bile siz seçiyorsunuz. öykü dediğin adamın bir anda içinden gelecek kafasına estiği gibi bir anda yazacak. beğenirse yayınlanacak.
şimdi diyeceksiniz "ee o zaman ne işin var bu başlık altında bide utanmadan yorum atıyorsun, yarram?" bende size diyeceğim ki burada ciddi bir adaletsizlik var.
ilk başlarda tüm hikayeleri seçen experimental. şimdi ise bir kurul kuruldu, aslına bakılırsa kurulda olan kimsenin hikaye yazma hakkı olmamalı. madem seçecek olan onlar, kendi hikayelerini mi seçecekler? istediği kadar kaliteli olsun. bir jüri hem yarışmacı hemde kendisine puan verecek kişi olamaz.
bu yüzden bu kuruldaki kimsenin yazı yazma hakkının kalmaması gerekiyor. gerçek bir adaletten bahsedeceksek. bunun yanı sıra yazıları seçilemeyen kişileri küstürmemek için yapılması gereken tek bir şey var ki bunu daha önceden biradetbeyfendi'ye söylemiştim. bir yazısı seçilen kişi 5 bölüm boyunca yazmayacak. onun yerine ama iyi ama kötü, diğer yazanların yazıları eklenecek. yoksa ileride bazı yazarlar söyküyü tekeline alacak. mesela experimental, biradetbeyfendi, piyonla evlenen vezir gibi. bu şekilde devam ettirdiği takdirde, zaten kurulda olan ve her hafta %100 oranla öyküsü yayınlanan bu kişilere bir sürü yalak dadanacak "abii beni de sizin takıma alsana" diye. kimilerinin egosu okşancak dahi olsa bu durumdan dolayı, söyküyü okuması gereken bizler bu durumdan bir hayli rahatsız olacağız.
velhasıl kelam, bir iş yapıyorsan doğru yapacaksın, hakkını vereceksin. aga en iyisi benim, bunu ben ürettim, benim yazılarım olacak eğer bir alternatif yol bulunması lazımsa kendim bulurum sizi siklemem eeheheheh falan filan diyen zihniyet bir arpa boyu yol gidemez. zaten çok sikik bir dergi. bi işe yarasın bari. sözlükte öykü yazmayı seven arkadaşların gaza gelmesini sağlasın diye şu eleştiriyi yapıyorum. yoksa zikime kadar yolu var.
haa dostlar bu arada, bozbaykuşlar nasıl bu kadar tutuldu derseniz yardımlaşmayla, paslaşmayla. adamların yol parası olmayanlara yol parası verdiğini, bilet alıp birbirlerinin paralarını ödediğini biliyorum.
eğer söyküyü bir yere getirmek istiyorsanız ki ben eminim bi zikim olmayacak umarım yanılırım, yanılırsam da çok zikimde. yapmanız gereken ben değil biz mantığını benimsemek. söykünün uludagsozluk için var olduğunu unutmamak. söykü bazı yazar kişilerin egosu kabartılsın diye var olmamıştır diye tahmin ediyorum. öyle mi oldu yoksa? egosuna sürttüklerim.
egolarınızla lego yapar oynarım, dağılın.
edit: biradetbeyfendi'nin bireysel düşünmeyerek söyküye yararlı olmak adına öykü yazmayacağını ve gelen entryleri profesyonel bir tarzda inceleyeceğini öğrendim. kendisini tebrik ediyorum. geri kalanlarında kendisi gibi olduğu takdirde fazla şikayet edilecek bir şey olmayacağını düşünüyorum.
egolara dikkat. bazen öylesine yükselir ki devrildiğinde altında ezilirsiniz. yazık olur.
bir edebiyatçı olarak şu an tepkisiz kaldığım dergi. zira bu tarz yeni yapılan mecmua gibi şeylere direk kötü eleştiri yapmak bence biraz yıkıcı olacaktır. bazı şeyler yazdıkça güzelleşir. şimdiden eleştirmeyi gereksiz buluyorum. şu an yazılanlar için eleştiri yapsam, sanırım öykü yazan yazarların bir daha yazası gelmez. yazıların tamamını okumadım ancak birbirine benzer şeyler olduğuna inanıyorum. hatta bir arkadaşıma okudum, hikayelerden birini... bana "çocuk masalı mı" dedi. o derece baştan savma öyküler var. yine de bence biraz sabır...
şimdiden tavsiye olarak vermem gereken şeylerin olduğunu düşünüyorum.
adaletli olmak adına, organizatör denilen kişilerin yazılarının dergide yayınlanmaması daha güzel olur. yoksa sidik yarışına varan tartışmalar, yorumlar devam edecektir. siz yine yazacağınızı yazın; ancak kendi çıkardığınız bir dergide kendi yazdıklarınız varsa adama " çıkar için kullanıyorsun" da derler, "kendi kendini popüler etmeye çalışıyorsun" da derler, zamanı geldiğinde "kendin coş" da derler. ben art niyet aramıyorum ama arayan çok olacaktır. yani bir derginin sahibi gibi... bir yönetim kurulu kurun, yuvarlak masanıza oturun ve kendinizden başkalarının yazdıklarını yayınlayın. işte o zaman herkes tarafından takdir edilirsiniz ve gerçekten bir şeyler yapmaya çalıştığınıza inanılır.
bundan başka dergi için bir şey söylemek istemiyorum. açık söylemek gerekirse biradetbeyfendi denen plancı adam dışında yazılanları çok da beğenmedim. beğenmek zorunda da değilim. ancak iyiye gideceğine inanıyorum.
şimdi temelinde hala yanlış olan birşey var bu analiz kurulunda. demiş ki arkadaş yazılarından yola çıkılarak bir kurul oluşturuldu. peki arkadaşım birkaç noktadan elenip de başka birçok noktadan iyi olabilecek ve o noktalarla kıyaslanınca bu seçilmiş arkadaşların yazılarına oranla daha üstün olabilecek yazılara sahip yazar arkadaşların söz hakkı nereye gitti? deniyor ki bu arkadaşlar yazılarına göre seçildi. yazılarına göre seçilmiş olması değil ki demokratik olan! peki soruyorum o yazıları analiz edenler kim? birkaç kişi değil mi sonuçta? işte o birkaç kişi arasında neden bu oluşuma destek veren diğer yazarlar yok? yani özgür bir platformsa benim de bu kurul hakkında bir faaliyetim olmalı. tamam kimse size demedi dergi çıkarın ya da biz demedik dergi çıkaralım ama demokrasiden falan da bahsedilecekse ve kurul falan oluşturulacaksa tekellik ortadan kalkmalı ve bu işe gönül veren herkesin bir payı olmalı süreçte.
benim önerim şunlar:
bugüne kadar söykü ye yazı vermiş ne kadar yazar var ise, hepsi belirlenmeli, hepsinin, hangi yazarın yazıları hangi noktada iyidir, kurula girmeyi hakedenler kimler, görüşleri alınarak, teknik deneyimleri ve analizleri ele alınarak bir oylama yapılmalı. doğrusu budur.
tamam eyvallah sen kurulu yazıların teknik özelliklerinden yola çıkarak sözüm ona adil bir şekilde oluşturdun da bak işte adı üstünde bunu "sen" ya da senle birlikte birkaç kişi yaptı. ben yapmadım mesela benim görüşüm alınmadı. ya da bi başka yazarın görüşü. belki senin iyi olarak eleştirip kurula aldığın adamın açıklarını ben yakaladım ve benim bilgim seninkinden üstün çıktı ve ben haklı oldum, e nerde kaldı o zaman haklı seçim?
bunu neden mi söylüyorum? ilk öykümü gönderdiğimde experimental beni tatmin edecek bir analiz gerçekleştirdi. bu yüzden ben onun analiz gücüne güvendim. yani adam bana birşeyler verdi. ama diğer arkadaşlar iyi yazıyor olsalar da analizde teknik tabir bilmiyor olabilirler, analiz yapamayabilirler! e o zaman benim yazım o insanların elinde heba mı olacak? mesela ilk öyküm için biradetbeyfendi den görüş istedim tatmin edici bir yorum alamadım. sadece güzel olduğuna dair birkaç söz ve birkaç yüzeysel analiz. yazmaya önem veren bir insan tahlile de önem verir. biradetbeyfendi sözümün meclisinden dışarı, sadece bir örnekti. benzer şekilde herhangi bir arkadaşın tahlilde ne kadar iyi olduğunu nereden bileceğim? unutmayalım ki yazmakla eleştirmek bir değil. eleştiri kolay bir iş olsa edebiyat tarihimizin en ateşli konuları eleştirmenler ve eserlerinden çıkmazdı.
tekrar tekrar söyleme gereği duyuyorum ne kadar daha basit olabilirim diye: bu kurulun seçim şekli y-a-n-l-ı-ş. kurula seçilen arkadaşın yazısının ne kadar iyi olduğunu da yine birkaç kişi beliriyor. benim söz hakkım yok başkasının yok. bu da tekelciliktir.
-yine tekrar ediyorum ki bu kurul bu dergiye yazı veren her adamın oyunu ve görüşünü, eleştirisini almak zorunda.
bu uzun bir süreç. çünkü;
-her yazı gönderen adam bir diğerinin yazısını okuyacak, analiz edecek ve o analizi bir diğerine gönderecek.
-herkes bu şekilde kendi analizini diğerine gönderecek ve elindekileri sistematik bir şekilde karşılaştıracak. bu şekilde "benzer görüşlerdeki salt çoğunluk" yakalanmış olacak.
bu kurul böyle oluşturulmalı. eğer ciddi bir iş istiyorsak bu sürece de katlanmak zorundayız. çünkü burada kimse edebiyat profesörü değil. biri çıksın desin ki böyle şöyle muazzam bir edebiyatçıyım cv im de bu yaptıklarım da ortada. ben de saygıyla anıp kurulda olmasını destekleyeyim. ama yazıları güzel olup da ne tekniği yahu içimden geldiği gibi yazıyorum diyen adam gördüm bu kurulda da bulunan.
belki ben hepinizden daha iyi tahlil yapıyorum, ama ilk sayıda yazımı kimse okuyamadı. o halde kurula girme şansım kafadan gitmiş oluyor! çok iyiyim demiyorum örnek veriyorum. ama bu işin mantığı bu.
bu kurulun seçimi konusunda bir revizyona gidilmesini talep ediyorum.
aksi halde bir daha öykü göndermeyeceğim. bu kimsenin kaybı olmaz benim kaybım olur. ve eğer sizler insana değer veren insanlarsanız bunu dikkate alırsınız.
ve konu seçimi de özgür bırakılmalı artık. iyi yanları da var daha önce de söyledim. ama böyle daktilo gibi konular gelecekse kimse kusura bakmasın karşınızda sizin bir ağaca bakıp da "şaheser" yaratacak bünyeler yok. taştan su çıkaracak herküller yok ya da daha somut söyleyeyim. kendini geliştirmek isteyen, güzel bir ortamda bulunmak isteyen insanlar var sadece.
bunlara çözüm bulunmadıkça bu oluşumdan da çekiliyorum. çok istiyorum yazmayı ama yazma var ise işin içinde, mantık da olmalı, adalet de, özgürlük de. klişe değil, şuan elimizdeki sorunlar bunlar.
seçici-geçirgen (bkz: hücre) kurulu oluşturulmuş döykü sergisi.
bu kuruldaki yazarlar yine yazıları hep yayınlanan yazarlar.
yani, yine kendileri...
ilginç...
hadi biraz demokrasi üzerine aforizmalar sunayım.
ne demiş aristo?
"Demokrasi, despotizmin en ileri şeklidir."
ne demiş kant?
"Demokrasi despotizmdir. Genel iradenin onaylamadığı bir yürütme oluşturur."
ne demiş seneca?
"Sen benim kütüğümü yuvarla, ben de seninkini..."
ne demiş spencer?
"Çoğunluğun azınlık tarafından yönetimi tiranlıktır; azınlığın çoğunluk tarafından yönetimi de tiranlıktır. Her iki durumda da "senin istediğin gibi değil, bizim istediğimiz gibi yapacaksın" kuralı geçerlidir."
işte sizin demokrasiden anladığınız budur. Yönetmeye çalışmak.
bahsedilen seçim ekibine dahil biri olarak ve o ekiple alakasız olarak bazı fikirlerimi belirtmek istiyorum. bunlar tamamen şahsi fikirlerim olup isteyen istediği kadar önemseyebilir.
bu fikri ve projeyi en başından beri destekliyorum. baltalayıcıları anlamam çok kolay oluyor. çünkü yine buradan bir arkadaşımın belirttiği gibi ''bu gibi ortamlarda sert eleştiriler, hakaretler entry olarak girilirken, övgüler özel mesajla geliyor.'' ve emin olun ikisi arasındaki korelasyona vakıfız.
ikinci olarak yazarlara bir eleştiri getirmek istiyorum. vaktim oldukça öyküleri okuyorum ve aralarında beğendiklerim olduğu kadar beğenmediklerim de var. elbette seçim esnasında kendi yazınsal biçemim yerine bir öykünün iskeleti, kurgulanışı, dramatik yapısı, asal düğüm ve serimleri, konu bütünlüğü, karakter kurmacası gibi daha genel nitelikleri yeğ tutacağım. fakat şahsi olarak baktığımda yazarların havsalalarının biraz daha genişlemesi gerektiğini düşünüyorum.
öykü gerçek ya da gerçekten esinlenmiş de olabilir, tümüyle kurmaca da. bunda bir sorun yok. ama çoğu yazar kendi iç sesinden anlatığı öyküyü yarı kurmacaya dönüştürüp, bir insanın iç sesi ile kurgu arasında öyküyü kıstırıyor. bunun sonucunda da ya anlatım bazı yerlerde kırılmalar yaşıyor ya da genel olarak öykü sayılamayacak bir tür anlatı ile karşılaşıyoruz.
bunun yanında çoğu öyküde karakter oluşturmada sorun yaşandığını görüyorum. öyküdeki kişi ile kendi karakterini harmanlama sonucu çıkıyor sanırım bu sorun ortaya. yine şahsi fikrim öyküde çizilen kişinin karakterinin öyküyü yazan kişiyle kesişmemesi yönündedir. zira bipolar ya da sürekli bir ruhsal devinim içre bir karakter çizmiyorsanız bu tip dönüşlerin karakteri tutarsızlaştırıp öykünün içine girmeyi engelleyici bir gizli kalkan olduğunu düşünüyorum. ki çoğu insanın bu şekilde ifade edemese bile ''sevmedim. bilmiyorum, bir şey var'' gibi ifade ettiği yabancılaşma da sanırım aynı kabildendir.
çocuk parkı temasında çocuk ile yaşlıyı yahut kendi çocukluğu ile şimdiki halini kıyaslama elbette olabilir ama akla ilk gelen analojinin ötesinde de ben o öyküde bir şeyler bulmak isterim. bas bas bağıran bir anlatım yerine öykünün temel kurgusu altına serilmiş alt metinsel değeri olmalıdır diye düşünüyorum. yoksa yaptığımız boş bir kurgu ve cümlelemeden ibaret kalır.
bu sebeple kendim öykünün temasını çok açık vermeyerek, zaman zaman çift taraflı yerlere çekilebilecek ya da sadece o konuyla ilgili kişilerin hakim olabileceği tanımlar kullanıyorum. bana göre bu okuyucuyu aç bırakıp yavaş yavaş doyurmaktır. bir öykünün bir kaç kez sendeledikten sonra zirveye çıkıp daha sonra düşmesini severim kişisel olarak. ama herkes anlasın, sanat herkes için olsun diye yazınsal üslubumu değiştiremem.
elbette bunlar öznel olup başta belirttiğim gibi seçim ekibi ile ilgisi yok. sadece şahsi yaklaşımım bu şekilde. bir de şu var;
antik yunanda sanatla ilgili en meczup kaşif ünlü heykeltraş polykleitos' dur. büyük heykeltraş tunç ve bronzdan yaptığı erkek heykellerinin gerçekçiliği ve daha sonra leonardo' nun vitruvius adamına kadar varacak olan 1/7 oranını ilk uygulayan heykelci olması ile bilinir. aldığı övgülerin aksine polykleitos gerçek ile birebir örtüşen heykeller yapmaktan sıkılır. sanatın gerçeğin mimetik bir algoritması olmaktan başka bir amacı olması gerektiğini düşünür. böylece yeni dönemi başlar. kariyerinin bu kırılma noktasında yeni yaptığı heykellerde deformasyon ve stilizasyonu yer yer döneme göre abartılı sayılabilecek şekilde kullanır. yeni yaptığı atlet heykellerinin adonisleri daha derin, göğüs kafesleri abartılı şişkin, kalçaları gülle gibi yuvarlaktır. insanlar bu yeni yapıtları saçma bulurlar. ama polykleitos doğruyu yaptığını biliyordur. sanat gerçek olmak değildir. sanat muhteşemi arama arzusudur ve bu yüzden en çok deliler gerçeği bükebildikleri için sanatçı olurlar. günümüzde 20. yüzyılın başlarında sürrealizm olarak isimlenen bu sanat biçimi acaba 2500 yıl önce polykleitos tarafından kullanılmış olabilir mi?
diyeceğim o ki yazarlar delirmekten çekinmemeli. cümleler delice fışkırmalı ekrandan. basit benzetmeler yerine daha cesurca anlamlanmalı. çünkü onu anlamayan insanlar çoktan silindi ama polykleitos 2492 yaşında.
genci-yaşlısı, biraz olsun günün stresinden kurtulmak için bu platformda hayatı ti'ye alan entry'ler giren bir çok yazarın; isterlerse çok güzel şeyler üretecek sabır, zeka ve yeteneğe sahip olduğundan hiç kuşkum olmadı.
- doğru düşündüğümü gösteren en önemli delillerden biri de söykü dür.
aşağıdaki linke tıklayın, elektronik ortamda şimdilik iki sayısı yayımlanmış derginin herhangi birini seçin, sayfalarını hışır-hışır çevirin ama bu sesi mutlaka duyun, sonra dilediğiniz bir hikayeyi seçip çayınızı/kahvenizi yudumlayarak zevkle okurken, aidiyet duygusunun hazzını doya doya yaşayın.
yazar burada hikaye yazmakla ilgili genel anlamda geyik yapıyor.
bazı eleştirilerde gördüm. anlaşılmaz, ağır yada vatandaş bunu anlamaz yorumları var. size sesleniyorum sanat sanat için mi sanat insan için mi diye soran serveti fünunlar.
onu bunu boş ver, hoşuna gitti mi gitmedimi ona bak. haa hoşuna gitmediyse gerçekten iki sonuç vardır. ya yazar kötü yazmıştır. daha az bi ihtimal ise okurun estetik düzeyi düşüktür, zamanla gelişir.
lisedeyken picasso tablolarıyla dalga geçtiğimizi bu ne ya bunu ben de çizerim dediğimizi hatırlıyorum. ama seneler sonra neyse..
karikatürü bile var. picassoya sormuşlar "üstad bu ne biçim balık?"
üstad kapak yapmış. "o balık değil resim" demiş.
sen baktığında beğendin mi? okuyup bitirdiğinde hoşuna gitti mi? okurken seni bayılttı mı sürükledi mi? ona bak.
fethi naci ne diyor? (ulan ne diyordu bu adam diye gittim, araştırdım tam ne dediğini buldum iyi mi)
"Bir romanın büyüklüğü nasıl anlaşılır? Belki birtakım "nesnel" ölçütleri vardır bunun, ama bir de doğruluğu "bittecrübe" denenmiş bir ölçüt var: O da romanı yeniden okuma isteği. Sorarım: Hangi Türk romanı okuduktan sonra bir kez daha okumak isteği duydunuz?"
Türk Romanında Ölçüt Sorunu Eleştiri Günlüğü (1980-1986)
evet olayın özü budur bence de. okuyup bitiren adam "vay be*/amk* güzel hikaye" diyor mu demiyor mu? gerisi laf ı güzaf.
Sonra çok güzel bir örnek veriyor:
"Bu yıl Trabzonspor, Türkiye lig şampiyonu, Fenerbahçe de kupa şampiyonu; uluslararası ilk karşılaşmalarında biri Polonya lig şampiyonuna, öbürü Bulgaristan kupa şampiyonuna yenilerek elendiler.
"Evet, Türkiye'de roman var: Ne kadar futbol varsa o kadar. Umut verici çabalar bu gerçeği değiştirmiyor."
işte bu sebepten yazarların bu eleştirisinin dikkate alınması gerekir.
hikayenin ihtiyacı yokken bir de yazar tarafından gereksiz ağırlaştırılan, kimsenin bilmediği kelimelerle doldurulan hikayeler de var.
bu durum genelde okumuş yazmış terminolojilere hakim, kültürlü yazarlarda görülür.
bir hikayede karakter kültürlü, çok bilmiş, yada ne biliyim doktor, mühendis falan olabilir. bunda bi sorun yok. karakter her şey olabilir.
ama yazar hikayede kültürünü yada birikimini okuyucunun gözüne gözüne sokmamalıdır. o zaman şöyle bi şey olur. yazar bi yandan hikaye anlatır bi yandanda hikayeden bağımsız kendini. yani her hikayesinin altında aynı fon vardır. sürekli hikayenin altından gelen "ben çok entellektüelim" diyen bir ses gibi hikayeyi samimiyetsizleştirir. işin ilginç yanı bunu bazen yazar bilmeden yapabilir ama sıklıkla bilerek de yapılıyor.
ama bak hikaye bi mesaj, alt metin her neyse taşıyabilir (taşımalıdır). karakter moleküler biyoloji bile anlatabilir. ama burda kullanılan dil üzerinden yazar kendini de farklılaştırmamalı, hikayeden ayrılmamalıdır.
örnek vereyim:
karakter cahil pis bi herif olsun. şimdi bu adamın duygularını anlattığın bi bölümde "neye öykünüyordu acaba. sanki süblimleşiyordu. bu egosantrik kendini çağcıllarından beyhude damıtma çabası nedendi?" gibi (peh yani) bi şey yapıp yabancılaşmamak lazım diyorum.
bir de hikaye eleştirisinin içine "abi o -de ayrı yazılacaktı." efendime söyliyim yok "ğ biraz sert olmuş" gibi yorumlar yazmayın be. komik geliyo bana. çok rahatsız ediyosa seni yada uyarmak istiyosan mesaj at adama. ya yemin ediyorum adam kol gibi yazı okumuş tek eleştirisi yada yazıyla ilgili yorumu "abi o -ki bitişik olsaydı on numara olacaktı" olmuş.
yok hikaye "ki" yi anlatmıyo ama akılda o kalmış demekkiki ki.
redaktör diye bi şey var neticede ben yazarım o düzeltsin, di mi ama canım?
bandini'nin belirttiği; kendinin dışına çıkmayan bi yazım tarzı ben de gözlüyorum. yani yazarın her öyküsündeki bütün karakterlerin yazarın kendisi olması ya da yazarın yapmayacağı bir şeyi karaktere de yaptırmama hali.
hemen örnekleyelim. (+bu ne lan doğru ahmet ile bay yanlış gibi. -hoşuma gidiyo.)
yazın plajda kadınlara daha güzel görünmek için vücut geliştirme yapan adam karakterimiz olsun. hayatının her hangi bi döneminde yaz öncesi rejim yapmamış kadın, body yapmamış adam yok gibidir.
neyse mesela spor salonunda yazın plajda göstereceği vücudunu inşaa etsin adam. bu adamın başına geleceklerin sınırı bizimle sınırlı oluyor.
hüzünleri bizim gibi, korkuları bizim gibi.
bu adamı yaz başında sakatlıyoruz mesela, yataktan plaja falan bakıyo iç geçiriyor. ne biliyim steroid fazla geliyor memeleri büyüyor falan. birden hüzne acıya boğuyoruz herifi. yazı getiriyoruz hemen , "oysa bütün kış bu günler için çalışmıştı" diyerek de bunu pekiştirebileceğimizi sanıyoruz.
bu noktada genişleyemiyoruz.
3 zenci salonda tecavüz etmiyo mesela. (ehheh. bu bi temenni değil tabi) etse bile bunun ızdırabını üzüntüsünü abarta abarta anlatıyoruz. "artık ölmek istiyordu, sevdiceğine ne diyecekti, o kadar o kadar o kadar kötü bi ruh halindeydi ki o kadar zor ki valla nasıl anlatacamı bilemedim" manasında abartıyoruz.
yani yine daralıyoruz.
genişle abi yani illa adamı transseksüel, travesti yap demiyorum ama ne olursa; yani onlarca olay, ihtimal var. zencinin birinden hepsine birden aids bulaştır. aynı klinikte tedavi olsunlar.
bak tamamen atıyorum su an demek istediğimi anlatabilmek için, mantık arama.
klinikte kız arkadaşının raporunu buldur. bütün plan sevilisinin başının altından çıksın.
sonra vaz geç aslında zencilere de aids bulaştıran bizim vücutçu olsun. yemezse dön başa maymunlara tecavüz ettir. genişle yani.
en son bütün maymunlar oturup hastane camından plajı izlesinler ağlasınlar falan.
ha bir de hikaye başlığını "asıl vücutçu maymunlardı" gibi daha okumadan hikayeyi anlatan bi başlık yapma. valla başlığa bakıyorum okumuş kadar oluyorum bazı hikayeleri. olmaz.
burda gerçeklik mevzusuna geleyim. gerçeklik önemli.
ancak hikaye içi gerçeklikten bahsediyorum. yoksa gerçek yada mantıklı olmak zorunda değil.
mesela tarihi bi hikaye anlatıyosun elektrik telleri görünüyo arka fonda gibi. işte o zaman o tarihi olmaktan çıkıveriyo ya o manada gerçeklik. hikayeyle uyumlu gerçeklik.
misal bazı fare hikayelerinde dedim "lan bu hayvan bu kadar edebiyat parçalayacağına, madem kafası bu kadar çalışıyo; siktirsin gitsin kendine peynir yapıp yesin." şaka şaka ben de üzülüyorum farelere.
varlığını yeni farkettiğim güzel oluşum. Mesleki açıdan aynı kulvarlarda olduğum için destek ve yardımcı olmak isterim. Ancak denemelerin yanı sıra güncel konularda taraf olmadan sadece etik değerlerden yana olarak yazılarda yazılmalı.
yazmak, öykü yazmakla ilgili bazı ünlü yazarların düşünceleri:
''Hikaye anlatmanın bir büyüsü varsa -ki ben olduğuna inanıyorum- bugüne kadar kimse bunu bir kişiden diğerine aktarılabilecek bir reçeteye indirgemeyi başaramadı. işin formülü öyle görünüyor ki, yazarın okuyucu için önemli olduğunu hissettiği bir şeyi ifade etme dürtüsünde gizli. iyi bir hikayeyi iyi yapan mükemmelliği ya da kötü bir hikayeyi kötü yapan hataları idrak etmelisiniz. Kötü bir hikaye etkisiz bir hikayedir.''
-John Steinbeck-
''Kapı kapalıyken yaz, kapı açıkken bir daha yaz.''
-Stephen King-
''Harika işler trendlere, modaya ve popüler yorumlara boyun eğenler tarafından yaratılamaz.''
-Jack Kerouac-
''Edebiyat bir kadının hayatının işi olamaz, olmamalıdır da. Kadın kendine mahsus görevleriyle ne kadar çok meşgul olursa, bir hüner ya da hobi olarak edebiyata o kadar az vakti olacaktır. Siz henüz bu görevlerle görevlendirilmemiş olabilirsiniz, ancak görevlendirildiğiniz vakit şöhret için bu kadar hevesli olmayacaksınız.''
-Charlotte Bronte-
söykü iyi bir çabadır, yalnız bazı hataları var ki bunu hala göremiyorlar...
söykü bir çocuk dergisi, lakin bir yazar edebiyatıyla yazılıyor. konular çocukların dikkatini çekecek kadar masum ve içten, ama üslup, kelime seçimi, tasvirler ancak bir üniversite öğrencisinin anlayabileceği tarzda. işte sorun da burada, kimse bunu düşünmüyor, çocuklar anlamayıp sıkılırken, büyükler gereğinden fazla anlayıp sıkılıyor.
söykü güzel bir fikir, ancak hitap ettiği kitlesi ne yazık ki yok.