şehrin yeraltındaki kısmında yaklaşık 6 milyon insanın iskeletinden yapılmış setler, süsler bulunmaktadır.batı kendi yapınca ''sanat eseri'' biz yapsak ''katil, barbar'' oluruz, o ayrı tabi.
bir şehir ki yekpare sanat eseri. bildiğiniz alelade apartmanların dahi dış cephesi irili ufaklı heykelciklerle süslenmiş. köprülere, heykellere, binalara, geniş meydanlara, fıskiyeli havuzlara ve katedrallere aval aval bakmaktan yüzüm gözüm döndü. louvre' u tarif edemeyeceğim. bu şehri gördükten sonra istanbul' umuzun haline gerçekten üzülmemek elde değil. anlatacak ne çok şey var fakat kelimeler yetersiz cidden kalıyor her faninin 3 günlüğüne bile olsa görmesi gereken bir şehir. son olarak fransız kadınlarını görmeden zarif kelimesini yerli yersiz kullanmamanızı tavsiye ederim
fransayi paris ve province (bir nevi tasra) olarak ikiye bolebilen kulturel, ekonomik ve diplomatik baskent. hersey burada mevcut. fransiz demokrasisinin merkeziyetciliginin kalbi. tasralilar (provinciaux) parise "cikarlar", parizyenler tasraya "inerler".
avrupanin baskenti, lord of the rings filmindeki sehir tasvirlerinin bence esinlenildigi sehir..benzer heykeller,benzer tarihi yapilar, ayni ruh..zaman sanki durmus cafede, laptop'unla internete giren adami da gormesen..
turkiyede parisi ancak andiran bir sokak var; nisantasi..ya da ancak bir semt; alsancak.. ve ikisi de ne kadar meshur olmus.. bir sehir ki, her sokagi nisantasi, her semti alsancak..her sokaginin kosesinde bir tarihi yapi, bir cafe, bir surpriz..napoleon'dan beri ayni eski evler, arabanin icat olmadigi zamanda yapilmis sokaklarda sikisan trafik.. brasserie ve bistro lar..her sokakta bir guzel cesme, bir tarihi heykel, ve ya kosede bir guzel cafe, icinde sik insanlar, guzel kizlar..her koseyi donunce baska bir surpriz ve yuzyillardir ayni tas sokaklar, diyorsunuz victor hugo da eugene delacroix da bu sokaklarda yurumus..
yagmurlu gri hava..seine nehrine rengini veren.. tarihi evler ve dik siyah catilari..burasi dunyanin en buyuk acik hava muzesi mi?..
metroyla her yere gidebilmek, hemen hemen her sokaga.. metro meger ne kadar da rahatlatirmis trafigi.. louvre muzesi'nde kaybolmak, st michel'de bira icmek, sacre-coeur'den manzarayi izlemek, notre dame'ın icinde mum yakmak, saint germain des pres'de turlamak, opera'nın onunde fotograf cekilmek, champs elysees'den arc de triomph'u izlemek, ve bu caddenin bu kadar kisa olduguna sasirmak..hele bir de fransızca biliyorsan tadindan yenmeyen sehirmis..
bir sehir ki o bu kadar buyuk ve karısık olmasına ragmen gecenin 1'inde mini etekli sik kizlar bos sokaklarda rahatca yuruyebilsin; ne kadar uzak birakilmisiz megerse bu ozgurlukten, kibarliktan... garip gelmeye baslamis bunlar bile..
ve geri donecegini bildigin bir ulken, bir vatanin olmasa ne anlami kalir paris'in, ne guzelligi olurdu avrupa'nin o zaman diye dusunmek..
Ve mahvetmesek ne kadar daha guzel olurmus istanbul'umuz, izmir'imiz bu sehirden..
nazi ordulari'nin 14 haziran 1940 tarihinde ellerini kollarini sallayarak girip isgal ettikleri sehir. hemen akabinde de fransa teslim olmustur zaten. oysa ki fransizlar majino hatti'na cok guveniyorlardi. eh tepede bir komunist varsa majino degil cin seddi olsa dayanmazdi zaten.
dido'nun muhteşem bir slow parçası. white flag albümündendir. sözleri şöyledir:
Coming back from Paris on the train
I really didn't care if
the journey took all day.
Trying to turn the pages of my magazine
while trying to keep a hold of your hand.
And ordering a coffee
that I wouldn't ever drink.
Just to keep you and Paris on my mind,
just to keep you and Paris on my mind.
I didn't know it would be the last time,
the last time I saw you...
At Waterloo we went
our separate ways.
When I got in my cab
I didn't turn and wave.
Didn't go to work just went to bed.
Trying to keep you and Paris on my mind,
trying to keep you and Paris on my mind.
I didn't know it would be the last time,
the last time I saw you...
I phoned your office this afternoon,
they said they hadn't
heard anything from you.
It's been... seven days without a word.
I have to keep you and Paris on my mind,
I have to keep you and Paris on my mind.
I didn't know it would be the last time,
the last time I saw you...
Going back to Paris on the train.
Raining and without you
it's... not the same.
I have to do this journey one more time,
just to keep you and Paris on my mind,
just to keep you and Paris on my mind.
I didn't know it would be the last time,
the last time... I saw you...
The last time... I saw you...
The last time... I saw you...
The last time... I saw you...
fransızların nekadar ihtişama duşkün olduklarının kanıtı olan şehirdir ,zira heryer devasa heykellerle ,meydanlarla doludur.
bunun yanında unlu muzelerden luvre ve d'orsay da bu şehirdedir.
Aleksandros dıye de adlandırılan, Yunan mitolojisinde Troya kralı Priamos ile Hekabe'nin oğlu.
Paris'in doğumundan önce annesi Hekabe bir rüya görmüs; rüyasında bir alev topu doğurmuş ve bu alev topu bütün şehri sarmış. Rüya'yı iyiye yormayan anne babası, Paris doğduktan sonra onu ida şehrine bırakmıslar. Paris'i bir çoban yanına almıs ve egitmıs.
güzel ve görülmesi gereken bi yerdir. ama ben paris in yanında bi de hiltonu görmeyi tercih ederim.
zira paris mi yoksa paris hilton mu derseniz eğer; tercihim tabiki paris hiltondur.
afedersiniz işemek için yırtına yırtına umumi tuvalet aradığınız ve bulamayıp da bir cafeye girdiğinizde tuvaletlerin şifreli olduğunu ve o şifrenin de harcamanız sonucu size verilen fişte yazdığını görebileceğiniz, sokakları kirli ama bir o kadar da düzenli şehir.
bakkalarında su bulamayacağınız, insanlara akşam 10'da nereden su bulabilirim diye sorduğunuzda "neden su arıyorsun ki, soda ya da bira iç" cevabı alabileceğiniz bir şehir. **
simetri hastası insanların kurduğu, yeni ulusal kütüphanesi 13 milyon euroya yapılan ve sömürgesindeki tüm ağaçları alıp burada harcayan adamların şehridir. ayşecik filmleri ile bizde süper bir şehirmiş gibi tanıtılmış olmasından dolayı çoğunlukla abartılan şehirdir.
sokak cadde isimleri değişmediği için 120 yıl önceki şehir rehberi ile gezilebilen, kanalizasyon sistemleri şehri caddelerinin aynı olarak tasarlanmış, (yani üstündeki caddenin ismini taşır ve cadde genişliği kadar geniştir. dar caddelerin altında dar kanal geniş caddelerin altında geniş kanal.) olan ışıklar şehridir.
mina urgan, bir dinozorun gezilerinde 1937 yılındaki paris'ten; tatlı tatlı, benimle sohbet ederek bahsediyor, ben bir meraklı öğrenci edasıyla sayfaları gözlerim parlayarak çeviriyordum. :
"sokakların akıl almaz canlılığı bir yana, bunların zeminini döşeyen malzeme bile hayret ve hayranlık duymama neden oldu: buna inanması güç ama; o sokaklar taşla, toprakla ya da betonla değil; düpedüz ahşap parkeyle döşenmişti. yani güzel bir evin salonunda yürürcesine geziniyordunuz o sokaklarda. bu dikdörtgen parçaları, pırıl pırıl çelikten yapılmış, avuç büyüklüğünde yuvarlak çivilerle birbirine raptedilmişti. biz, barbar türk öğrencilerin başlıca eğlencelerinden biri, kaşla göz arasında bu çivileri yerden söküp evimize götürmek; onları tersyüz edip kültablası olarak kullanmaktı. 1948'de paris'e üçüncü gidişimde, ahşap parkeler ortadan yok olmuş; paris sokakları zeminleri açısından avrupa'nın öteki büyük kentlerine benzemişti. bundan sonraki bölümde uzun uzun anlatacağım paris'e bir insana aşık olurcasına vuruldum."
Dunyanin en zeki kadin yazarlarindan birine 'the meaning of life' adli kitaba konmak uzere hayatin anlamini sorduklarinda verdigi cevaptir; 'hayatin anlami paris'tir ve de iyi bir erkek.ikisi bir arada tercihimdir.'