progresif death metal ve progresif rock tarzlarında müzik yapmaktadır. 1990 yılında vokalist david isberg tarafından isviçrede kurulup günümüze kadar gelmiştir.
Farklı müzik yapan bir grup. Dinledikçe ısınırsınız.
Duygusallığı çok iyi yansıtır bir de. Vokalisti ve frontmani mikael akerfeldt'in insana huzur veren, duygulu ve tertemiz bir sesi vardır.
Arada brutal vokal de yapası gelir ama olur o kadar.
Onun dışında gerek davul gerek gitar ve bas gitar en iyi şekilde kullanılır.
Sıkıcılaşan bir sıradanlık yoktur, tam sıkılacağınız anda müziğin havası birden bire değişiverir.
"Opeth'in akustikleri" lafından ibaret olan bir gruptu benim için üniversiteye başlayıncaya dek. Şu an da pek bi farkı yok demek istiyorum çünkü bildiğim Burden, Porcelain Heart, In My Time Of Need, Harvest, Black Rose Immortal, Windowpane şarkıları dışında bir şey yok. Fakat sadece bu kadar bilgiyle büyülenmiş hissediyorum. Nezdimde Türk melodilerini hissedebildiğim gruplar çok değerli oluyor. Bu adamlarda deli gibi hissediyorum onu ve samimi duruşları çok hoşuma gidiyor. Sağlam riff desen bu grupta solo desen kralı var vokallerle bateriyle uzatılan geçiş kısımları köprüler insanın beynine işliyor.
Seviyorum seni Opeth iyi ki varsın...
tarz değişikliğiyle sevindirmiş grup. gerçi duyduğum kadarıyla metal fanları grubu ölü olarak görmeye başlamış hatta in flames 'in de tarz değişikliğine gitmesine parelel görenler dahi var. ben bu kuru kuruya metalciyim ayaklarını sevmediğimden, opeth'in kökünün 60'lar / 70'ler progressive rock grupları olduğunu bildiğimden ve her şeyden önemlisi bu türü sevdiğimden olumlu buldum bu değişimi.
zaten damnation albümü de başucu albümümdür, öyle nitelikli şeyler çıkarabildikten sonra sorun yok. üstelik mikael yakın dostu steven wilson'la fazlaca haşır neşir. yani az biraz körle yatan şaşı kalkıyor diyebiliriz.
yeni albümü bu yaratıcı gruptan keyifle dinlemek lazım.
cusp of eternity şarkısını büyük heyecanla açıp dinlerken beni hayal kırıklığına uğratan grup. eskiyi mumla aratıyor opeth. morningrise, still life, deliverance albumlerindeki akerfelt'i istiyorum olum ben. en sevdigim ve herkesin dinlemesi gereken şarkıları ;
the night and the silent water
ghost of perdition
the moor
face of melinda
forest of october
masters apprentices
to bid you farewell
a fair judgement
hope leaves
hayatımda dinlediğim en iyi albümlerden ikisine ** imza atmış , kişiye aynı anda birden çok duyguyu hissettirebilen onlarca şarkısı bulunan, progresif muziğin metalde en büyük temsilcilerinden, mikael akerfeldt'in herşeyi oldugu isveçli grup.
Opeth'e tüm övgüler az kalır hakikaten. Ayrıca hakettiği değer verilmiyor gibi geliyor bana. Yani dinleyen hayranları çok seviyor ama amerikan veya ingiliz guruplara göre de tanınırlığı hakettiğinden çok daha az bence.
ilk albümler benim de en sevdiklerim. Belki daha çok zaman ayırdığımdan belki de gerçekten heritage'den çok daha iyi olduğu için. Heritage'de güzel parçalar var, her türlü dinlenir ama nerde o eski albümler? diye de sorası geliyor adamın.
Ayrıca Opeth progresif metali sevmeme neden olmuş, belki de seçici ve kaliteli bir dinleyici yapmıştır beni. Bu türde diğer çok büyük bir grup olan Dream Theater ile tanışmama da vesile olmuştur.
Yeni albümü all over the place için kralımız I. Michael'ın ''I think that's our strength, that we can do all these different things. We have a couple of calm songs, a couple of really heavy songs, one proper heavy metal song and I have one epic old-school Opeth song that reminds me of the first two records, with lots of riffs stacked up! I'm really happy with it all. I think we have something big on our hands this time.'' sözlerinden taze bilgi edindiğimiz dip grup, dinlendiğinde dibe vurulan grup.
demon of the fall'ı bile akustik çalarak metal müziği tamamen bıraktığının mesajını vermiş grup. pardon, bırakan mikael efendi. umarım yanılırım. anlam veremediğim nokta fredrik akesson un bu şekilde nasıl devam ettiği.
dili isveççe olan den standiga resan şarkısı ile beni tekrardan büyülemiş gruptur. böyle bir şarkıyı sitelerde en başlarda değilde, son sayfalarda bulduğuma inanamadım. dinlerseniz pişman olmazsınız.
6 seneden beri bıkmadan usanmadan dinlediğim tanrının bir lütfu grup. twilight is my robe adlı parçasıyla tanıştım kendileriyle gerek ritim gerekse sololarıyla kendine hayran bırakan isveçin meşhur progressive metal grubudur. ilk kurulduğu yıllarda johan defarfalla diye hayvani bass çalan değerli üyeleri egoistliği yüzünden grupla yollarını ayırmıştır. mikael grubun eli ayağı gözüdür tabi martin mendezi de unutmamak lazım fender jazz bass ı öyle konuşturan sayılı insanlardandır. her ruh haline göre müzik yapabilen kapasiteye sahip , şaheser diyebileceğimiz pek çok eser vermiş olan bu grup şu an dinlediğim parçayla bir kez daha beni kendine hayran bırakmıştır. grubun ilk çıktığı zamanlarda çıkardıkları sert albümler zamanla yerini soft müziğe bırakmıştır son çıkardıkları heritage albümünde bu durum oldukça göze çarpmaktadır. opeth tutkudur, aşktır, hayatın derinlerinden gelen nacizane amaçlar uğruna kendini kaptırmaktır, candır. dinleyen birinın kesinlikle bir daha dinlemek isteyeceği gruptur. gel gelelim sevdiğim parçalarına. en başta epilogue tabi ; günlük dinlerim sankinleşirim aklıma mazideki anılarım, hatalarım, sevinçlerim, opeth dinleyen eski sevgilim gelir. black rose immortal adlı uzun ama hiç sıkmayan, brutal pompası şaherleri vardır ki pek çok grup bunun yanına yaklaşamaz. bleak clean ve brutal arasında nasıl seri geçiş yapılır açıkça gösterir ve hoş parçadır. blackwater park tam headbang parçası fena çoşturur. the drapery falls akustik gitar nasıl öttürülür dersi verir. özetle: opeth ayricaliktir.