masumiyet

entry537 galeri55
    246.
  1. 245.
  2. artık pek de para etmeyen doğuştan verilen istenildiğinde kaybedilen ya da ansızın kaybolan bir durumdur masumiyet.
    0 ...
  3. 244.
  4. 243.
  5. kanımca gemide ve mustafa hakkında her şey filmleriyle beraber türk sinemasının en iyi 3 filminedn biri.
    1 ...
  6. 242.
  7. küçükken babasının kardeşi ve kendisine aldığı çikolatayı önce kardeşinin bitirmesini bekleyip sonra da kendi çikolatasıyla kardeşini kıskandıranların bahsetmemesi gereken şey.

    masum değiliz, hiç birimiz.

    evet.
    0 ...
  8. 241.
  9. artık sadece maskeden ibaret. biri geliyor yanınıza, tüm benliğini açmış, duvarlarını yıkmış biri. siz de öyle davranıyorsunuz, tüm bilinmezliğini, keskin hatlarla çevrilmiş (iç) dünyanızın sınırlarını şeffaflaştırıyorsunuz, onlar için. herkes mutlu görünüyor. sonra karşı tarafın zorluktan zorluğa düşünce yanınızda olduğunu görüyorsunuz. canınızı yakıyor...
    0 ...
  10. 240.
  11. kuşun kanadında, ansızın uçar gider bir kaçtı mı bir daha bulamazsın.
    0 ...
  12. 239.
  13. yeni doğmuş bir bebekte olması muhtemel olandır.
    0 ...
  14. 238.
  15. uzun zamandır ortalıkta görenmeyen yazar.
    2 ...
  16. 237.
  17. kadınlara yakışan en güzel şeydir aslında.
    1 ...
  18. 236.
  19. --spoiler--
    ‘ hep denedin, hep yenildin, olsun, gene dene , gene yenil, daha iyi yenil..’

    Sondan başa bir bakışla masumiyet..

    Zeki Demirkubuzun 2. sinema filmi olan 1997 yapımı film Beckett in cümleleri ile son buluyor; yönetmenliğini ve senaristliğini yaptığı filmde; Zeki Demirkubuz; çok hasta olduğu bir dönemde; uzun yalnızlıklar ve kendi cümleleri ile- kendisi ile ilişkisinin değiştiği; kendisini biricik hissettiği bir dönemde yazmış senaryosunu..Filmin ismini ilk olarak ‘ Karşıdaki! Diye düşünmüş. Filmin ilk sahnesinde; hapishane müdürünün karşısında; boş sandalyenin yanında yalnız oturan Yusuf-u…Hayata karşı yalnız kalmış; yalın, masum , denemeye bile korkan, kibar bir katilin hikayesi aslında masumiyet; yani karşıdakinin..Karşıdan gördüğümüz ve ötekileştirdiklerimizin; masum yüzleri..

    Kapanmayan kapılar; uzun yollar, yolculuklar, otel odaları; televizyonda dönüp duran türk filmleri, duvarda eskimiş posterler, bir fahişenin giydiği kareli erkek gömleği, ekmek doğranılıp içilen çorbalar, otel lobisinde değiştirilip duran işporta kasetler.. Nedensiz bir ‘mecburiyet’ durumu ile; tutkularının ardından başını eğip usul usul yürüyen adamlar..
    Detaylar, ayrıntılar, bakışlar ve gördüklerimiz. içimizi yakan masumiyet..Sevgi ve kötülük; merhamet ve aşk; tutku ve bağılılığın iç içe geçtiği; film boyunca keskin bir sarkacın bir oyana bir bu yana sallandığı bir film..

    Konusu Şiddet olan bu kongrede; bir film seçmem söylendiğinde neden hiç düşünmeden Masumiyeti seçtiğimi düşünüyorum- Duygusal agresyonları çok yoğun olduğu için mi?Derya Alaboranın neredeyse benim yüzüme haykırdığı isyanı aklıma geliyor hemen…Özellikle ugur karakterinin iki erkeğe karşı; kışkırtıcı,şiddetli, yırtıcı ama bir o kadar da iç acıtan sahneleri..içimizdeki karanlık, sisli ve regresyona açık yerlere dokunan sahneler. insanın içinden ağız dolusu küfür etmenin geçtiği anlar gibi..Belki de içimizdeki; masum olmayan yerleri acıtıyordu masumiyet. işte tam da bu yüzden bu filmi okuyorum şimdi sizlere..

    Peki kimdir masum; kardeşi tarafından ağzından vurulup dilsiz kalan abla mı; baba şiddeti yüzünden sağır-dilsiz kalan küçük kız çocuğu mu? En yakın arkadaşını ve ablasını vurup 10 yıl hapishanede kalan Yusuf mu? Başka bir erkeğe aşık olduğunu bile bile Uğurun peşinden giden; aşkı için evinden, ailesinden, paradan puldan, maldan mülkden, hatta çocuğundan vazgeçen; geride bıraktığı acılara hiç aldırmayan; sevdiği kadınla şehir şehir dolaşıp , onun orospuluktan kazandığını yiyerek, kıskançlık buhranları içinde esrar ve alkol ile savrulan bir adam Bekir.. Asla elde edemeyeceğini bildiği bir kadına aşık olup; onun için tüm hayatından vazgeçen Bekir mi masum? Gençlik aşkı bir suçlunun peşinden diyar diyar dolaşan, bir erkek için bin erkeğin altına yatan, çocuğunun varlığını bile unutan; Bekiri adeta inadına kışkırtıp ardından yok sayan, eril varlığını görmezden gelip, onu sürekli kastre eden Uğur mu masum? Neden bu üç suçluyu film birsekilde sevdiriyor bizlere, içimiz acıyor onların masum taraflarına…Gerçektende masumiyet günahlarını ödeyiş şekillerinde mi gizli?
    Günahı işleyip işlememek değil; o günahın bedelini ödememek için kurnazlıklara sapmayı reddeden içtenlikli bir kabul ediş masumiyet, bir günahın bedelini bir ömür boyu ödemeye gösterilen riza..Günahı işleyen güçsüzlükle, kefareti ödeyen güçlülüğün yan yana olması mı? Yoksa yönetmen o kadar yalın, o kadar insancıl, o kadar samimi anlatıyor, o kadar yakından bakıyor ki karakterlere; onları hem seviyor, hem de masum buluyoruz belki de…
    Ya da Yusuf’un dediği gibi ’insanlık hali’ diyoruz içimizden…Kim gerçekten ‘masum ki’ zaten?
    Filmde sıkça gördüğümüz benzerlikler, yaşamlarının ızdırabı hiç sahip olmadıkları seylere tutunmaya çalıştıkça derinleşen karakterlerin yakınlıkları çarpıcı..Filmde gördüğümüz iki çocukta sürekli televizyon izler; biri zaten sağır ve dilsizdir; ablasının çocuğu ise hiç konuşmaz. Dilsiz annesini içselleştirmiştir adeta. Uğur ve Yusufun ablası da güçlü ve sevdikleri erkeklerin peşlerinden gitmeleri ile birbirlerine benzerler. Yusufun ablası sevdiği adamla kaçmış; bu uğurda ölümden dönmüş; evlenmek zorunda kaldığı adamın evinde ;ondan düzenli olarak şiddet görmesine rağmen; yinede dik ve dilsizliği ile daha da güçlüdür. Uğur ise; yıllarca aşkının peşinden gitmiş; Bekir’in, Yusufun ve belkide Çilemin babası olan kocasının ona sunduğu ‘normal’ hayatı reddetmiştir; kamuya açık otel odalarında; hayatını ‘namussuzca’ kazanmayı tercih etmiştir. Bekir ile Yusufun eniştesi( Hasan) de aynı şekilde oral depresif özellikleri baskın; başka erkeklere aşık olan kadınların peşinden giderek; Bekir belindeki tabanca; Hasan ise kemeri ile; yaşadıkları eziklik, erilliğin eksikliği ve iktidara uzanan ihtiyaç ile agresyon yüklü öfke patlamaları yaşarlar.

    Bekir

    Mazoşizm, hem normal hem de patolojik olarak güdülenmiş kendini tahrip edicilik ve acı çekmekten bilinçli ya da bilinç dışı haz alma ekseninde geniş bir olgular alanı olarak tanımlanabilir. Bazen o kadar şiddetli bir kendini tahrip edicilik vardır ki; kendi bilincini yok etme güdülenimi olur-Green 1983 te buna _ölüm narsisizmi- adını verir. Ve mazoşiştik psikopatoloji ilksel ve şiddetli saldırganlık psikopatolojiısiyle iç içe geçer. Tıpkı Bekirin kendisini vurması gibi. Ancak bence Bekirin bu kısır döngüden çıkmak için; yani kendisini vurmak için Yusufu beklemesi; yusufun kendisinin yerine geçecegini hissetmesinden, bunu onaylayan ve aslında ne kadar başlarda rekabet etse de Yusufu seven bir tarafı olduğu için artık acısına son vermiştir. Bu yükü; Yusuf’a bırakarak gitmiştir.
    Bekir Yusuf’ta kendi gençliğini görmüştür çünkü. Halı dükkanı sahibi küçük esnaf Bekircik ten pezevenk bekire uzanan yolda; kendi masumiyetini görmüştür yusuf’ta…

    Depresif mazoşistik özellikler gösteren Bekir için uğur; içselleştirilmiş bir Arzu nesnesi olup; süper egoya özümsenmiştir. Bekirin erotik mazoşizmi saldırganlık içerir; bu saldırganlık cinsel heyecanın normal mazoşiştik özellikleri arasında olmayıp cinsel heyecanın arzulanan nesneye topyekün teslimiyet ve o nesne tarafından aşağılanma isteğiyle yoğunlaşması çerçevesinde görülür.

    Tipik olarak ümitsiz ask denen seyde; sevilen kadının asırı idealleştirilmesi; ve kadınla ilişki kurulması yönünde bir engellenme demektir. Yani idealleştirme beraberinde engellenme ve kararlılık yoksunluğunu; alanı rakiplere terk etme; ya da başarısızlık koşullarını hazırlama yönünde bilinçdışı bir eğilim getirir..Tıpkı Bekirin yaptığı gibi..Beceriksiz bir iki taciz denemesi de güçlü kadın tarafından sindilir, oda başını eğip yürümeye ve diğer erkeklere giden Uğuru ümitsizce izlemeye devam eder..

    Yusuf

    Bekirin ölümünün ardından hiçbirsey olmamış gibi yaşamaya devam eden Uğur un hayatında; bekirin yerini alır Yusuf. Artık dışarısı için, dışarıda yaşamak için bir nedeni vardır. –sevdim abla der; suç mu? ilksel kendini yok edicilik, ahlaki mazoşizm ve erotik mazoşizm arasında gezinen erkek karakterlerden, en çok affedilmeyi hak edendir Yusuf. Kendisine bir sevgi nesnesi bulunca; ablasının sevgisini anlayan, ondan af dileyen; Uğur için işkence görüp hiç şikayet etmeyen.. Eril kimliğin en edilgen yüzüdür... Diğer yüzünde- filme görmediğimiz ve unuttuğumuz bir katildir çünkü..
    Oysa erkekler açısından, güçlü bir kadının tahakkümü altına girmek erkek çocuğun ödipal ihlal nedeniyle suçluluğun telafisiyle birlikte; güçlü ve muktedir anne ile ilişkiye girme fantezilerini ve küçük penisinin babasının ki kadar annesini tatmin edici olduğuna ilişkin narsistik fantezilerini yeni baştan üretir. Uzak, güçlü ve bir o kadar da tehditkar kadınlar; karşısında; ne yapacağını bilemeyen; bir köşede sinip küçülen bir çocuktur adeta Yusuf..

    Uğur

    Kısmi borderline; ancak genelde narsistik özellikler taşıdığını düşündüğüm azize- orospu arasında gidip gelen Uğurunda mazoşistik bir yönü vardır Aslında.. Bekir in nesnesi uğur; Uğurun ideal nesnesi ise Zagordur..Elde edilmesi imkansız olan Zagor için çocuğundan bile vazgeçebilen bir duyarsızlık – aşırı duyarlılık gösterir. Bilinçli ya da bilinçdışı süreçlerinde; Bekiri kışkırtıp; tetikleyerek kendi sadistik süper egosunu yansıtır.

    Aşık olduğu –güç- simgesi olarak hayran olduğu özelliklerini içselleştirdiği Zagor’u ne kadar tanıyordur acaba? Belki de hiç ulaşamayacağını bildiği için Zagoru seçmiştir.
    Kendi bağımlılığının altında bencil bir serüvene sürükler kendisini ve etrafındaki herkesi..Uğurun kendine yönelik saldırganlığı, yıkıcı ve özkıyım süreçlerini beraberinde taşıyan ; ilkel mazoşistik bir durumdur.

    Kaderi başka bir yere koymadan baktığımızda; soğuk ve reddeden bir anneyle bilinçdışı bir özdeşlik; kontrollü bir teşhircilik ve baştan çıkarıcıkla- yusufa masaj yaptırması-elini tutması gibi- erkeklere hükmetme ve onları kullanma eğiliminde kendini belli edebilir.

    Narsistik kadınlar erkeklere karşı duydukları bilinçdışı hasede bir çözüm bulmak için; bilinçdışı bir heteroseksüel ikiz ilişkisi arayışı içinde- en iyi olduğunu düşündükleri erkekle istikrarlı bir ilişkiyi benimserler..Tıpkı ugurun mahalledeki en güçlü, en gözü kara delikanlı zagora olan istikrarlı, tümden bağlanışı gibi..

    Zeki Demirkubuzun 2006 da çektiği Kader filmi; analitik film yorumcularını rahatlatacağı düşünülse de; zamanın gelecekte olması – filmde özenle yerleştirilmiş küçük farklılıkları ile Uğur ve Bekirin gençliklerini, ailelerini, tanışmalarını anlatsa da aslında belki de bambaşka bir öykü sunmuştur bize..Masumiyet filmindeki; Haluk Bilginerin unutulmaz tiradının; aslında filmin yönetmenini ne kadar etkilediğini, ya da bir film ile yetinmeyecek kadar içini dolduğunu düşünebiliriz. Peki bir insan aynı öyküye ikinci bir filmi neden çeker?
    Hayatımızın ilk yedi yılının bir öyküsü olduğunu düşünürsek; bizde tüm hayatımız boyunca anı öyküyü, farklı oyuncularla tekrar tekrar çekmiyor muyuz? Yönetmenin yaptığını, bizde kendi hayatlarımızda aynı- kader- ile tekrarlıyoruz…

    Zeki Demirkubuz sinemasının ‘nedensizlik’ ve tutkuların karanlık yüzüne bakışı ile; bize anlattığı hikayelerde; çarpıcı dialogları; karakterlerin sıradan olduğu kadar; uçlarda yaşantıları, bireyden topluma ışık tutar… Her ne kadar yönetmen sinemanın bilinç götürmek, halkı uyandırmak gibi işlevleri olduğunu düşünmese de; kişilere yakından ve samimi bakmak; aslında bir anlamda toplumu anlatmak; kişisel olanın aslında toplumsal olması ile anlamlandırılır…Bireysel trajik karakterlere tutulan fenerin ışığı; duvara yansıyınca büyür,büyür ve sinema oluverir.. Farkında olmadan içine girmişizdir artık o dünyanın..

    Zeki Demirkubuzun resmi web sitesinden aldığım ve çok beğendiğim bir dörtlükle bitiriyorum yazımı…

    Masumiyet bir elmanın ikinci yarısı olmak isteyenler için aşk adına,
    Herseyi göründüğü gibi kabul edenler için gerceklik adına,
    Kalabalıklığın salıncağından inmeyenler için yalnızlık adına
    Film peşinden koşanlar için sinema adına bir kapı kapatıyor, suratlarının tam ortasına…
    --spoiler--

    Dr. Aslı Aktümen Bilgin
    4 ...
  20. 235.
  21. kaldı mı öyle birşey ya? dedirten cinsten nadir görünen özellik. sadece çocuklar, masum olabilir. sonuçta ne demiş sezen abla , 'masum degiliz hicbirimiz' .
    0 ...
  22. 234.
  23. bekirin içler acısı halini gösteren süper film. bundan önce kaderi de izlemek gerek ki mülayim bi adam nasıl olur da bu hale düşer anlarız..
    0 ...
  24. 233.
  25. 232.
  26. ergenlik döneminin başlamasıyla sonlanmaya mahkum olan bir olgudur.
    ergen çağına giren her çocuk level atlayarak kimi dürtüklerim olgusuyla yaşamaya başlar ki işte hayatın en acı yönünü gösterdiği andır. hayat bir nevi tehditkar bir şekilde ben geldim demektedir ki insanoğlunun yapabileceği tek şey yenicem seni hayat edasıyla hırslanmalarının içine kaçmasıyla sonlanır hep.
    1 ...
  27. 231.
  28. öpmeden önce dudaklarıma dokunan parmaklarının titremesi, yüzünün kızarması ve dudaklarının sıcaklığını hissedip öylece kalakalmaktır...
    yağmur damlaları hariç herşey durmuştur, zaman durmuştur.
    0 ...
  29. 230.
  30. masumiyet nedir biliyor musunuz?
    ya nerede kaybolur?
    masumiyet hapishane müdürüne "kalmak" için yalvaran yusuf'tur. "haydi gel çay demledim, türkan şoray filmi var" denildiğinde "bozuğum" diyen yusuf'un ise masumiyeti kaybolmuştur. ta ki çilem'in sorumluluğu üstüne yıkılıncaya kadar...
    ha bir de bekir'dir masumiyet.
    aşkı ve tutkusu uğruna hacıbabasının taksilerini ve dükkanını yeyip bitiren ve o gün bu gündür yürüyeduran bekir...

    uzun hikaye,
    karışık...
    bu kaltakla aynı mahallede büyüdük.
    mevlanakapıda...
    babası zabıtaydı,
    alkolik hasta bi adamdı.
    rahmetli erken gitti zaten...
    bu anasıyla yoksul, perişan...
    bizim tuzumuz kuruydu.
    hacıbabam yapmış bişeyler...
    bi de zagor vardı,
    bizim eski evin kiracısının oğlu.
    babası filmciydi yeşilçam'da.
    cepçilik, arpacılık, her yol vardı itte,
    ama sevimli, yakışıklı oğlandı...
    bizimkini aşık etmiş kendine.
    ben efendi oğlanım,
    okul mokul takılıyorum o zamanlar.
    öylece büyüyüp gittik işte...
    ne bok varsa askerliği bekledim hep,
    dört sene kaldı, üç sene kaldı.
    sonunda o da geldi gittik.
    bizde de herkes bunu bekliyormuş,
    gelir gelmez yapıştılar yakama.
    ev düzüldü,
    kız bulundu falan filan.
    nikahlandık...
    iki taksi bi dükkan verdi peder.
    dükkanda koltuk moltuk satardım.
    bi gün bu orospu çıka geldi.
    hiç unutmam,
    görür görmez cız etti içim...
    böyle basma bi etek dizine kadar,
    çorap yok...
    üstünde açık bi bluz,
    saçlar maçlar...
    pırlanta anlıyacağın.
    şunun bunun fiyatını sordu,
    dalga geçti benimle.
    kanıma girdi o gün...
    tabii taktım ben bunu kafaya,
    ertesi gün bir soruşturma,
    dediklerine göre yemeyen kalmamış mahallede.
    ama asıl zagor'a kesikmiş,
    zagor da kaptiden içerde o zaman.
    bi gün süslenmiş püslenmiş,
    zınk geçti dükkanın önünden.
    yazıldım peşine.
    tuhafiyeciye gitti.
    pastaneden çıktı.
    minibüs, otobüs geldik sağmacılar'a...
    benim içimde bir sıkıntı,
    işi anladım tabi...
    zagor'u ziyarete gidiyor.
    bir tuhaf oldum,
    piçi de kıskandım...
    uzatmayalım,
    çaresiz evlendik ötekiyle...
    o ara zagor içerden çıktı.
    sonra bi duyduk kaçmış bunlar...
    altı ay mı, bir sene mi kayıp.
    hep rüyalarıma girerdi orospu...
    o gün dükkana gelişini hiç unutmadım.
    benimkine bile dokunamaz oldum...
    sonra birde duydum ki,
    iki kişiyi deşmiş zagor.
    biri polis,
    ikisinin de gırtlağını kesmiş.
    karakolda beş gün beş gece işkence buna.
    arkadaşlarının öcünü alıyorlar.
    kaltağa da öyle...
    önce öldü dediler zagor'a.
    sonra komalık...
    ankara'da oluyor bunlar.
    bizimki bi gün çıka geldi mahalleye.
    zagor içerde...
    en iyisinden müebbet.
    bi sabah dükkana geldim baktım bu oturuyor.
    önce tanıyamadım.
    anlayınca içim cız etti...
    cız etti de ne tornavida yemiş gibi oldum.
    çökmüş,
    zayıflamış,
    bembeyaz bi surat,
    ama bu sefer başka güzel orospu...
    orhanın şarkıları gibi.
    kalktı böyle dimdik konuşmaya başladı.
    dedi "para lazım",
    "çok para"...
    zagor'a avukat tutacakmış,
    "ileride öderim" dedi...
    esnafız ya biz de,
    "nasıl" diye sormuş bulunduk...
    "orospuluk yaparım" dedi.
    "istersen metresin olurum".
    içime bişey oturdu.
    ağlamaya başladım...
    ama ne ağlamak?
    işte o gün,
    bir inandım orospuya tam yirmi yıl geçti...
    uzatmayalım zagor'a müebbet verdiler.
    ama rahat durmaz ki piç...
    ha birini şişledi,
    ha firara teşebbüs...
    o şehir senin bu şehir benim,
    cezaevlerini gezip duruyor...
    orospu da peşinden...
    sonunda dayanamadım,
    ben de peşinden...
    önce dükkan gitti,
    ardından taksiler...
    karı terketti,
    peder kapıları kapadı...
    yunus gibi aşk uğruna,
    düştük yollara...
    iş bilmem, zanaat yok.
    bu durmuyor hiç.
    ilk yıllarda ufak kahpeliklere başladı,
    sonra alıştı...
    gözünü yumup yatıyor milletin altına...
    "gel dönelim" diye çok yalvardım.
    "evlenelim",
    "pederi kandırırım",
    "zagor'a bakarız"...
    kancık köpek gibi,
    izini sürüyor itin...
    ne yaptı buna anlamadım.
    kaç defa dönüp gittim istanbul'a.
    yeminler ettim,
    doktorlar, hocalar kar etmedi.
    her seferinde yine peşinde buldum kendimi...
    bir keresinde döndüm,
    biriyle evlenmiş bu, hamile...
    beni abisiyim diye yutturduk herife.
    nedense rahatladım.
    "ohh" dedim kurtuluyorum...
    bu da akıllanmış görünüyor,
    yüzü gözü düzelmiş...
    "çocuk" diyor bişey demiyor.
    sinop'ta oluyor bunlar...
    ben de döndüm istanbul'a.
    doğuma yakın zagor bir isyana karışıyor yine.
    hemen paketleyip diyarbakır cezaevin'e postalıyorlar...
    çok geçmeden bizimki depreşiyor yine.
    o halinle kalk git sen diyarbakır'a...
    üç gün ortadan kaybol.
    herif kafayı yiyor tabi.
    dönünce bi dayak,
    eşek sudan gelinceye kadar...
    kızın sakatlığı bu yüzden.
    sonra çocuğu doğuruyor.
    durum hemen anlaşılmamış.
    ortaya çıkınca bi gece,
    esrarı çekip takıyor herife bıçağı.
    çocuğu da alıp vın diyarbakır'a...
    zagorun peşine...
    allahtan herif delikanlı çıkıyor da,
    şikayet etmiyor...
    ben o ara istanbul'da,
    taksiden yolumu buluyorum...
    epey bi zaman böyle geçti.
    yine her gece rüyalarımda bu...
    zagor'un diyarbakır cezaevinde olduğunu duymuştum o sıra,
    bi gece bi büyükle eve geldim.
    hepsini içtim...
    zurnayım tabi,
    bi ara gözümü açıp baktım,
    karlı dağlar geçiyor.
    bi daha açtım başımda bi çocuk,
    "kalk abi diyarbakır'a geldik" diyor.
    baktım sahiden diyarbakır'dayım...
    bi soruşturma,
    kale mahallesi vardır oranın...
    bi gecekonduda buldum.
    malımı bilmez miyim?
    görünce hiç şaşırmadı.
    hiç bişey demedik.
    o gece oturup düşündüm,
    "oğlum bekir" dedim kendi kendime,
    "yolu yok çekeceksin"...
    "isyan etmenin faydası yok",
    "kaderin böyle", "yol belli".
    "eğ başını usul usul yürü"...
    o gün bu gündür,
    usul usul yürüyoruz işte...
    3 ...
  31. 229.
  32. bir başyapıt.

    ama en çok da şu sahneleri ile;




    şimdi sırada kader var...
    3 ...
  33. 228.
  34. bir bebek için kullanılabilcek en güzel kelime. ve şarkıda geçenler gerçekleşmediği müddetçe de devam edecek bir haldir: biz büyüdük ve kirlendi dünya.
    1 ...
  35. 227.
  36. kızlara en çok yakışan şey.
    1 ...
  37. 226.
  38. 225.
  39. Zeki demirkubuz'un başyapıtıdır.
    *
    Yusuf ve çilem'dir masumiyetten kasıt.

    Çilem çocuktur;masumiyetin başlangıcı...

    Yusuf mapustan çıkmıştır;masumiyetin kaybı...

    işte bu ikisinin ortak paydasında gelişir film.
    ''Denemişler ve kaybetmişlerdir''artık.

    Not:Masumiyetin ardından (bkz: Kader)'i izlemek,filmi daha iyi anlamak açısından fayda sağlayacaktır.
    2 ...
  40. 224.
  41. bir çocuğun ağladığı andaki bakışıdır masumiyet.
    1 ...
  42. 223.
  43. --spoiler--
    masumuz hepimiz

    bir film izledim ve içinde yalan yoktu. kimbilir kaç zamandır kurmayı beklediğim bu cümleye sımsıkı sarılarak çıktım sinemadan... bütün bir hayat boyu içimde gezdirdiğim dilsiz çocuk, tahta arabasını çeke çeke yürüyüp geldi peşimsıra... dönüp bakınca, gözlerinde "masumiyet"i gördüm.

    zeki demirkubuz'un "masumiyet"ini izlerken en fazla 10 kişiydik koca salonda... upuzun diyaloglar, bitmek bilmez gece yolculukları, loş otel lobileri, yanyana dizilip ekranda bitmek bilmeyen siyah beyaz türk filmlerini izleyen sıradan insanlar geçti perdeden birer birer... ve tabii bir de diz boyu yoksulluk, çaresizlik, umutsuzluk...

    öylesine inandırmıştık ki kendimizi, durgun hayatlarımızın ekrandaki küpler temposunda aktığına, salon oflayıp puflamaya başladı ilk 10 dakikada... çünkü perdedeki şey, bir reklam filmi değil, hayatın gerçek ritmiydi... bazen alabildiğine ağır, bazen öldüresiye kasvetli...

    kapıldıkları girdapta birbirine tutunarak yaşayan bir dizi insan vardı filmde: mahpus sevgilisinin (zagor) izinden fahişelik yaparak anadolu'yu gezen uğur, o fahişeye marazi bir aşkla bağlanıp, sonunda pezevengi haline dönüşen bekir, bekir'in peşine takılıp kendine yeni bir hayat ararken uğur'un çekim alanına giren yusuf ve yusuf'un elinden tutup annesi uğur'un belirsiz finaline doğru yürüyen sağır ve dilsiz çilem...

    aşk ve nefret öylesine içice kurulmuş ki, birbirinden vazgeçemeyen, ama birlikteliklerinin her anını birbirlerine acı çektirerek yaşayan bu 5'linin sürüklendiği girdapta sevgi, onca kirin pasın arasına bırakılıvermiş "masum" bir pırlanta gibi parıldıyor film boyunca... kılıktan kılığa girerek...

    ... bazen kucakta taşınan ateşli bir çocuk, bazen namlunun ucuna sürülmüş bir mermi, bazen kirli bir otel odasında bacaktan sıyrılan bir don, bazen bir kır sohbetinde özetlenen bir hayat olup çıkıveriyor karşımıza...

    ekranda başkalarının hayatlarını seyrederek kendi hayatlarını tüketen insanların, sevdiği kadın için hazırladığı mermiyi kendi beynine sıkarak öç alan erkeklerin, bir erkeğin izini sürebilmek için bin erkeğin altına yatan kadınların travmatik dünyasıyla karşılaşıyorsunuz. filmin ilk karesinden sonuna dek sürekli (çalınmadan, kendiliğinden kilitsiz) açılan kapılar, bir uçtan diktikçe öbür uçtan atan dikişler gibi naçar, çırılçıplak sergiliyor hayatın mahremiyetini...

    mahremiyetin düğümleri çözüldükçe yalın bir masumiyet fışkırıyor içinden...

    demirkubuz'un filmi içimizdeki karanlığa kapılar açıyor...masumiyet karşısında, tutmayan kapı dilleri gibi çözülüveren dillerimiz, içimizdeki karanlığa ışık tutuyor.

    bütün o kasvetten, aydınlandığınızı hissediyorsunuz.

    kimsenin hayatı, kendi seçimi değil.

    herkesin küçük demir halkalar gibi birbirine zincirlenerek katıldığı ve sonunda o zincire bağlı bir mahkuma dönüştüğü bu oyunda, cinnet, şiddet, ihanet, felaket, ama ille ve herşeye rağmen masumiyetle sarmalanmış, tesadüfen yaşanan bu hayatlar karşısında "masum değiliz, hiçbirimiz" şarkısı geçerliliğini yitiriyor:

    anlıyoruz ki masumuz hepimiz.

    başkasına ait bir suçu üstlenmişiz; yattığımız ceza bizim değil...

    hak etmemişiz bileğimizdeki zinciri, bugün o zincirde bir halka olsak da...

    bunu anlayınca, koca bir hayat boyu içimizde gezdirdiğimiz dilsiz çocuk olanca masumiyetiyle gülümsüyor bize... ve son karede dile gelip, samuel beckett'in dizeleriyle cesaret aşılıyor:

    "hep denedin / hep yenildin / tekrar dene / tekrar yenil / daha iyi yenil..."
    --spoiler--

    can dündar. yeni yüzyıl. 23 kasım 1997.
    1 ...
  44. 222.
  45. kelimelerle anlatamiyorum ben bu filmi. zeki demirkubuz, bekirin ugura aski ve ugurun zagora askiyla yepyeni tanimlar getirmistir bu kavrama. hayatin ne menem bir sey oldugunu farkettirir.
    2 ...
© 2026 uludağ sözlük