'sevgili mary. sana mektubun yanında gönderdiğim noblet koleksiyonumun tamamını seni bağışladığımın bir göstergesi olarak kabul et. kitabını aldığımda, beynimin içindeki duygular yuvarlanan kurutucuların birbirlerine çarpması gibiydi. hissettiğim acı tıpkı kazara dudaklarımı zımbaladığımdaki gibiydi. seni affetmemin sebebi, kusursuz olmayışın. hataların var, benim de öyle. bütün insanların hataları var, hatta şu apartmanın dışındaki, çöp atan adamın bile. gençken, kendimden başka herhangi birisi olmak istedim. dr. bernard hazelhof demişti ki, eğer bir ıssız adada olsaymışım, o zaman kendime ve çevremdekilere alışmak zorunda kalırmışım. sadece ben ve hindistan cevizleri olurmuş. demişti ki, kendimi bütün kusurlarımla kabul etmeliymişim ve bu kusurlarımızı kendimiz seçemeyiz. onlar bizim birer parçamız ve onlarla beraber yaşamak zorundayız. diğer taraftansa, arkadaşlarımızı kendimiz seçebiliyoruz ve seni seçtiğim için çok memnunum. ayrıca dr. bernard hazelhof demişti ki, herkesin hayatı uzun bir yürüyüş yoluna benzer. bazıları düzenli taşlarla döşenmiştir. diğerleri, yani benimki gibilerse çatlaklarla, muz kabuklarıyla ve sigara izmaritleriyle doludur. senin hayat yolun da bana benziyor ancak muhtemelen benimki kadar bozuk olmayacaktır. umarım ki, bir gün yollarımız kesişir ve bir kutu yoğurdu paylaşabiliriz. sen benim en iyi arkadaşımsın. sen benim tek arkadaşımsın. amerikalı mektup arkadaşın, max jerry horowitz.'
bazı filmler vardır izlersiniz hoş bulursunuz, seyredip geçersiniz. konusunu üç gün sonra bile hatırlamazsınız.
ama bazı filmler de tüm zamanlara siner. izi kalır. en basitinden çikolata yediğinizde bile aklınıza gelebilir mesela. ya da biri sigara izmaritini yere attığında.
yoktu böyle kıtalar arasında ki iki insanın birbiri için bu kadar anlam ifade edebileceği film. dostluğun hakiki anlamını en iyi şekilde görürsünüz bu filmde. hayatınızda ki insanları, hayatınızdan söküp atasınız, silesiniz gelir.
haa bir de o beyin gülümsemesi olayı çok iyiydi. insanın gözü güler, dudakları güler de... her neyse bu filmde de buruk bir tebessüm oluşur yüzünüzde. max'ın 'faces' adlı yüz ifadelerinin olduğu defterinde ki gibi şekilde şekile girersiniz kısacası.
bu filmi izlemediyseniz çok şey kaçırmışsınız demektir.
kişisel not: bu filmi bana öneren kişiyle izlemek isterdim.
kişisel kişisel not: onunla izlemediğim için pişmanım.
bütün mektupları tek tek saklayıp duvarına dizmesiyle beni duygulandırmıştır.
çok tatlısın be max.
filmi izlerken çikolata yiyebilirsiniz mesela, kaybedenler kulübünü izlerken canınız nasıl sigara çekiyorsa,bunda da çikolata çeker. (bkz: ekmek arası çikolata)
daktilosundan m harfini sökmesi mesela,
--spoiler--
yazması meselaa,
gülmek için değil de, duygulanmak için izleyebilirsiniz bu animasyonu.
yalnızlık kusan bir adamla, en masum duygularla tanımadığı birine çikolata gönderen bir kızın hikayesi var ortada ve inanın ki çok güzel.
istemsiz bir biçimde filmin sonlarına doğru yanaklarımdan süzülen gözyaşlarımla izlediğim bitter tadında animasyon.
--spoiler--
max'in artık ağlamayı beceremediğini söylemesinin üzerine mary' nin gözyaşlarını şişeye doldurup ona göndermesi izlediğim günden beri dokunduran sahnedir.
--spoiler--
sonunda boğazımın düğümlendiği ve bütün günümü sikip atan film. Le fabuleux destin d Amélie Poulain ile benzerlikleri vardır. fakat sonu öyle olmamalıydı.
bir animasyon için çok ciddi bir yapıttır.
başta sevimli gözüken ama mary i olumsuz etkileyen takıntıları şans eseri tanıştığı mektup arkadaşı max sayesinde normale döner. fakat sonu acıklıdır.
bütün animasyon kahverengi tonlarındadır. bu da bir hüzün yaratır bünyede.
dünyanın en güzel animasyon filmidir. marynin en sevdiği renk olduğundan dolayı dostluğa hiç yaraşmayacak bir renk olan kahverengi ile renklendirilmiştir oysa ki çok da yakışmıştır. çevremdeki sevdiklerime mary yahut max gibi mektup arkadaşı dilemekten başka bir şey gelmiyor aklıma.. filmin sonunda söylendiği öğütün hayat boyu peşlerini bırakmayanlar için baş yapıt. kahverengi göz yaşları dökmeye sebep olan harika bir film.