Gribal enfeksiyonların vurduğu duvarları alkolle yumuşatmaya çalışıyorduk.
Parasetamol ağır geliyordu bünyeye kendimizi yaz ayının resmedildiği ağaçlı bir tablonun karşısında buluyorduk.
Hatıralar ve yeteneklerimiz gözlerimizin önünden geçiyordu.
Aşık olduklarımızı düşünüyor onları yazıyorduk.
Beraber gülümsediklerimiz bir daha beraber gülümsemeyeceğimizi biliyorlarmış ama ben hiç bir şey bilmiyordum.
Bilmeden yaşayıp kendi bildiklerimle yaşlanmaya yüz tuttum.
Hala hayallerimi gerçekleştirmedim.
Erteliyorum çünkü biliyorum ki zamanı gelecek.
Zamanını ben seçemem.
Zamanı geldiğinde ben seçmiş olurum.
Soğuk algınlığı,parasetamol yada alkol yükü.
Bedenim ve ruhum ölümle tehdit ediliyordu.
işgal altındaydım ve dilim damağım gecenin yarısında ateşle imtihan oluyordu.
Dilim kavrulmuş haritalara ayrılmış gibiydi.
Bir damla su dileniyordum ve yerimden kalkamayacak kadar uzaktım cam sürahide duran hayata.
Düştüğün yerden seri kalkmanın bel fıtığını tetikleyici tepkileri vardı.
Ölüden farkım yürüyor olmamdı.
Etrafı görüyordum ama görmeden hareket ediyordum.
Bulanık bakış açısında ayaz bir iklimin vahşi bir köpek gibi yüzümü gözümü kapmasında dayanmaya çalışıyor, durmak bilmeyen hayatın akışında dişlerimi sıkmanın son ama son haddinde ayakta kalabilmenin onurunu yaşıyordum.
Onurları yaşamak yaşamanın anlamını bilenler için kutsaldı.
Ama insan sahada savaşırken çektiği rezillikleri unutmaz,onur madalyası gibi taşır yakasında.
Her şeyin normale dönmeyeceğini düşünmek amansız bir hastalığın kollarına düşmek gibi bir şey.
Türbülansa girip yaşlılığı ve tükenişi görmek hala ahmak beynimin unutmaya çalıştığı şey.
Aklına gelen hikayeler elinden kayıp gidenler ve elinde tuttukların hala yazma sebeplerin.
Midem bulanıyordu acıkıyordum hayal ettiğim yiyeceklere.
Yemek yemenin başlı başına zevk olduğu gerçeğine inanarak yemek masasından saatlerce kalkmıyordum.
Masada çok konuşuyordum bacak bacak üstüne atıyordum.
Günaha giriyorsun yapma diyorlardı.
Para gerekiyordu yiyecek sahibi olmak için.
Çabuk tükettiğimiz bir anlık zevkler için çok çalışmak gerekiyordu.
Öyle ya yemek olayı tamamen bir kültür olayıydı.
Kitap okumaktan çok karnımızın açlığını önemsiyorduk.
Öyle on dakikada sofradan kalkmak olmazdı.
Doymalıydık ve ruhumuz huzurla dolmalıydı.
Pencereden dışarıyı seyredip çatalın tabağa dokunma sesini odada çalan müzikle tek ses haline getirmeliydik.
Soğuk ve sıcak arasındaki farkı fark ederken iki tarafın adamı olarak yemek masası özgürlüğüne dokunulmasın istiyorduk.
En azından yemek yerken infaz edilmemek istiyorduk.
Kursağımızda kalan son arzularımızın kitap malzemesi olup dokunaklı yazılar olduğunda farkına varılmasını diliyorduk.
Midemizi bulandıran gıda olayının hileli oyunlarında insan zırhımı çıkarıp kusmak istiyorum bütün derilerimi.
Midem bulanıyordu acıkıyordum hayal ettiğim yiyeceklere.
Yemek yemenin başlı başına zevk olduğu gerçeğine inanarak yemek masasından saatlerce kalkmıyordum.
Masada çok konuşuyordum bacak bacak üstüne atıyordum.
Günaha giriyorsun yapma diyorlardı.
Para gerekiyordu yiyecek sahibi olmak için.
Çabuk tükettiğimiz bir anlık zevkler için çok çalışmak gerekiyordu.
Öyle ya yemek olayı tamamen bir kültür olayıydı.
Kitap okumaktan çok karnımızın açlığını önemsiyorduk.
Öyle on dakikada sofradan kalkmak olmazdı.
Doymalıydık ve ruhumuz huzurla dolmalıydı.
Pencereden dışarıyı seyredip çatalın tabağa dokunma sesini odada çalan müzikle tek ses haline getirmeliydik.
Soğuk ve sıcak arasındaki farkı fark ederken iki tarafın adamı olarak yemek masası özgürlüğüne dokunulmasın istiyorduk.
En azından yemek yerken infaz edilmemek istiyorduk.
Kursağımızda kalan son arzularımızın kitap malzemesi olup dokunaklı yazılar olduğunda farkına varılmasını diliyorduk.
Midemizi bulandıran gıda olayının hileli oyunlarında insan zırhımı çıkarıp kusmak istiyorum bütün derilerimi.
Kırmızı akustik gitar asıldığı yerde olmak istemiyormuş.
Gitar çalmayı hiç istememiş.
Elektro gitar teknikleri çok sıkıcıymış.
Sırf ben istedim diye gitara başlamış.
Bu kadar iyi çalarken bırakmak istediğini söylemek radikal bir karar.
Ne yapalım gitarları zaten kendimize almıştık.
Bu kadar zaman sonra kitap okumaya başladığımız gibi yeniden gitar çalmaya başlarız.
Kırmızı akustik gitar sahipsiz kalmaz.
acıkıyorum, dolapta dünden kalma kuru fasülye ve soğuk yoğurt,
acaba ekmek bitti mi diye telaşlanıyorum
saat geçi,açık bakkal yok, korkuyorum.
hemen kalkıyorum ayağa , buzdolabına doğru giderken yanda tuvaletin kapısını görüyorum
üzerimde bir ağırlık, içimden bir ses çıkar at içindeki birikintiyi, yer aç diyor
giriyorum içeri, çömeliyorum, dışkılıyorum, dışkıladım.
Devam eden hayatın içerisinde normal insanlar gibi davranıyoruz.
Yaşadığımız atmosferde kafamızı açan bilgileri öğrenirken öğrenmesi için tekrar ediyoruz.
En tuhafı sanki bilgi zehirlenmesi yaşıyorlarmış gibi duyduklarını ilk anda reddedip hayata kaldıkları yerden devam etmeye çalışıyorlar.
Duydukları saçma sapan şeylermiş gibi sana acıyarak bakıyorlar.
Okuduklarını anlamadan okumadıklarını umursamayıp sende çok abartıyorsun deyip seni bile kendini mahkeme edecek hale getiriyorlar.
Görmemek için kör olmak anlamamak için aptal olmak gereken zamanlarda akıllı olmak deli gömleği giymek anlamına geliyorsa eğer konuştukların hava boşluğunda boşa işgal ediyor hayatı.
Dizi filmi senaryolarını kıskandıracak hayatın kalitesinde magazin programlarının birbirine giren akışlarında haber bültenlerinin alt yazı hareketlerinde bir yandan spor kanallarını takip edip kafamı tek parça halinde tutmaya çalışıyorum.
Normal insanların içerisinde anormal olduğumuzun teyitlerin de düşüncelerimizi tek çatı altında tutmaya çalışıyoruz ama fikir bunlar elde avuçta durmuyor.
Kırmızı akustik gitarla uzlaşma zamanı.
Çalana ihtiyacım var.
Bu kadar güzel çalarken bırakmak olmaz.
Bırakmaması için elimden geleni yapacağım.
Duvarda asılı dururken bile ferahlatırken soğuk havalarda;
Boşa düşmemeli hiç bir şey.
Kendi kendime konuşmaya bile zorlanıyordum.
inliyordu nefes almaya çalışan hırıltılar.
Görme problemi çekiyordum ve anlamıyordum hayatın bana karşı kürek çekişlerini.
Burnum akıyordu gözlerim sulanıyordu,soluduğum hava bana gaz odalarını anımsatıyordu.
Sanki ben bozmuştum iklimlerin dengesini.
Delirmişti gezegen ve üzerimize kimyasalları yağdırıyordu.
Karnımızı doyurmak için pakete konmuş ürünleri aldığımızda iyi bir şey yapmıyorduk.
Ufak ufak zehirlenirken mutlu insan tablosu veriyorduk resim sanatçısının kara kalemine.
Kaçan balonlar gibi hastalandığımızda canımızın yandığı kadar küfürler edip kendi arabamızı kendi duvarlarımızı tekmeliyorduk.
Para kazanırken para kazanmayı sevmiyorduk.
iyi yaşamayı seviyorduk parayı değil.
Paranın şart olduğunu ret ediyorduk.
Geride kalanları düşünüp hayatımızı trajedi altında kurgulayıp yalnız yürüdüğümüz sanatsal sıcak asfaltlarda anlamaya çalışıyorduk.
Kendimizi ve hayatı karşı karşıya getirirken ikisini bir meyhanede birleştirip derin hikayeler konuşup yazmaya çalışıyorduk.
Hayal kurma yeteneğimiz yerinde duruyordu ama kendimizi oyunun bir parçası zannediyorduk.
Ufak bir virüs parçası yetiyordu hatırlatmaya koca gövdeye.
Canı yanan beden aklı başına gelir gibi büyük bir isyanla bakıyordu hayata.
Sağlık sorunları,parasal yetersizlikler,yeteneksizlik ve anlaşılamamak.
Öldüren rahatsızlığın semptomlarında dayanması zor olan etkilerinde tutunmak hayata sınav dedikleri.
Hasta olmak zor zanaat,adamın aklını başından alıp gidiyor.
Hasta adam olmanız fark etmiyor merdivenleri çıkmak zorundasınız.
ister koşarak ister yürüyerek.
Emekli maaşı emekli ikramiyesi yada hediye sayısal loto kazancı.
Savaşçı gibi tek bildiği işini en iyi yapması.
Dilekleri var tabi.
Özgür bir karaciğer ve sonsuzluk istiyor düşüncelerine.
Hiç bilmeyenle bilen bir olur mu demişlerdi?
Oku diyende vardı okuma diyenlerde.
Aydınlanırken delirtecek eserler vardı.
Delirmemek için kendimizi zor tutuyorduk.
Karnımız acıkıyordu.
Açlığımızı gidermek zorundaydık ve canımız ekmek arası yiyecekler çekiyordu.
Öğrenmek zor zanaat insana hayal bile kurdurmuyor.
Rüyalarında bile ağzının içinde çiğnediklerin bir çeşit kontrol mekanizması tarafından engelleniyor.
Una acıkıyorsun aklına katkı maddeleri geliyor.
Akşam yemeğinde ne yiyeceğine dair planlar kuruyorsun akabinde vazgeçiyorsun.
Yemek beğenmezken yediklerin ve yemediklerin üzerine düşünürken susadığını fark ediyorsun.
Kana kana içtiğin sular aç karnına midene kramplar indiriyor.
Belki de aç karnına litreler dolu su içemeyecek kadar yaşlısın.
Doğal yollarla üretilmiş kaynamış yumurta ve dalından koparılmış yeşil zeytin doyurmaya yetmiyor alışmış olduğun beslenme biçimini.
Şekerin zaten kötü olduğunu biliyoruz ama vücudumuzun tanımadığı hibrit mısır şurubunun yaptığı etkileri düşünürken erken öleceğimizi tahmin ediyoruz.
iyi olduğunu zannettiğimiz beslenme alışkanlıklarımızın iyi olmadığını ispat eden doğruyu kovanların dünyasında yalnız adam olarak bildiklerini paylaşmasında yanında kimse yoktu.
Aç yatmayı iyi biliyorduk.
Doymadan yaşamanın tam anlamıyla beslenmenin tadına varamamanın ezberindeyken bu başka bir şeydi.
Ucuz gıdalar el yordamı kadar yakındı ama midemiz kaldır mıyordu.
Okumak böyle bir şeydi.
Bilirsen bildiğine pişman ediyorlardı.
Yinede bilmekte okumakta güzeldi.
Çıkmaz bize sayısal loto.
Çok para uğramaz bize.
Paraları depo etmek bize göre değildir.
Delikli kuyu gibi boşaltır boşaltır boşa gider.
Yol haritamıza yazılmamış bizde böyle tasarlanmışız.
Tasarı harikası olduğumuzu söyleyenlerin yanıldıkları başarısızlık hikayeleri.
inanç konusunda kopan zincirlerin tutamayan hayal kırıklıklarında süregelen başarıya inanmayan tecrübeler.
Talihsiz adamın başını öne eğen olumsuzluklar ordusu sağdan soldan ve cepheden saldırırken farkında değildi.
Olumsuzluklardan besleniyor mutlu zannediyordu kendini.
Olumsuz duyguları kullanıp ruhunu doyurduğunu zannediyordu.
Daha gençken her şey o kadar kolaydı ve artık o kadar genç değildi.
Yaşlanmak değildi sorunu beyin foksiyonları geliştikçe gerçeklerin farkına varıyordu.
Çocuk kadar masum ev ortamında masumluğuna güveniliyordu.
Ev ortamından önceki yaşamına dair tezler üretiyordu.
Çok içip kafasının içindeki düşünceleri kendi kendine tartışıyordu.
Bir sonuca varamıyordu.
Çok dostluklar ve az aşkları vardı.
Hatırlamak çözmüyordu hiç bir şeyi.
Uzaklaşmaya karar vermişti ama aklına geldiklerinde onları yazmaya çalışıyordu.
Umursamıyordu ama şansızlık konusunda o bir numaraydı.
Kan testleri yaptırıyorduk sağlık geleceğimizin gidişatını öğrenmek için.
Karaciğerimizi beslesin diye yeşillikler yeyip paranoya yaptığımız sağlık durumumuzla ilgili ruhsal davranışlarımızla konuşuyorduk.
Mutlu ve umutlu bakış açımızda eve giderken kafamızda mutluluğun formülleri basit bir şekilde duruyordu.
Henüz yaşlanmamış adamın tecrübeleriyle yaklaşımda bulunurken yaşlanmış adamın anlayabileceği negatif düşüncelerin ortamı doldurmasında anlamıyorduk işte.
Henüz o aşamaya gelmemiştik,erkendi belki ama o yaşlarda ölümler yaşandığı kafayı karıştırıyordu.
Öğrendiklerimiz ve tahmin ettiklerimiz önümüzde sönmeyen bir meşale gibi yanmaya devam ediyordu.
Kafamıza takılan mutsuzlukları destekleyen hayattan torpilli gribal enfeksiyonlar vardı.
Nefesimizi tıkayan öksürük nöbetlerinde geçmeyen olmadığını iddia ettikleri salgınlarda sek içtiğimiz öksürük şurupları ve bitkisel ilaçlar eşliğinde kana kana sarhoş olduğumuz geceleri özlüyorduk.
Bir kere kuşku düşmüştü durgun suların üzerine.
Sağlığın peşinde koşarken özler olduk biralarla sarhoş olduğumuz yazlık geceleri.
Sıcak geçen kış gecelerinde aklımı başıma almaya çalışıyorum.
Veremli gibi öksürürken fark ettim ki zihnimi karıştıran sağlık kaygılarım önümü tıkıyor.
Yoksa ben çoktan kitabımı çıkarırdım.
Olsa mesela.
Olsun dediklerimizin olmamalarında bir daha olsun demek gelmez içimizden.
Olmasını istemekten başka bir şey gelmediğinde elimizden boş hisseder kendini insan.
Kulağa hoş gelen değil öyle adam gibi sert müzikler çalan salaş bir meyhanede içmek güzel olurdu.
Mabet mekanda aklındaki bütün kara düşünceleri kibarca dışarı çıkarıp kitap okur gibi sayfa sayfa akan yazıları zihninde oluşturmak.
Sana yetmediğini zannettiğin hayatın içerisinde elindeki kartları oynamayıp zamanı geldiğinde marifetmiş gibi ortaya çıkarmak.
Marifet olan daha önce hamleni yapmak olduğunu söyleyip duruyorlar.
Ama olgunlaşma olmadan elinde olan imkanların farkına varmaz insan.
Saçlarım uzun olsun,kulaklarımda küpeler kollarım dövmelerle dolu olsun.
Tarzım olsun,karakterim otursun bakışlarıma.
Geçici hevesleri değil öyle damga gibi duran vazgeçmeyeceğim huylarım olsun.
Aklıma takılan başarı hikayelerin maddi olarak yanından geçmiyor olmak arada sırada aklımı karıştırsa da yaşadığım hayat tarzını sabahları aklıma ilk gelen düşünce olarak hissetsem de sevmediklerim yüzünden küfürler ediyorum hayata.
Beni bu kadar yorması ve yapmak istemediğim çalışma tarzını önüme mecburiyetler şeklinde sunması süregelen isyanlarımın sebebi.
Deniz kenarında ayılmaya çalışırken yürüyüş yapıp duygusal boşalmaları uzaktaki bir kaya parçasına yapıp sevdiğini anlamak.
Gerçekten hayatta güzel yaşamakta.
Çünkü kafama göre yaşıyorum ve kaygılarım yok.
ihtiyacım olan bir kaç kuruş para karşılığında verilen yiyecekler sırt çantamda.
Rahat bırakmadıkları kendi yolunda gitmeye çalışan adamı durdurup durdurup çözemeyeceği fizik problemleri soruyorlar.
Anlatmaya çalıştığında kendi dilinde dinlemekten sıkılıp hadi ya diyorlar.
Sırtında gitarı boynunda fotoğraf makinesi ve sarhoş zekasında biriktirdiği yazacakları olsa mesela kötü mü olurdu?
Belki arkasından o bir sanatçıydı derdiniz.
Öyle ne dediğini hiç anlamayacağınız kendi dünyasına mahkum edeceğiniz sıradan insanlardan.
Sıradan insanlar gibi sıradan şeylerle uğraşıp her işe çağırdığınızda sinirlenip aranıza katılmak istemiyor.
Kendi akıl hastahanesinin çelik zırhlarında aklına yatmayan yanlarınızı teker teker duvarlara anlatıp elinden gelenin en iyisini yapıp düşüncelerini kayda geçiriyor.
Olsa mesela.
Herkesin son nefesini vermeden mutlu olma ihtimali yok mu?
Ritmleri anlamak için önce insanın canının yanması gerekiyor.
Evrim geçirmiş sıradan bir gribal enfeksiyonun çektirdiklerinde insan daha beterlerini düşünüp hizaya geliyor.
isyan etmek doğasında olan söylenmeyi her daim seven adamın hayatın yaşatacaklarından tırsmasıydı.
Fırtınalar dinmeye başladığında gözlüksüz görmeyi hatırlayıp her şeyi yeniden keşfediyordu.
Psikolojisini bozan kendini köle gibi hissettiren çalışma zorunluluklarında harikalar yaratıp enfeksiyon halinde kendi rekorlarını egale ediyordu.
Çok daha büyük hastalıklar vardı ve bu hastalıklar sonucunda daha çok canı yanıp çalışamaz hale gelebilirdi.
Arkada bırakacaklarını düşünmek canını yakıyordu.
Ne geleceğini ne geçmişini garanti altına almamıştı.
Ruhunun gücü kadardı geçindirme gücü.
Kendinden sonrasını düşünmek en büyük çaresizliğiydi.
Yaşamanın anlamı anladıklarında geçiyordu.
Seviyordu kendi kendine yaşadığı sanatsal yaşamı.
Öldüreceğini bile bile her gece kafayı çekiyordu.
Yazılar yazıp rock n roll dinliyordu.
Etrafına yaydığı söylemlerini yakınlarının kafalarına işliyordu.
Defalarca anlatıyordu kendi tarzını ezberletiyordu.
Canı yandığında kafası atıyor isyan ediyordu.
Benim ayakta durmam sizin için örnek teşkil etmeli diyordu.
Amaç olmadan amaçsız olursun.
Tutunmak için hayata acılara katlanıp kendi dünyanı inşaa etmelisin.
Hayatı yoluna koyma yolunda karamsardık ama aşılan her aşamada elimizden geleni yapıyorduk.
Adım adım iyileşiyor kendimize geldikçe hayatı sevdiğimiz şekilde yaşamaya devam ediyorduk.
Yaşlanıyorduk ama yaşlanmadan önceki hayallerimiz gerçekleşmek için heyecanını koruyordu.
Henüz gerçekleştiremediklerimiz dağ gibi önümüzde duruyordu.
Orta yaş bunalımlarına takılan sağlık sorunları elimize ayağımıza takılıyordu.
Aradığımızı bulamıyorduk.
istediklerimizi henüz yapamamıştık ve hala şezlongda felsefeye giriş kitabını okuyorduk.
Psikolojik derinliklerde sosyoloji adına problemler kurup çözemeyip işi edebiyata vuruyorduk.
Anladığımız işi yapmaya çalışıp anlamadıklarımızdan hep sınıfta kalıyorduk.
Kaybeden olmanın hissettirdiklerini seviyorduk.
Hissiyatımız bizimle gelirken gözü yaşlı resim tablosunun duvarda asılı durduğu yer bizi iyi hissettiriyordu.
Yoktu hayattan zenginlik beklentisi.
Zaten zengindik duygusal anlamda.
Sular seller gibi mutluyduk üzerimize yağmayan ılık kış gecelerinde.
Salak olduğumuz için kendimizi mutlu zannediyorduk.
Yumurta kabuğunun içerisinde unutsalar bizi.
Biz orada yeniden başlayıp mutlu olabiliriz.
Hayat üzerine düşünürken kendimi yatırıyorum ameliyat masasına.
Kesip biçiyorum anlamaya çalışıyorum hatırladıklarımı.
Hayallerimi nasihatleri ve dik kafalı yaptıklarımı.
Kesin yargılı kurduğum cümleleri asla vazgeçmem dediklerimi.
Yaşam boyunca yanımda olacaklarını sandıklarım ve sonrasında kimseyi sevmemelerim.
Olacağını düşündüğümde olmayanlar.
Toprağa eksen çıkmayacak hayaller ve suların içinde olmama ihtimali olmayan canlı yaşamın olmaması.
Pembe hayallerin gölgesinde idealist bir yaşamın yanında dururken yaşamın seni kendi yaşam alanında bırakması.
Her şey daha farklı olsaydı kapının altında ışık görseydim mesela kaçar mıydım?
Peri tozlarına bürünmüş masalsı hatıralarıma giriş bileti elimde olsa terk eder miydim mutsuzluklarımı?
Hikaye yazarken kim yazar ki mutluluğunu?
Hatırladıklarımızı güzel yapan hatırlıyor olmamız.
Yoksa kim iddia edebilir daha güzel olduklarını.
Bir şey avuçlarından uçup gittiğinde ona uzaktan bakmak onu güzel yapar.
Her şeyin kötü olduğuna ispat gerekmez.
Mutsuzluk eskiden de vardı bugünde.
Biz sadece eski mutsuzluklarımızı özlüyoruz.
Taş yağar gökten ve biz asit yağmurları yağmadı diye kendimizi şanslı zannederiz.
Olumsuzluklar tarlasında olumlu bir şeye sahip olamayıp hayata bağlı olduğumuza dair ilk önce kendimizi kandırırız.
Tarifi olmayan mutlulukların peşinden koşarken yakışmayan rollere bürünüp nefes almaya çalışırız.
Bir gün nefes alamamak korkutur bizi.
Kanımızın çekilmesinden verilerimizi biriktirdiğimiz beynimizin çökmesinden çekiniriz.
Hayata sığdıramadığımız yeteneklerimizin uğruna yaşamak isteriz ama bir türlü para etmez.
Para etmeyen şeylerin değersiz kılınıp değersiz zannedildiğinden dolayı bir türlü kendimiz olamayız.
Ruh hastalığına sahip olmuşuz gibi hayal aleminde yaşarız.
Hayal dünyamız bizim masal kahramanlarımızdır.
Sarsılıp uyandırıldığımızda yadırgıyoruz dün ve bugün yaşadıklarımızı.
Fotoğraf albümlerinde güzel duran yaşantı bize teker teker anlatıyor yapmak istediklerimizi.
Kendimiz olmaya çalışırken bu kadar hayal kırıklığına uğrayacağımı tahmin edemezdim.
Belki de hepsi rüya ve ben sevdiğim karamsarlıklar içerisinde sevdiğim hayatı yaşıyorum.
Canımın ve ruhumun yanması kadar gerçek boşlukta yürümeye çalışıyorum.
Doğuştan paratoner yüklüyüz ve bir lanet gibi bizi takip ediyor.