projesini yeni teslim etmiş, 3 gündür adam gibi uyuyamayan öğrenci simplicity'e sevdiği bir hocası hal hatır sorar,
+ how are you simplicity? how is it going?
- little fine how do you fine? i am very tiring thanks you to.
tarzı saçmaladıktan sonra gülümseyip hızla uzaklaşmak. little fine nedir yahu.
genelde türkçe düşünmekle vuku bulan salaklıklardır, yazışırken de yapılabilir.
yaş 12 hazırlık sınıfındayım, hayatım ingilizce olmuş. seneye matematiği bile ingilizce göreceksin diye üç buçuk attıran üst sınıf arkadaşlara sahibim.
o ara çevirmeli bağlantı ve windows 95 zamanları. kanım kaynıyor, aslında tek amacım chat yapmak ama pratik olsun diyorum, çevreye de ingilizcemi geliştiriyorum mesajı vermekteyim. tepemde dikilen ebeveyn tehlikesini böylece savuşturuyorum.
genç ve yakışıklı olduğunu ölümüne sandığım biriyle, şu an adını bilmediğim bir chat programında yazışıyorum. bir yandan da annem kalk da yemeğe gel çığlıkları attığından veda etmeliyim ama saatlerce mükemmel ingilizcemle pataküte konuştuğum adamı kaybetmek istemiyorum* burası kasıyor msn var mı diyeceğim yani kısaca.
'i have to go, give me your email address, so i can throw you an email' deyiveriyorum. yazdıklarımı göndermeden önce elli kere kontrol ediyorum, email sesli harfle başlıyor, an demeliyim, gramerim müthiş, harika söyledim, öyleyse gönderebilirim diyorum.
throw? diye cevap geliyor.
kan o kadar hızlı hücum ediyor ki yüzüme, morarıyorum. derdimi zor anlatırken nasıl çevireceğim ki?! sevimliliğe vurdurayım işe yarar diyorum ama yemiyor. ok bye deyiveriyor.
hey mike! biz türküz tamam mı, mail atarız, throw diyeceksin bundan sonra diyerek sert yapmalıydım herife. artık çok geç*
Arkadaşımın ingilizcede patron* kelimesinin aklına gelmemesiyle birlikte diyaloğu bozmamak için petron deyip işin içinden sıyrılmaya çalışması salaklık olmasa bence bu kategoriye adaydır.
bazen çeviri yaparken de yapılan salaklıklardır.
örneğin: ı love you çevirisi aynen şöyle ı ben demek love seni demek you da seviyorum demek diye çeviri yapan bilirim.*
hazırlıktayız ingilizcesi dillere pelesenk seviyede iyi olan bir arkadaşımız(!) "he goes to the cinema everysunday" cümlesini olumsuzlaştırmaya çalışır ve olumsuzlaştırılan cümle şudur ; "" he goesn't to the cinema everysunday ""
not:cümle temsilidir.ama böyle bişeydi işte önemli olan manayı almak :)
nedense sayıları türkçe söylemek. hele ki bu salaklığı final jurisi önünde yaparsanız daha da güzel oluyor. ''ground floor duplex with yüzdoksansekiz square meter garden.'' gibi.
lisede, aynı sırada oturduğunuz kanka ile akşam eve geldiğinizde telefonla konuşurken, anne anlamasın diye ingilizce konuşursunuz. içinizde ne var ne yok herşeyi dökersiniz ortaya. anne konuşulan herşeyin notunu alır, tek tek hesap sorar.
demek ki neymiş? annelerin ingilizce bilip bilmediğinden emin olmadan kanka ile ingilizce konuşmak salaklığı yapılmamalıymış. biz yaptık, oldu!
kendimi konuşurken bir bok sanmam ve, hızlı konuşacam diye, cümlenin sonuna doğru her hatırlayamadığım kelime için, ''something like that'' deyip de bağlamaya çalışmam.
bir de marmariste çalışıyoruz tabii ki, sürekli ingilizler var, her gün doğal olarak konuşuyorsun, acentadayız; başka bir acentadan (rakip oğlum rakip) rus elemanın birini getirdiler, bisiklet kiralayacakmış; tabii çatara patara ingilizce konuşuyor; biz de tabii her gün ingilizlerle cebelleşiyoruz ya, - sanki aksan kasınca bok var -, elemanı hemen kafa kola almaya çalıştım. tabii rus turisti getiren abi de 50 lerinde filan, oranın kurtlarından... hemen yapıştırdı lafı;
- tabi elin rusunu buldun aksan yaparsın, ingilizlere de yapıyor musun böyle ?
ben de tabii ki dumurlara doğru yol aldım, adam haklıydı sapına kadar. mahalle maçında, mahallenin kendini bi bok sanan piç veledinin, ''yeneriz len biz bunları'' demesi gibi bir şey...
yani anlayacağınız, öyle aksanmış maksanmış yalan işler. ingiltere de ya da bilimum amerika , kanadada yaşamış adamın ingilizcesi belli eder kendini. bizim haddimize değil. biz türkçe yi güzel konuşalım yeter !
ilkokulda ingilizce dersinde hoca kitaptan bir bölüm okutur ve paragrafta geçen koskoca ''the beatles'' ı ''dı bitlis'' olarak okumak herhalde bu işin doruk noktasıdır.