gelmek için hiçbir şey yapılmamışken yaşamak için çokça şey yapılan, bir gün biteceği kesin olsa da daha fazla kalmak adına çabalayıp durduğumuz, kimine kısa kimine uzun gelen şey.
icinde tüm canlilarin ortak yasadigi ve kendisini paylastigi seydir. yasayan canliya göre zamanla sinirlidir.
karsimiza bir cok firsatlar cikaran, yaptiklarimizi sonradan elimizden geldigi kadar düzeltmemize de firsat veren, fakat icinde asla geri alamayacagimiz 'zaman' kavramini barindiran sey.
kelimenin tam anlamiyla, editlenemeyen bir entry'dir aslinda..
Herkes ne kadar bağımsız görünse de ve rastgele dağılmış hayatlardaymışcasına dursa da yaşananlar; karşımıza her çıkan yeni yüz için hayat kendi ritminde bir yol çizer zamanı geldiğinde kesişecek ya da ayrılacak olan.... ve hayat biz başka planlar yapmakla meşgulken başımızdan geçenlerdir...
"hayatı ıskaladığımız ölçüde yaralıyız hepimiz. hayatsa, evrenin küçük bir delilik anından başka bir şey değildir. evrenin bocalamasıdır. kısa bir süreliğine sapıtması, ne yaptığını bilememesi, kendini dağıtmasıdır. boşluğun kanunudur bu; evren çabuk toparlar. düzelir hemen. oysa kendini kaybettiği o birkaç saniye, bize milyonlarca yıl gibi gelir. o kısacık dağılmaya "hayat" adını vermiş ve hiç zaman kaybetmeden başlamışızdır birbirimizi incitmeye..."
nefes alıp vermekten ibaret olsaydı eğer hayat yıkık dökük bir harabe olurdu sadece...
oysa hayat kocaman bir malikane... her odasında ayrı duyguların yaşadığı, içinde çocukların koşup oynadığı, mutfağında en lezzetli yemeklerin piştiği, bahçesinde buram buram hanımeli kokan, bazen bir bebek sevincinin bazen bir ölüm hüznünün kuşattığı, sevdiğimiz, sevmediğimiz hatta kaybettiğimiz herkesi barındırabilen, yağmurda çatısı aksa da güneş açınca cennete dönen, tavan arasında unutulmuş gramafon gibi hüzünlerimizi, gözyaşlarımızı, düşkırıklıklarımızı, sevinçlerimizi, mutluluğumuzu, kalabalıkları yalnızlıkları, keşkeleri... biz unutsak da saklayan ve yeri geldiğinde önümüze çıkaran, baktığımız her pencereden başka başka manzaralar gördüğümüz kocaman bir evdir hayat..
çocukken kendinin farkına varmayla başlar. artık önünde bi dünya sorumluluk, çok az da mutluluk vardır. en sonunda da ölüm. ve sana sorulmaz dünya'ya gelmek ister misin diye. mecbur kalırsın hayatını sürmeye. öyle gider.
içten gelenle mi yönetilmek istiyoruz? yani kendi iktidarımıza mı sahip olmak istiyoruz ya da dışarıdan yönetilip ipleri başkasına mı devrediyoruz? eğer sonuncucu ise; bahsettiğim başkası, bizim bağımlılığımız olabilir. evet evet tıpkı sigara, alkol, karı-koca, çocuk, para vs bütün bu saydıklarımın üstüne bin tane daha bağımlılık gibi durmayan fakat tam anlamıyla bağımlılık olan absürt şey ekleyebilirim. normalde kalıp, bağımlılık geliştirmeden hayatı sürdürebilmek bu kadar mı zor. eğer zorsa da neden hep kolay olanı tercih ediyoruz?
tanım: çözemediğim bir *dır hayat.
Hayat bu dokunacak
Gün geçmeden acılar silinmeyecek
Bir tat kalacak dudaklarda
Görünmeyen sevgiliye ait
Sonu gelmeyen mısralara saklanan ömrünü
Dağların ardında mı teslim edeceksin?
Ait olduğunu düşündüğün yerde
Kanayan mendilini tampon yapıp yarana
Sessizce haykıracak mısın,
Yıldızların soğuk yüzüne..
II
Yıldızların vahşi yüzünü gördüğünde anlarsın
Ne denli uzak olduğunu kendine
Ve de ne denli yakın...
Su çırpınışıyla geçen kısa ömrü
Hangi dağa,hangi yıldıza bağışlamak istersin
Yokluğun ve varlığının beraber raks ettiği ovaların
Aslında bir servistan olduğunu bilir misin baL
Soğukluğun kasvetini... *
ilk sinyalle atmaya başladı kalbimiz. gözlerimiz gördü renklerini. ve işittik seslerini. hayat nedir bilmezken hayatta kalmanın derdine düşüverdik. kimimiz hayat dolu olduk. kimimizin hayatı kaydı. kimimiz erteledi hayatı, kimimiz hayat beklemez dedi." hayat mı lan bu!" diye isyan edenimiz, "hayatta olmaz!" diye diretenlerimiz oldu. sonra sevgililer verdi bize "hayatım" dediğimiz. kimi için hayat memat meselesi oldu. kimi için bomboş ve bombok birşey.
ılık rüzgarlarını çok sevip, fırtınalarına sövecek değilim. bir bebeğin ışıl ışıl gözlerinde gördüm onu. bir dedenin kupkuru ellerinde. yuvalarında ağızlarını kocaman açan o yavru kuşların telaşında gördüm. sevgilinin kokusuna saklanmış, buldum onu. katran kara gecelerinin bile hep bir sabahı vardı. ve her sabah bir "günaydın" diyeni.
hayat bizim. yaşayacağız. ve alnımız açık kucaklayacağız ölümü. kurumuş yaprakların dallarda değil ama toprakta yaşadığını bilerek. ve nefretle çürütmeyerek onu. yaşayacağız, hatıralarını saklayarak ruhumuzda ve hep geçmişi özleyip geleceği bekleyerek yürüyeceğiz bu yolu. düşe kalka, yara bere içinde göğüsleyeceğiz ipini. son sinyalle duracak kalbimiz. sesler susacak ve kaybolacak renkleri.
ve en sonunda biz, ölümle dirilip kaldığımız yerden devam edeceğiz
belki de kendimi kandırıyorum ama gerçekten ölüm ile bittiğine inanmadığım olgu. bu şekilde düşünmeme en büyük etken dedem olmuştur. dedem gerçekten bilge bir insandı ve çocukluğumda kişiliğime büyük etkileri olmuş bir insandı. bir kaç yıl önce kendisini kaybettik. ama ben hala onun yaşadığını hissediyorum. bu ölümü kabullenmemek ile alakalı değil. bedenen öldüğünü tamamen kabul ediyorum. ama o sanki hala yaşıyor. içimde. çevresinde kendisini etkilemiş insanların içinde. sanki hala yanımızda. o bize bir miras bıraktı. biz de onun mirasına katkılarda bulunuyoruz. hayat böyle aslında. yüzyılların mirası. biz de katkımızı yapıyoruz. biz de bir miras bırakacağız ve başkaları bizi o mirasta yaşatacak. önemli olan o katkıyı yapabilmek ve mirası bırakabilmek.