afyon garındaki küçük kızı anımsa, hani,
trene binerken pabuçlarını çıkarmıştı;
varto depremini düşün, yardım olarak batı'dan
gönderilmiş bir kutu süttozunu ve sütyeni.
adam süttozuyla evinin duvarlarını badana etmişti,
karısıysa saklamıştı ne olduğunu bilmediği sütyeni,
kulaklık olarak kullanmayı düşünüyordu onu kışın;
tanrım gerçekten çocukluk günlerinizde mi?..
eşiklere oturmuş bir dolu insan
keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
her şey olmak isteyip
hiçbir şey olamamış bir adamın
hayal kırıklığı var içimde
kaç yaşına gelirse gelsin
ergenliği aşamamış
yüzünde mahcubiyet
bir volkan var içinde.
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Bu sorunun karşılığını bulamıyorum
içinden çıkılmaz bi olay, ama önemsiz
köylüleri öldürmesek de olur
hatta onların kalın suratlarını
görmezlikten gelebiliriz
yapılacak çok şey var daha
sözgelimi ben, kendim
hiç hayıt ağacı görmemişim
görmeden ölürüm diye korkum da yok
değil mi ki albatrosu Baudelaire'den
Yves Bonnefoy'dan semenderi öğrendim
bir gün bakarsınız
şu güzelim bilgiç beynimi kırıp
teneşir tahtası olarak kullanabilirim.
seni, anlatabilmek seni
iyi çocuklara, kahramanlara
seni anlatabilmek seni,
namussuza, halden bilmeze,
kahpe yalana
ard- arda kaç zemheri,
kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
dışarda gürül- gürül akan bir dünya...
bir ben uyumadım,
kaç leylim bahar,
hasretinden prangalar eskittim.
saçlarına kan gülleri takayım,
bir o yana
bir bu yana...
seni bağırabilsem seni,
dipsiz kuyulara,
akan yıldıza,
bir kibrit çöpüne varana,
okyanusun en ıssız dalgasına
düşmüş bir kibrit çöpüne
yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
yitirmiş öpücükleri,
payı yok, apansız inen akşamlardan,
bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,
seni anlatabilsem seni...
yokluğun, cehennemin öbür adıdır
üşüyorum, kapama gözlerini
ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberlerinin içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...
ne güzel şey hatırlamak seni:
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi istanbul toprağının...
içimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti...
parmaklarının ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
güneşli bir rahatlık
ve etin daveti:
kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
sıcak
koyu bir karanlık...
ne güzel şey hatırlamak seni,
yazmak sana dair,
hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek:
filanca gün,filanca yerde söylediğim söz,
kendisi değil
edasındaki dünya...
ne güzel şey hatırlamak seni.
sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine:
bir çekmece
bir yüzük,
ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
ve hemen
fırlayarak yerimden
penceremde demirlere yapışarak
hürriyetin sütbeyaz maviliğine
sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...
ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken.
Annem ilkokul mezunuydu. Ama, çok iyi bir doktordu.
- Başım ağrıyo yav
- Saçın ıslak ıslak çıktın ondan.
- Başım dönüyo
- E bi şey yemiyorsun, açlıktan.
Eczacıydı aynı zamanda
- Gözüm morardı.
- Gel, patates basayım.
- Kepeklerim çoğaldı.
- Otur, zeytinyağı süreyim.
- Arpacık çıktı galiba.
- Yum, sarımsak değdireyim.
Hemşireydi
- Öfff, terledim be.
- Dur, sırtına havlu sokayım.
Röntgen mütehassısıydı
- Öhh-höööaa!
- içme şu zıkkımı.
Bebekken, anestezi uzmanıydı
- Dandini dandini dastaaana.
Ürologdu
- Çişin niye sarı bakiiim?
Fizyoterapistti
- Dizim ağrıyor.
- Benim de belim ağrıyor, geçer.
Diyetisyendi
- Mis gibi türlü yaptım, sakın sokakta burger filan yiyip gelme, kola da içme!
Cildiyeciydi
- Sırtımda sivilce çıktı.
- Çikolata yeme.
Laboranttı
- Burnum akıyor.
- Ben şimdi sana bi ada çayı kaynatayım, rezene, bal, limon,
tarçınla zencefili de ılık ılık iç, uyu, uyan, sabaha bi şeyin kalmaz.
Psikiyatrdı
- Nen var oğlum?
- Bi şeyim yok.
- Var var, canın sıkkın.
- Yav bırak, iyiyim.
- Yok yok, bilirim ben.
- Anne delirtme insanı!
- Bak gördün mü?
- Neyi gördüm mü?
- Sinirlerin bozuk senin.
Genetikçiydi
- Babana çektin sen, o da sinirli, bütün kötü huylarını ondan almışın zaten.
Hastasıydım
Hastaydım ona.
iyi bakın onlara..."
Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?
Bilmem, bu yanardağ ne biçim korla tutuştu?
Pervane olan, kendini gizler mi alevden?
Sen istedin, ondan bu gönül zorla tutuştu..
Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz,
Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz.
Kadının üstün olduğu ama mutlu olmadığı,
Günlere geldim bunu bana öğretmediniz.
Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı,
Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim,
Bunu bana söylemediniz.
insanlar havada uçtu ama yerde öldüler,
Bunu bana öğretmediniz!
Beş yüz on iki tırnak söküldü kerpetenle
Beş yüz on iki damar tığ tığ yarıldı gitti
Beş yüz on iki ceset taşındı bu bedenle
Beş yüz on iki umut kefen sarıldı gitti
Beş yüz on iki oyun yarım kaldı kursakta
Beş yüz on iki cinnet emzirildi kucakta
Beş yüz on iki maya zehirlendi kundakta
Beş yüz on iki hamur susuz karıldı gitti
Beş yüz on iki sefer teğet geçildi ölüm
Beş yüz on iki hicret uzadı büklüm büklüm
Beş yüz on iki yolda deve dikeni zulüm
Beş yüz on iki menzil çıplak varıldı gitti
Beş yüz on iki yorgun ruh ve pejmürde cisim
Beş yüz on iki izbe zabıt görmez adresim
Beş yüz on iki çizgi kirli duvarda resim
Beş yüz on iki gece evvel darıldı gitti
iptidai bir menekşenin hüznüne sarındım bu gece
Uyandım, uyumadan uyandırdım börtü böceği
Soğuk bir memleketin kırdığı serçeleri düşündüm sonra
Adımladım kapısız penceresiz bir mahalde
Saçmaladım biraz
Hatta yetinmedim
Uzun cümleleri de bırakma kararı aldım
Daha ilk baştan
Çünkü hatırladım
Bir büyüğüm derdi ki
Dil yani tasarruf
işin özü
O Sonraki mesele
Şimdi yapmam gerekene gelince
Açılacağım açılmalıyım
Gökyüzüne ve deryaya
Karanlığa,
Geri sardım filmi
Uzun cümleler kurmadan önce
Sesini duydum yokluğun
Kim olsa korkardı
Oysa ben telaşsızdım
Endişelendirmek
Daha daha daha ...
Bırak bunları çocuk
Şimdi sana öğütler vereceğim
Dinle beni
Dediklerimi not al
Bir kenarına aklının
Şayet hala kalmışsa başından
Vazgeçmemelisin
Vazgeçersen eğer
Alacaklar alacaklılar
Senden kalmış ne varsa
Çöreklenmek bir nevi ihtilaldir
Ve ihtilaller tatlıdır çocuk
Yapanlar ve korkanlar için
Korsanları çağrıştırmamıştır umarım
Korkanlar
Sen korkmamalısın çocuk
Korkarsan eğer
Gelecekler
Yüzükoyun uzanacaklar yanına
Önce ayaklarından
Ufak ufak
Kemirecekler
Son zerre
Son küme
Bitene kadar
Gitmeyecekler
Tırtıklamak hüzünsüz bir kelimedir
Ama
Ama ile başlayan kelimeler kurmamalısın çocuk
Ama kaybediştir
Ama belirsizlik
Ama ikilem
Ama sebep
Ama sonuç değildir
Sonuçsuz bir uğultu istemiyorsan
Ne yapacağını biliyorsundur.
Eğer bağıracaksan gürleşmelisin
Koyu bir ormanda idman yapmak fikri
Sahilde koşmaktan mantıklı gelmeli sana
Bu konuda anlaşalım
Bir konuda
Anlaşmak için
Masaya oturmadan
Kartlarını hazırlamasın
Kartlar ipucu demektir
ipuçları endişeye
Endişe soyutluğa taşır seni
Ne yapacağını bilemiyorsan hala
Kalk ve adımla
Gökyüzüne ve deryaya
Karanlığa...
Bir hayal alemi ardında; uzak,
Sisli iklimlere sürdüm, gittim.
Varlığım burda sönüp
kaybolacak...
Belki ben şimdiden öldüm...
Bittim...
25 Ekim 1944
Hüseyin Nihal Atsız
ağlasam sesimi duyar mısınız,
mısralarımda;
dokunabilir misiniz,
gözyaşlarıma, ellerinizle?
bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
bu derde düşmeden önce.
bir yer var, biliyorum;
her şeyi söylemek mümkün;
epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
anlatamıyorum.
Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği
Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Uzatma dünya sürgünümü benim
Güneşi bahardan koparıp
Aşkın bu en onulmazından koparıp
Bir tuz bulutu gibi
Savuran yüreğime
Ah uzatma dünya sürgünümü benim
Nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil
Ayaklarımdan belli
Lambalar eğri
Aynalar akrep meleği
Zaman çarpılmış atın son hayali
Ev miras değil mirasın hayaleti
Ey gönlümün doğurduğu
Büyüttüğü emzirdiği
Kuş tüyünden
Ve kuş sütünden
Geceler ve gündüzlerde
insanlığa anıt gibi yükselttiği
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Bütün şiirlerde söylediğim sensin
Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin
Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome'nin Belkıs'ın
Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikarsın bellisin
Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için
Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini
Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini
Ey gönüllerin en yumuşağı en derini
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Yıllar geçti saban olumsuz iz bıraktı toprakta
Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında
Çatı katlarında bodrum katlarında
Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba
Hep Kanlıca'da Emirgan'da
Kandilli'nin kurşuni şafaklarında
Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında yazında
Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Ey çağdaş Kudüs (Meryem)
Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır (Züleyha)
Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Dağların yıkılışını gördüm bir Venüs bardağında
Köle gibi satıldım pazarlar pazarında
Güneşin sarardığını gördüm Konstantin duvarında
Senin hayallerinle yandım düşlerin civarında
Gölgendi yansıyıp duran bengisu pınarında
Ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda
Verilmemiş hesapların korkusuyla
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Sezai Karakoç.
içimde kalıp kalıp taş duvar
Gel de bu hale sen dayan
Sancısından durulmuyor
Sıçayım desen sıçılmıyor
Bok dediğin kahverengi olur
Beyaz bok nedir ulan!
Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git.
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı,
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun oturmuştu
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evvelsi günlerdeki yoksulluğumuz
Sanki hiç olmamıştı
Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı istanbullular
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydiki sevmek
Ki karaköy köprüsüne yağmur yağarken
Bırakasalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik
Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatrı kalıyordu
iki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik.