hayatıma anlam katan insanlardan. defalarca yazılarını kitaplarını okuyabilir saatlerce onun hakkında konuşup tartışabilirim. hayranlıktan öte bende bağımlılık yapmış yazarlardan.
Memnun oldum. Ben de Saffet Semerci. Benim de sonumda hiçbir şey yok. Peki, sen ne iş yaparsın sonunda t olmayan Emrah Serbes?
Öğrenciyim.
Bugün ne öğrendin?
italyanca seni seviyorum demeyi.
italyan bir sevgilin mi var?
Hayır, ispanyol dilinde okuyan bir kız var.
Niye ispanyolcasını öğrenmedin o zaman?
Bütün dillerin temeli italyanca dediler.
O da seni seviyor mu?
Hayır, ne münasebet.
Bugünün tarihi ne?
30 Ekim 2004.
O zaman şunu da kaydet. Bugün Kurtuluş Parkında, yağmur altında geziyordun. Bir bankın üstünde Emrah Serbes Bu Bankta Delirdi yazdığını gördün. Kendine bir isim arıyordun ve ismini Emrah Serbes koydun. Bütün mirasınıysa ölü bir güvercine bıraktın. Öyle oldu değil mi?
"elinden bir şey gelmemenin acısını iniş takımları olmayan melekler bilir. bir arabanın farlarına kilitlenip kalmış sincaplar bilir. suyun dibine ağır ağır çöken taşlar bilir. matkapla göğsünün ortasına açılmış bir pencere düşün. perdeyi aralayıp kendi yarandan bakıyorsun dünyaya. eskisi gibi acımıyor ve de asıl bu acıtıyor."
insan sarrafı olamasa da ceset sarrafı, bu yüzden de biraz melankolik tabiatlı olmuş. müzik dinlemez, polis telsizi dinler. kitap okumaz, gazeteye spor sayfasından başlar. içimizden biri sözü sanki ilk onun için söylenmiş. işte o kadar sıkıcı bir hayatı vardı.
--spoiler--
Madde 81: Beni Erken Öldür
Beni al zamanın dışına götür. Biraz sarıl, biraz koru, biraz öp sonra yine sokağa bırak. Elimden tut var olmayan şeylere ekle zihnimin bataklığından kurtar. Beni al Tanrının huzuruna çıkar. Ben de ona diyeyim ki, Tanrım. Beni olduğum gibi kabul edebilecek bir Tanrıya her zaman inanabilirim. O da bana, Yürü git o zaman şeytanla görüş huzurumda ne işin var alla alla, desin. Kim soktu lan bunu içeri megalomana bak, diye söylenirken biz şeytanın yanına gidelim. Sen de şeytana de ki, Şeytan kardeş, sonuçta sen de bir melektin ama iktidar hırsın vardı. Şeytanı şeytan yapan iktidar hırsıdır. Eski günlerini özlüyor musun? Şeytan da sana, Sen kaç yaşındasın güzelim? diye sorsun. Otuz dört, de, otuz beş olduğun halde. Şeytanın gözleri dolsun ama çaktırmasın bizi gene zamanın içine sepetlesin. Orada bir çay molası verelim geceyi bekleyelim. O gece beni al kardeşlerinin acılarıyla çarp sonra kendi yaralarına sar. Biraz sustur, biraz soğuk davran, biraz da teyzem ol. Konuşabilecek gücümüz varsa ağladıklarımız yalan. Sahiden bak. Beni al biraz sarhoş et biraz saçlarına tak biraz da yağmurların peşinden koştur. Beni al erken öldür mutsuzluk uzun sürmez.
81 doğumlu yazar. depresif zamanlarımda canım yazılarını çeker. öyle bir şeydir ki, sigara içmem, hiç denemedim, merak da etmem ama bu adamı okurken içimden bir sigara yakasım gelir. çok severim.
"kazancakisin zorbasının en sevdiğim cümlesi, insanız affet. madam ortans ölüm döşeğindeyken giritin ileri gelenlerinden biri geliyor, bugüne kadar senin hakkında ileri geri konuştuysam kusura bakma, insanız affet, diyor. ölüm döşeğindeki ihtiyar bir fahişeye söylüyor bunu. onun affetmesi mühim çünkü. tanrı zaten affeder, konsepti bu, bağışlayıcı olmak. ama en güçsüz olanın konsepti bu değil, onun elinde tek silah var, affetmemek."
Babamın öldüğü gün birine âşık olmuştum. Bazen böyle olur, her şey üst üste gelir. Metrodaydım, boş yerler vardı ama en köşede ayakta duruyordum. Onu düşünüyordum, romantik şeyler değil, bir buluşma ayarlayabilmek gibi pratik şeyler ve kaç istasyon sonra inmem gerektiğini de düşünüyordum diğer yandan. Yirmi bir yaşındaydım o zaman, ama çarklar hep döner, her yaşta döner. Büyük bir kentteysen bir sürü gereksiz şey bilmen lazım yoksa kendini salak gibi hissedersin. Sonuçta inmem gereken istasyonda indim. Eve gittim. Herkesin yüzünde aynı ifade. Ölüm haberi vermek zorunda kalanların yaşamaktan duydukları tatlı utanç. Bunlar çehrelere asılı açık kanıtlardır. ilk insanlardan bu yana incele incele bu hale gelmişlerdir. Bir gün öyle bir dil gelişecek ki tek laf etmeye gerek kalmayacak. Herkesin yüzünden anlaşılacak ne demek istediği. Neden diye sordum, ölüm sebebi yani. Söylediler. Gerçek yaşama sevincini görmek istiyorsanız mezarlıklara gidin, orada gezen insanların yüzlerine bakın.
ihtiyar gassali hatırlıyorum babamı yıkadığı mermerin önünde. Beyaz sakallıydı. Ama rüyalara giren aksakallı dedeler gibi değil, Hemingway gibi. işini seviyordu ve çok konuşuyordu. Bu tarz işleri yapan adamların fazla konuşmaması gerekir. Ama o bunu takmıyordu. Bir sürü şey sordu. Cevap vermedim. Cevap alamadığı her sorudan sonra ayrı ayrı şaşırıyordu. Büyük bir samimiyetle şaşırıyordu. Konuşulmaması gereken yerler vardır. Çocuklara ve ihtiyarlara anlatamazsın bunu. Hepsi doğal anarşist.
Cenaze günü çok soğuktu. Sonra hep uyumak istedim. Doğal sakinleştirici. Sevdiğiniz biri öldükten sonra yaşama tekrar devam etmek bisiklet kullanmayı öğrenmeye benziyor. Ama yokuş aşağı giden bir bisiklet oluyor bu. Dengeyi sağlamanın tuhaf coşkusundan bahsetmiyorum burada ya da sadece bundan bahsetmiyorum. Kafayı gözü yarmak üzere olmanın korkusundan da bahsediyorum. Ne demek istediğimi sahiden anlıyor musunuz?
Sonra zaman geçti. Zaman hiçbir şeyi düzeltmez. Daha beter de etmez. Zamandan bağımsız şeyler bunlar. Karanlıkta uzanıp bir sigara daha yakmaktan başka bir şey gelmiyordu elimden. Babam öldüğü için değil. Âşık olduğum için değil. 21 yaşında olduğum için değil. Öyle olması gerektiği için.
Sonra biraz içtim ve telefona sarıldım. Bu adil bir şey değil. iki taraf için de. insanlar sizin alkollü olduğunuzu anlar ama bellekleri bunu böyle kaydetmez. Çünkü gelen sadece sestir. O sesin üstüne en ayık halinizi yerleştirir bellek. Bellek böyle namussuz bir orospu çocuğudur işte. Sizi üçkâğıda getirmek için elinden gelen her şeyi yapar. Hepimiz yanlış hatıralara sahibiz. Öyle yaşanmadı onlar. Hatıralarını yazan ihtiyarları düşünün, kitabı bitirdikleri zaman öleceklerini bilirler, o yüzden bitiremezler bir türlü, yaşamak için sallamayı sürdürmeleri gerekir.
Onu aradım ve seni seviyorum dedim. Çarklar durdu, yargılama bitti. Hayatımda ilk kez çekip gitmek istemiyorum. Şimdi bile utanıyorum söylediklerimden. Herkesin kalbinin çizildiği bir yer var. Orada görünmez bir duvara çarpıyorsun. Daha öteye gidemiyorsun. Bütün dünyan o çakıldığın yerden uzanabildiğin yere kadar oluyor artık. Benim çakıldığım yer de o günlerde bir yerde işte. Ama tam nerede bilemiyorum. Hiçbir zaman da bilemeyeceğim bunu. Orası beni daha iyi bilecek.
Sonra konuşalım dedi. Sonra konuştuk. Hastanenin karşısındaki otoparkta. Otoparkın bir köşesini oto yıkamacıya çevirmişlerdi diğer köşesini çay bahçesine. Çok amaçlı grotesk bir yer. Ne konuştuğumuzu yazmayacağım. O kadar da değil. Çünkü bunlar özel şeyler. Zaten ben hayatımı anlatmak istemiyorum ki. Yaşadıklarımı düşünerek oradan bir sonuca varmak istiyorum sadece. Sanırım demode bir yazarım. Genellemeleri seviyorum ve noktayı koyduktan sonra ardımda iyi kötü bir anlam bırakmak istiyorum. Artık bunun bir anlamı kalmadığını düşünsem bile böyle yapıyorum. Lanet olsun, öyle alıştım çünkü, nasıl başlarsa öyle gider.
Sonra yine zaman geçti. Zaman geçmesi önemli değildir. Sanırım bundan bahsetmiştik. O zamanlar bir şeyleri reddetmeye ihtiyacım vardı ve sen tam bunun üstüne geldin, dedi. O kadar iyiydin ki o zaman. Annem sanki bu yüzden yedi ay daha yaşadı. Ne demek istediğimi sahiden anlıyor musun? Anlıyordum. iki karışlık mesafede, birbirimizi göremeden uzanmıştık. Kaç kişi olduğumuzu bilemeden uzanmıştık o karanlıkta, yanımızdaki ölülerle beraber uzanmıştık. Karanlıkta nüfus sayımı şöyle yapılır. Yaşayanlar bir sigara yakar.
--spoiler--
"Babam fabrikadan aldığı maaşının yarısıyla yirmi sene boyunca taksit ödeyip inan Yapı Kooperatifinden bir daire sahibi oldu. Taksitlerin bittiği ay deprem oldu, ev yıkıldı. Tek yumrukla nakavt. Her zaman böyle olur. Mutlu olmak için bir sürü faktörün bir araya gelmesi gerekir. Mutsuzluk için tek neden yeter.
O sene üniversiteye başladım, depremzede olduğum için başbakanlık bursu bağladılar, geri ödemesiz, eski parayla ayda 100 milyon. Sene 99, çok iyi paraydı benim için. Belki de bu yüzden evin yıkılmasından gizli bir zevk de aldım. Ama o felaketten aldığım gizli zevk yüzünden olsa gerek yıkılan ev peşimi hiç bırakmadı. Hâlâ ana mekanın o ev olduğu kabuslar görüyorum.
Banka kartı Zeynel Abide duruyordu. Burs yatınca Vakıflar Bankasından parayı çekiyor, sonra defterdeki hesabımla elindeki parayı karşılaştırıyordu. Genelde borçlu çıkıyordum. O sene takıldığım birahanenin sahibiydi. Borca mahsuben, boşalan bira fıçılarını götürüyor, dükkan önünden doluları getiriyordum. Ayrıca çok sarhoş olan müşterilere, sağda solda düşüp kalmasınlar diye taksiye kadar eşlik ediyordum ve bütün bunları yaparken esprili olmaya da gayret ediyordum. Maddi durumun kötüyse kendini sevdirmek zorundasındır. Ekonomi politiğin insan mizacını belirlemesi de diyebiliriz.
Zeynel Abinin yerinde bir aile gibiydik. Ama Yudum reklamında, yağın ne kadar hafif olduğunu anlatmak için yemek sofrasında otururken birden uçmaya başlayan o aile gibi, o derece absürt. Çeşit çeşit adam vardı. Erkek mekanıydı. Sonra bir gün o tabu da yıkıldı. Akşamüstü beşi çeyrek geçe. içeri giren kadın otuz beş yaşlarındaydı, o ana kadar gördüğüm en güzel kadındı. Belki de olması beklenmeyen bir yerde gördüğüm için öyle gelmişti. Tam bilemiyorum.
Kadın barın önünde durunca Zeynel Abi önce kadına sonra da birahanenin içindeki herkese dikkatle baktı. Bu kamera şakasını kimin tertip ettiğini anlamaya çalışıyordu sanki. Kadın viski istedi. Haliyle viski içilebilecek türden bir yer de değildi. Zeynel Abi, bir gözünü kadından ayırmadan, rafta durmaktan sararmış Ankara viskisinin tozunu aldı, rakı bardağına duble rakı ölçüsünde koyup verdi. Kadın kendisine bakanları umursamadan bardaktaki viskiyi bir dikişte içti. Bir tane daha istedi. Onu da aynı şekilde içip gitti. Ertesi gün de tekrarlandı bu olay ve sonraki günlerde de. Saat gibiydi, her akşamüstü geliyor, iki duble viskiyi fondip yapıp hiçbir şey söylemeden gidiyordu. ilk başlarda merak ediyorduk, kimin nesidir diye uzun uzun tartışıyorduk, sonra ona da alıştık. insan her şeye alışıyor. Bunu uzatmayacağım, Dostoyevski, Ölüler Evinden Hatıralarda, bu her şeye alışma durumunu bütün tafsilatıyla anlatır.
Sonra bir akşamüstü kadın gelmedi. Zeynel Abi, belki geç gelir diye normalden bir saat sonra kapattı birahaneyi. Ama o kadın bir daha hiç gelmedi. ilk başlarda yine merak ettik, birden ortaya çıkan kadının niye birden yok olduğunu tartıştık uzun uzun. Öldü diyenler oldu, devlet memuruydu başka bir ile tayini çıktı diyenler oldu, Yunan ajanıydı deşifre olunca Kıbrıs Rum Kesimine gitmek zorunda kaldı diyenler bile oldu, çeşit çeşit komplo teorisi. Sonra onun yokluğuna da alıştık. Bu duruma en çok Zeynel Abi bozuldu çünkü bir yerlerden ucuza iki şişe kaçak Jack Daniels almıştı. Kaçak viskinin öldürmediği zamanlar. Paşabahçeden viski bardağı bile almıştı. Bu kadar yatırımdan sonra kendini aldatılmış hissediyordu doğal olarak.
Varlığına da yokluğuna da alıştığımız kadını bir yıl sonra falezlerde gördüm. Gözlerini karanlık sulara dikmiş içiyordu. Yanına oturdum. Siktir git, dedi. Elinde hazır beklettiği sustalıyı açınca kalkıp yürüdüm. Arkamdan, Bir dursana, diye seslendi, durdum. Ben seni nereden tanıyorum, dedi. Durumu anlattım. Bıçağı kapattı. Her gün gidiyorsun mu oraya? diye sordu.
Hayır, dedim. Haftada altı gün. Sen niye gelmiyorsun artık.
Cevap vermedi. Önündeki J&B şişesinden bir yudum aldı. Sonra bana uzattı. Ben de bir yudum alıp yanına oturdum. içki şişelerine dandik plastik zımbırtıların takılmadığı zamanlar. Sustalıyı tuttuğu elinde bir de kağıt mendil vardı. Ağladığı için rimele bulanmıştı.
Seni kim üzdü bu kadar? diye sordum.
Boş ver.
Çok mu özel?
Hayır, çok klasik.
Anlıyorum, dedim. Kadınlar bekliyorlar, güvenebilecekleri bir adam arıyorlar. Sonra da o adamın piçin biri olduğu ortaya çıkıyor. Ve böylece bir kere kırılması gereken kalpleri iki kere kırılıyor.
Sen kaç yaşındasın, dedi.
Yirmi bir, dedim, on dokuz olduğum halde.
Hiçbir bok bilmediğin halde her şeyi bildiğini zannediyorsun, dedi. Saldırgan bir tavırla söylememişti bunu. Birine en sert lafı söyle ama yumuşak bir ses tonuyla, gülümseyerek söyle o lafı, alınmak istese bile alınamaz.
Kız arkadaşın var mı? diye sordu.
Bazen.
O nasıl oluyor?
Sadece sarhoşken gidiyorum. Bazen içeri alıyor, bazen almıyor. Hiçbir şey içmiyor ama kafası benden güzel. Komşulara kuzen numarası yapıyoruz. Karışık bir durum.
Onu elinde tutmak istiyor musun?
Bazen.
O zaman onu sürekli suçla, dedi. Bazen suçlama sürekli suçla. Suçsuzluğunu kanıtlayamadığı sürece sana kötü davranamaz.
Niye öyle yapsın ki?
Çünkü kadınlar doğuştan suçlu olduklarına inanmaya yatkındırlar.
Tamam, dedim. Bunu değerlendireceğim.
J&B bitti, parkın karşısındaki tekelden bira alıp geldim.
Ne iş yapıyorsun? diye sordu.
Ansiklopedi işindeyim.
Ansiklopedi mi pazarlıyorsun?
Hayır, yazıyorum.
Ne Ansiklopedisi?
Hisler Ansiklopedisi. insan duygularını sınıflandırıyorum. Biraz saçma gözükebilir ama gerçek. Üçüncü cilde geldim. Üçüncü defter yani.
Adan Zye mi gidiyorsun?
Hayır, en zararsız duygulardan başladım en çok yaralayanlara doğru gidiyorum.
iyi o zaman, dedi. Bir gün bitirirsen haber ver. Okumaya sondan başlayayım. Biraları bitirdik, telefonları kaydettik, gün aydınlanırken aksi istikametlere yürüdük. Bir hafta kadar sonra aradım, soğuk konuştu. Bir daha aramadım.
Aradan bir sene daha geçti. Kafam çok bozuktu, bir gece bazen gittiğim kız arkadaşımın evine gittim yine. içeri almadı. Kapıyı çalıp durdum, umursamadı. Yönetici geldi, bağırıp çağırmaya başladı, beni göğsümden itti. Sonra da cep telefonuyla polisi arayıp apartmana bir sapığın dadandığını söyledi. Öyle söyleyince adamın ağzının ortasına bir tane vurmak istedim ve aynı anda da vurdum. Sanki düşünce gücüyle vurmuştum. Karısı bir çığlık attı. O çığlığı duyar duymaz yaptığıma pişman oldum. Kaçacaktım ama diğer komşular da gelip çevremi sardılar. Apartmanın önünde polisi beklemeye başladık. Beş dakika sonra gelen ekip aracından bir sivil polis indi, önce telsizle kafamı yardı sonra da derdimin ne olduğunu sordu. Benden daha sarhoştu. Kuzenime geldiğimi söyledim.
Polis nüfus cüzdanımı alıp bir gözünü benden ayırmadan elinde evirip çevirdi, doğum yerime baktı, Depremde bir şey var mı? diye sordu.
Vardı kalmadı, dedim. Önceden hazırlanmış bir espri.
Geçmiş olsun, deyip gitti.
Sabaha karşı mutfakta oturuyorduk, kafamın yarılan kısmına tentürdiyot sürerken özür diledi. Neden özür dilediğini sordum. Hep benim yüzümden, dedi.
Kendini suçlamana gerek yok. Benim serseriliğim.
Kapıyı açsaydım böyle olmayacaktı.
Kapına dayanan bir sarhoşu içeri almak zorunda değilsin.
Tentürdiyotlu bezi kafama bastırırken, Canın çok acıyor mu? diye sordu.
Biraz.
Hep benim suçum.
Hep senin suçun değil, dedim. insan kendi felaketini seçemez. Kendi felaketine aktif katılım içinde olabilir ama yine de onu seçemez. Yıkılmak için dizilen domino taşları gibiyiz. Biri gelir sana çarpar, seni yıkar ama onu da başka biri yıkmıştır. Biraz tepeden, soğukkanlı bir zaviyeden bakınca göze hoş gelen bir görüntü aslında. Kendi felaketinden bile zevk alabilirsin böylece. O felakette seni diğer insanlara bağlayan şeyi görürsün çünkü. Bu durumda herkes suçlu olduğuna göre hiç kimsenin suçlu olamayacağını anlarsın. Herkes birbirini yıkar. insana kim vurduya gitmek yakışır.
insan iradesini hiçe sayıyorsun o zaman.
Hayır, dedim. insan iradesine hayranım. iradeli insan yirmi sene çalışıp bir ev alır ve sonra o evin yirmi saniyede yıkıldığını görür. Her şeyini kaybetmiştir ama pes etmez, yirmi yılının boşa geçtiğini anlamıştır ama bunu kimseye çaktırmaz. Sonra cebinde taksi parası bile kalmadığından bir bayram arifesinde otogara valiz taşımak zorunda kalıp kalp krizi geçirir. Hastaneye götürürler ama hastanede yeterli teçhizat yoktur. iradeli insanı bir ambulansa koyup başka bir hastaneye gönderirler. Ama başka iradeli orospu çocuğu insanlar ambulansa yol vermezler ve o iradeli insan hastaneye varamadan trafikte ölür. Ambulansın sirenleri iradeli insan ölmemiş gibi çalmaya devam eder bir süre daha. Sirenler çalarken iradeli insanın kafasından geçen son düşünce de Ben nerede yanlış yaptım, olur. işte sana babamın ve insan iradesinin hikâyesi.
Ansiklopediyi ne yaptın?
Vazgeçtim.
Niye?
Hissedecek bir şey kalmadı.
Şimdi ne yapacaksın?
Bilmiyorum, dedim. Zeynel Abinin yerini bırakıp başka bir yer arayacağım, çünkü hep kendime bir yer aradım. Kartı da geri almayacağım.
sen çocuk yap istersen kurtul bu dertten. bana da bir bira söyle giderken.
sözünün sahibi. ayrıca kendisini popüler olduğu için okuyorlar diyenler lütfen genelleme yapmayalım. behzat ç dizi yapılmadan önce de emrah serbesi bilen bir çok insan vardı.
"ilk başta tam olarak hissedemediğimiz kırılma anları var. Zamanla harap edici duygulara dönüşüyorlar. Yaralanmanın sıcaklığıyla ilk anda hissedilmeyen kurşunlar gibi. Böyle durumlarda biraz zaman her şeyi daha da beter ediyor."