üniversite yıllarında nazi yandaşı olduğunu söyleyen çılgın ihtiyar. *, hikayelerinde havada uçuşarak ilişkiye girmeye çalışan maymunlar, uzaydan gelen seksi kadınlar, sevişme makinası yapan çılgın profösörler gibi fantastik öğeler vardır. *
can yücel den tek farkı kapitalizmin memleketinde yaşadığı için iyi reklamının yapılması gibime gelen yazar. yani emin değilim aqma herkesin söledikleri uyuşuyor sanki.
can abba amerika da yaşasaydı bukowski ancak çaycısı olurdu diye düşünüyorum.
"kadın,alkol,hipodrom" bu üçlemi yaşama sebebi olarak belirlemiş bir postacı heriftir..
yirmi günde bir kitap çıkarmak ve içindekini aklındakini böyle aktarabilmek büyük bir yetenek olsa gerek..
bir de bu kadar içten aklındakini söyleyişi hoştur.
"kadın olsam fahişe olurdum" deyişi ise varoluşunu benimsediğinin güzel bir kanıtıdır..
bu kadar pis moruk oluşuyla yarı yaşındkai hatunlarla sürdüğü ilişkiler,küfürleri * baştan çıkarıcıdır.
'erotizmi severdi rahmetli'. lakin 'kadın olarak doğsaydım orospu olurdum' lafını yakıştıramıyorum bu çirkin abiye. böylesine laflar etmiş bir adamın 3 bira çaktıktan sonra her geyikte dönme ihtimali olan bir lafı beylik bir lafmışcasına ortaya atmasında gram marjinallik yok. ha ben sokakların, varoşların yazarıyım diyosan da yemem charles abi. bak üstad cemal süreya ne demiş bu kadın olma konusunda;
`ama kadınlar, tanrım,
öyle sevdim ki onları,
gelecek sefer
dünyaya
kadın olarak gelirsem,
eşcinsel olurum`
gördün mü? yaa şimdi diyorsun ki ulan nasıl aklıma gelmez. içe içe kafa sünger bob gibi oldu tabi. neyse en yakın zamanda mezarına gelip en adisinden iki köpek öldüren çakızlayacam toprağına. ama sen kesin yaktırıp kendini rüzgara savurtmuşsundur tozlarını...
bu kadar sade bir halk diliyle yazıp bu derece sert bir etki bırakabilen yazarlar zor bulunur. kelimelerle döver adamı. betimlemelerinin ilave anlamlarını sadık okurları rahatlıkla anlayabilir.
müptelası olduğum, kendisi için kız olsam şerefsizim verirdim dediğim klas sarhoş. "ben dünyayı kurtaracak değilim, siz kurtarın ben nasıl kurtardığınızı yazayım." der yüzü çıbanlı beygir manyağı. toprağın bol ola.
tek bildiğim charles bukowski karakterlerinin kimseye faydası yok.
amerikan filmlerindeki park sorunu yaşamayan jack,harry,steve kadar uzak bana bu adamın yazdıkları.
ekmek arası'nı ayrı bi yere koymak lazım.
vahşi kapitalizm'in kucağına düşen biz 3.sınıf dünya vatandaşlarına güzel bir şamardır ham on rye.
aklıma takılan tek soru:
insan yaşı ilerledikçe mi, yoksa hayata atılmadan,üniversite yıllarında mı bu adamın yazdıklarını beğenebilir?
bukowski.
devamlı aklımı kurcalıyor. *
charles bukowski"nin kavgası ve satır aralarındaki solculuğu diye bir kitap vardır; yazarı a. ulvi özdemir, alter yayinlarından çıkmış. alınıp okunmalıdır. ilginç bir kitap.
'aynı kadınla iki kez
evlenerek hayatımı mahvettim'demiş
William Saroyan.
hayatlarımızı mahvedecek bir şeyler
her zaman vardır,
William,
neyin veya kimin
bizi önce
bulduğuna
bakar,
mahvolmaya hep
hazırızdır.
mahvolmuş hayatlar
olağandır
bilgeler için de
ahmaklar için de.
ancak
o mahvolmuş hayat
bizimki olduğunda,
işte o zaman
farkına varırız
intiharların,ayyaşların,hapisane
kuşlarının,uyuşturucu müptelaları
ve benzerlerinin.
varoluşun
menekşeler kadar,
gökkuşağı
kasırga
ve
tamtakır
mutfak
dolabı
kadar
olağan
bir
parçası
olduklarının.
''mahvolmuş hayatlar'' adlı şiirinde de çoğu insanın hayatını çok güzel anlatmıştır.
Carol'un doktoru geldi ve bir hemşire ile konuştu. Yanlarına gittim.
"A... bay Jennings," dedi. "Karınızın sıhhati iyi, bebek e... erkek. 4 kilo 500 gram."
"Teşekkürler doktor."
Asansörle yukarı çıkıp cam bölmeye gittim. Yüzlerce bebek ağlıyordu. Cam bölmenin gerisinden onları duyabiliyordum. Hiç durmaksızın. Sonu gelmeyen bir doğum ve ölüm meselesi. Yalnız gelir, yalnız gideriz. Çoğumuz yalnız, korkulu ve yarım yaşarız. Tarifsiz bir hüzün kapladı içimi birden. Ölüme mahkum bu kadar hayat görmek. Bu yeni başlayan hayatçıkların nefrete, sıkıntıya, aptallığa, deliliğe, korkuya, cinayete, hiçliğe dönüşeceklerini bilmek - yaşamda hiçlik, ölümde hiçlik.
Hemşireye ismimi verdim. içeri gidip bebeğimi buldu. Çocuğu tutarken gülümsüyordu. Sonsuz bir bağışlama vardı bu gülüşte. Başka türlü olamazdı. Bebeğe baktım. Tıbben bir imkansızlıktı: bir kaplandı, ayıydı, yılandı ve insandı. Geyikti, çakaldı, vaşaktı ve insandı. Gözleri bana baktı ve beni bildi; ben de onu bildim. Dayanılacak şey değildi. insan ve insan ötesi, hayvan ve hayvan ötesi. Bana baktı. Babası, babalarından biri, bir sürü babasından biri... Hastaneye güneş doldu ve bina sallanmaya başladı. Bebeklerin çığlıkları yükseldi ve önümden mor bir parıltı geçti. Hemşirelerin bağrışmaları arasında üç florasan lambası zincirlerinden kopup bebeklerin üstüne düştü. Hemşire elinde çocuğumu tutup gülümsedi. San Fransisko'ya ilk hidrojen bombası atılmıştı.
"Odanın kapısı açıldı ve Jack Bledsoe yalpalayarak içeri girdi. Tanrım, genç Chinaski'ydi bu! Bendim! içimde ince bir sızı duydum. Gençlik, orospu çocuğu, nerdesin? O genç ayyaş olmak istedim tekrar. Jack Bledsoe olmak istedim. Ama birasını yudumlayarak köşede dikilen moruktum ben."
Bir keresinde söyle söylemiş pis moruk : '' yüzüm hayatımı, ellerimse ruhumu anlatır.'' Hayatım boyunca bir sürü yazar, edebiyatçı, filozof okudum ama Bukowski kadar insanı sersemleten yalın cümleler kuran birine rastlamadım.
Kendimi görebiliyorum şimdiden
bütün o intihar günlerinden gecelerinden sonra
canı sıkkın, tapon bir hemşirenin elinde
(o da ancak şansım yaver gider, ancak ünlenebilirsem)
o kupkuru huzur evlerinin birinden taşınırken...
tekerlekli iskemlemde dik dik oturur...
gözlerim kafatasımın karanlığına kaymış, neredeyse kör,
azrailin göstereceği merhameti beklerken...
'Ne güzel gün değil mi Bay Bukowski? '
'Yaa, evet öyle...'
çocuklar geçer gider, ben yokum bile
tatlı kadınlar geçer gider
kocaman kızgın belleriyle
sımsıcak kalçalarıyla taş gibi kızgın heryerleriyle
sevilmek için yalvara yakara
geçer gider kadınlar, ben—
yokumdur bense.
'Bu üç gündür çıkan ilk güneş Bay Bukowski'
'Yaa, evet, öyle'
işte oturuyorumdur tekerlekli iskemlemde
bu kâğıttan daha beyaz,
kanı çekilmiş,
beyni gitmiş, kumarı kesik, ben, Bukowski
bitmiş, gitmiş...
'Ne güzel gün değil mi Bay Bukowski? '
'Yaa, evet, öyle...' derim, pijamalarıma işerken
salyalar akar ağzımdan.
iki öğrenci koşarak geçer gider.
'Hey, gördün mü şu moruğu? '
'Yaa evet, midemi kaldırdı valla! '
bütün o intihar tehditlerinden sonra
başka biri intihar etti
sonunda yerime...
hemşire tekerlekli iskemleyi durdurup bir gül koparır
verir elime.
anlamam
ne olduğunu bile. Bilmemnem olsa farketmez
neye yarayıp neye yaramadığına bakınca.