Tükendi gençliğim karanlıklarda,
Çılgın fırtınalarda ve yağmurlarda;
Güneş bazan açtı, kapandı derhal
Bahtımın yazgısı karanlıklarda;
Öyle harap ettiler ki gönül bahçemi
Dallar hep kırıldı, yapraklar yerde
Kuytularda birkaç meyvesi kaldı...
işte ulaştım güz aylarına
Fikirler sararmış yapraklar gibi;
Kullanmalı artık her bir aleti
Küreği, tırmığı ve ötekileri,
Düzeltip onarmak için yeniden
Bahçemdeki bütün harap yerleri
Suların basıp da oyup açtığı
Kocaman çukurları mezarlar gibi...
Hayal ettiğim yeni çiçekler,
Acaba bulurlar mı kimbilir,
Ardıç kuşlarının bulduğu gibi
Güç alabilecekleri her bir gıdayı,
Gizemli gıdayı, özlü gıdayı
Bu sulak topraklarda. Bu hoş havada.
Ey acı! Ey acı! Yiyip bitiriyor hayatı zaman,
Ve yüreğimizi kemiren düşman
Bu anlaşılmaz, bu garip düşman
Büyüyüp güçleniyor kanlarımızla
Durmadan kaybettiğimiz kanlarımızla.
Zor bir çocukluk geçirdi.6 yaşında babası öldü.Erken yaşta frengiye yakalandı.
metropol yaşantısı üzerine inşa ettiği edebiyatı ve eleştiri yazıları modernist estetiğin habercisi sayılır.
Gerek klasik geleneğe, gerekse egemen çağdaş zihniyetlere karşı isyanı ve gerçekliğe kafa tuttuğu imgelemi, zamanında şiirlerinin yasaklanmasına kadar varan düşmanlıklar uyandırır. Sonradan bu başkaldırı ve imgelem, avangard sanat ve edebiyatın çekirdeğini oluşturacaktır.
31 Ağustos 1867 yılında frengiden 46 yaşında öldü.Toprağı bol olsun büyük şairin.
“Sana nereden geliyor, dedin, bu garip hüzün,
Çıkan deniz gibi çıplak ve siyah kayaya? ”
– Hasadı erişti mi bir kere gönlümüzün,
Yaşamak bir dert olur! Bilinen bir muamma.
Pek sade bir ızdırap ve esrarsız, gizlisiz,
Ve tıpkı senin neşen gibi, herkese mahsus.
Vazgeçöyleyse sormaktan, güzel mütecessis!
Ve sesin o kadar tatlı bir sesken bile, sus!
Sus, cahil bihaber kadın! Her vakit hayran ruh!
Çocuk gülüşlü ağız! Hayattan daha fazla,
Çok defa ölüm bizi tutar ince bağlarla.
Bırak, bırak da kalbim mest olsun bir yalandan,
Yüzsün gözlerinde güzel bir rüyada gibi,
Ve kirpiklerinin gölgesinde yatsın bir zaman!
--spoiler--
Siz aydınlık, kızıl bir güz göğüsünüz,
Benimse içimde hüzün dalga dalgadır.
Ve üzgün dudaklarımın üstünden deniz
Çekilirken buruk anılar bırakır.
-Cansız göğsümde elin boşa dolanıyor;
Yaralı... ve sızlıyor dokunduğun o yer,
Kadınlar pençeleyip dişledi, kanıyor,
Arama, hayvanlar yüreğimi yedi.
Davul gibi gümleyen bir saray bu yürek,
Ayyaşların, canilerin hora teptiği!
-Tadıyor çıplak boynunu koku, yüzerek! ..
Ey güzellik, ruhların çakıllı düveni!
Diyorsun, bu kanlı yürek yok olup bitsin,
Kalanı alev gözlerin yakıp kül etsin!
--spoiler--
kendisi böylesine güzel siirler yazmis ise okumamak ayip olur.
derdim: yeter, sakin ol, dinlen biraz artık;
akşam olsa diyordun, işte oldu akşam,
siyah örtülere sardı şehri karanlık;
kimine huzur iner gökten, kimine gam.
bırak, şehrin iğrenç kalabalığı gitsin,
yesin kamçısını hazzın sefil cümbüşte;
toplasın acı meyvesini nedametin
sen gel, derdim, ver elini bana, gel şöyle.
bak göğün balkonlarından, geçmiş seneler
eski zaman esvaplariyle eğilmişler;
hüzün yükseliyor, güleryüzle, sulardan.
seyret bir kemerde yorgun ölen güneşi
ve uzun bir kefen gibi doğuyu saran
geceyi dinle, yürüyen tatlı geceyi.
Bırak beni uzun uzun ağır ve siyah saçlarının örgülerini ısırayım. Senin uzanıp kısalan inatçı saçlarını dişlerimle ısırdığım zaman, bana bir çok hatıraları yiyormuşum gibi geliyor.
baudelaire’in bir çok şiiri vardır kuşkusuz insanı etkileyen. ancak insan ve deniz adlı şiirinin o ilk dört dizesi beni alır götürür. hiç deniz görmemiş birisine okusanız, o bile tasvirden mutlak suretle etkilenir.
l'homme et la mer, orijinal metninden anlayarak okumak gibi olmasa da, Orhan Velinin güzel çevirisiyle teselli buluyorum.
sen, hür adam, seveceksin denizi her zaman;
deniz aynandır senin, kendini seyredersin
bakarken, akıp giden dalgaların ardından.
sen de o kadar acı bir girdaba benzersin.
muhteşem şiirleri olan parnasist fransız şair. melankolik bir adamdır. him'in yakuşuklu solisti ville valo da kendisine hayrandır. servet-i fünun şarilerini de bayağı etkilemiştir. kötülük çiçekleri en bilinen yapıtıdır. şiir seven herkesin mutlaka şiirlerine bakması tavsiye olunur.
şu şiirini çok beğenirim:
Yatağımız olacak, hafif kokuyla dolu,
Divanımız olacak, bir mezar gibi derin;
Bizim için açılmış, en güzel iklimlerin
O garip çiçekleri süsleyecek konsolu.
Son sıcaklıklarını sarfederek hovarda,
Birer ulu meşale olacak kalplerimiz;
Çifte ışıklarından gidip gelecek bir iz
ikimizin ruhunda, o ikiz aynalarda.
Pembe, lahuti mavi bir akşam saatinde,
Vedayla dolu, uzun bir hıçkırık halinde
Yanacak aramızda bir tek şimşeğin feri;
Nihayet kapıları biraz aralayarak,
Sadık ve şen bir melek gelip uyandıracak
Buğulu aynaları ve ölmüş alevleri.
ben bu adamı ilk okuduğumda resmen içime oturdu ya. paris sokaklarında avare avare gezerken bulduğu her şeyi, o pisliği, o yalnızlığı, o çürümeyi alıp şiire katmış. annesiyle ömür boyu kavga etmiş, mirası kaptığı gibi savurup bitirmiş, borç batağına gömülmüş, hastalıklar peşini bırakmamış ama durmamış, yazmış durmuş.
kötülük çiçekleri’ni açtığımda (kitabı çıktığında ortalık karışmış tabii. şiir böyle mi olur lan deyip mahkemeye vermiş bazı pezolar, birkaç şiiri yasaklamışlar) ilk başta şok oldum. fahişeler, sarhoşlar, ölüm, şehvet, her şey var içinde ama o kadar ustaca anlatıyor ki hem iğreniyorsun hem de ulan ne güzel söylemiş diyorsun.
poe’yu fransızlara o tanıtmış, çevirileri o kadar içten ki sanki kendi karanlığını poe’da bulmuş gibi. rimbaud da verlaine de mallarme de sonradan hep onun izinden gitmiş, kapıyı aralamış resmen. bana göre asıl büyük işi romantizmin o pembe hayallerinden sıkılmış, gelmiş şehrin gerçek yüzünü, kalabalığın ortasında insanın nasıl yapayalnız kaldığını, o ağır iç sıkıntısını ilk o bu kadar çıplak yazmış. albatros şiirini bitirdiğimde dakikalarca düşündüm, o kanatları yerde sürünen kuş tam kendisi gibi geldi bana.
okudukça içime bir ağırlık çöküyor. bazen keşke biraz daha dikkat etseydi hayatına da daha uzun yazsaydı diyorum, bazen de yok ya, bu kadarını yaşamasa bu kadar derin olamazdı diyorum.
sonu da acı tabii, frengi, felç, genç yaşta annesinin kucağında gitmiş.
ama bıraktıkları hâlâ capcanlı. şimdi bir akşamüstü sokakta yürürken birden içim sıkıldığında aklıma geliyor dizeleri. sanki o da aynı şeyi yaşamış ve bana “heh böyle işte” demiş gibi. evet ya, öyle bir adam. okuyan anlıyor ne demek istediğimi. eskimeyen bi dert ortağı olmuş resmen.