--spoiler--
Bütün bu insanlar birbirlerine açılmakla, aynı fikirde olmanın verdiği mutluluğu bölüşmekle geçiriyorlar zamanlarını. Anlamıyorum Tanrım, hepsi birden aynışeyleri düşünmeye neden bu denli önem veriyorlar. Balık gözlü, içe dönük görünen, uzlaşamayacakları bir insan geçmeye görsün aralarından, başları çevriliyor hemen. Sekiz yaşındayken Lüksemburg parkında
oynardım. Bir adam gelir, Au-guste-Comte Sokağı boyunca uzanan demir parmaklıkların karşısındaki bekçi
kulübesinde otururdu. Kimseyle konuşmazdı ama, zaman zaman ayağını uzatır ve korkuyla bakardı
ayağına. Bu ayağında potin vardı, ama öteki ayağında terlik. Bekçi, amcama, bu adamın vaktiyle
öğretmenleri denetleyen, müfettiş gibi bir şey olduğunu söyledi. Karne notlarını okuyacağı gün sınıflara
akademi üyesi kılığında girmiş, bu yüzden de emekliye ayrılmışlar. Adamın yalnız olduğunu anlayınca
korkmaya başlamıştık. Bir gün, uzaktan ellerini uzatıp Robert'e gülümsemişti: korkudan düşüp bayılacaktı az
kalsın, Robert. Bizi korkutan ne adamın yoksul hali, ne de yakasına sürünüp duran, boynundaki urdu. Bizi
korkutan yalnızlığıydı. Kafasında çağanoza, istakoza benzeyen korkunç düşünceler kurduğunu sanıyorduk
Bekçi kulübesinin, çemberlerimizin, çalılıkların üstünde, çağanoza benzer düşünceler kurulabilmesi
ürkütüyor, dehşete salıyordu bizi.
Benim sonum da bu mu yoksa? Yalnız olmanın ilk kez sıkıntısını duyuyorum. iş işten geçmeden, çocukları
korkutan bir insan durumuna düşmeden, başıma geleni birine açmayı ne'kadar isterdim, Anny şimdi burada
olsaydı.
--spoiler--
sıfır kilometre zeki demirkubuz filmi. filmi henüz izlemedim izleyenlere bi sormak istiyorum, arkadaslar bulundugum yerde bu film tek bir sinemada yayınlanıyor. akşam 9 seansı. 9 da başlayan filmin.bitişi haliyle 11 i bulur. 11 den sonra ulasim sorunu yasayabilirim . metrobus bulamazsam yarim saat 45 dk bi.yürüme yolu var, sizce deger mi.
diğer filmleri ile karşılaştırdığımızda vasat olan film. ben büyük beklentilerle gittim ve hayalkırıklığına uğradım. genel itibariyle ile güzeldi, etkileyiciydi ama diğer filmler gibi vurucu ve derin değildi. zaman zaman gereksiz sessizlikler, duruşlar ve esler vardı. zeki demirkubuz'u başrolde görmek çok güzel olur diyordum ama, oturmamıştı, eğreti durmuş.filmdeki ahmet karakteri dışarıya,özellikle kadınlara, fazlasıyla itici ve kasıntı. ama içten içe bir şeyleri kurtarma peşinde.dışavurumda başarısız,ama içine öyle güzel atıyor ki, gözleri açık rüya bile görebiliyor. en etkileyici sahnesi son sahnesiydi muhakkak.yine de, sonlara doğru, filmi yeraltı'ya çok benzettim.film boyunca da ahmet'i birine hareketleri olsun, tipi olsun, konusması olsun birine çok fena benzettim ama çıkaramadım.
bu arada kimse zeki demirkubuz'a bok atmasın.yok bulantı adını kullanmıs, yok prim yapıyormus,yok sevişme sahnesi için oynamış.filmde aman aman sevişme sahnesi yoktu, ki bu sahneleri oynacak dünden razı oyuncular var.zeki demirkubuz'un da sevişme sahnesi için başrolde oynamayacağı aşikar.
velhasıl, güzel filmdi, zeki demirkubuz'u ekranda görmek de çok güzeldi ama vaaoovv diyemedik.olsun.
30 Eylül'de belli birkaç sinemada öngösterimi yapılacak Zeki Demirkubuz filmi.
Zeki Demirkubuz'un resmi facebook sayfasında filmin, Sarte'rın "Bulantı"sıyla hiçbir ilgisinin olmadığı da şu şekilde açıklanmıştı. Demirkubuz aslında Sartre'ın "Bulantı"sının uyarlamasını yapacakmış, bilgisayarında "Bulantı" adı altında bir dosya açmış. Ancak yıllar içinde proje iptal olmuş, dosyayı silmemiş. Yeni bir senaryoya başlamış ve aynı dosyanın içinde. Dosyanın ismini de değiştirmemiş. Böylece "Bulantı" olarak kalmış ismi.
zeki demirkubuz yeraltı filmiyle dostoyevski'nin yeraltından notlar kitabından bir uyarlama yapmıştı. yazgı filmiyle de alber camus'tan esinlenerek bir film çekmişti. bu tabloya göre sartre ile hiçbir alakası olmayacağı şüphe uyandıracak film.
Jean paul sartre'nin aynı isimli romanından uyarlanmış 2 ekimde vizyona girecek bir zeki demirkubuz filmi. Başrollerinde Öykü karayel, Şebnem hassanisoughi, Çağlar çorumlu'nun olacağı dram türü bir film.
“Bütün bu insanlar birbirlerine açılmakla, aynı fikirde olmanın verdiği mutluluğu bölüşmekle geçiriyorlar zamanlarını. Anlamıyorum Tanrım, hepsi birden aynı şeyleri düşünmeye neden bu denli önem veriyorlar.”
Yaklaşık 5 gün içinde okumayi bitirdigim, jean paul sartre nin ilk kitabidir. Ilk kitabi denilince icimde bir kendini begenmiscesine 'ilk kitap..sanki acemicedir yahu' diye bir his vardi. Lakin, okudugum her sayfada omuzlarimdan beni tutup sarsmistir bu adam. Ontolojinin icine birden felsefe tasinda satranç oynanan odaya dalan harry rone ve harmonie gibi paldir kuldur hissedersiniz. Kitaptan alinti yapmaya kiyamiyorum. Oylesine bir bütün, tüm ki kitap, sanki kalan cümlelere hakaret edecekmisim gibi.
Kitap sizi bir cok sey uzerine kafa patlatmaya davet ediyor.. davete icap etmemek, kitabi bitirdiginizle kalmak ayip olur tabi.. benim en cok canimi yakan aydinlanma su oldu:
Hic bir insan dunyaya gelmeyi hak etmedi. Elde etmedi. Bir bitki bir tas bir mikrop gibi rastgele dogduk. Ve bunu bile bile varligink kabul etmek ve bundan gurur duymak aptalca sanki.