o her üzüldüğünde, her sevindiğinde, her heyecanlandığında, her kahkaha attığında, her sıkıldığında yada her yorulduğunda içinin böyle şey olmasıydı, şey gibi, ney gibiydi lan?
aslında budur, bir takım duygular ve sonu meçhul bir silsile.
hatta ideolojik yaklaştığımızda kapitalist sistemin zeka dolu bir oyunu, sistematik yaklaştığımızda doğa kanunu, psikolojik yaklaştığımızda ise; ya aşağılık ya da sahiplenme duygusudur.
sıcak temmuz akşamında insanın içini kıpır kıpır eden, bazen iyi ki aşığım yeaa çok mutluyum dedirten bazende gecenin bi vakti iki bira aldıran, olmaz olsun denilen duygu. ey aşk nerdesin..
asıl olan yurekteki yansimasi degil midir zaten askin ? adını bile koyamadigimiz onca yasanmislik dipsiz bir kuyuysa,duvarlara carpa carpa sonsuza dek düsmek istemez miyiz ? o dunyanin bir ucunda,ucuz bir hayatin duvarini suslerken asli bizim goz kapaklarimiza cizdigimiz degil midir?
bu yuzden inanmaz miyiz varligindan asla emin olamayacagimiz yaraticiya?
aşk nedir diye bana sorsalar ki kimse sormazdı; şakağının biras daha solunu öpmektir derim. en hassas en ince olduğu yerdir derinin. dudaklarımın altında hissederim herşeyini; sevincini, hüznünü, sevgini ve aslında beni sevip sevmediğini...
O hisler ki vahşi bir hayvanı uysallaştırır, can çekişmekte olan bir canlıya hayat verir ve kendi zehiriyle bir insanı öldürebilirdi. Yaşamla ölüm arasındaki tezatlıktan beslenen bu duygunun ne kadar acımasız olduğunuysa yıllar geçtikçe derinden hissederek, yavaş yavaş tükenerek daha da iyi anlıyordu. Hep onu düşündü, hep onu sevdi. Ona yazdı, ona kızdı, ona sövdü, onu yıktı ama olmadı, ondan kurtulamadı.
Dikenli bir telden geçmek, her seferinde daha da acı çekerek ve tekrar tekrar deneyerek çaresizliği öğrenmek gibi bir şeydi onsuzluk. Bir yaşam bir kavgaydı o. Önce sevmek sonra daha da çok sevmekti. Hem hayatla hem bedenle hem de içiyle savaşmaktı. imkansızdı ondan kurtulmak. yıllar geçti hala bir avuç içerisine sıkışmışlık hissinden kurtulamadı. Çok çabaladı birkaç defa gördüğü bu gözlerden kaçmayı, her gittiği yere o gülen gözleri de götürdü. Zihnindeki gözler güldükçe, kendi gözleri ağladı. Öyle bir ağlamaydı ki bu semaya açılan tüm elleri doldurabilirdi akıttığı gözyaşları. Ve bütün doğayı berekete bulayabilirdi. insan isteyince her şeyi yapamazdı ona göre. insan unutunca her şeyi yapabilirdi.
bunları yazdıran imkansız duygu.
Ah ne zormuş bitsin demek hala severken seni
Dudaklarını öpmemek bir yabancı gibi
Bilirsin ayrılık konusunda iyi değiliz ikimizde
Bir kıvılcım yeter her zaman koşup geri gelmemize.
--spoiler--
aşk her şeyden evvel hissî bir alışkanlıktır. gözlerimiz belli bir güzelin yüzüne alışır; muhayyelemiz belli bir hava içinde sarılı kalır; kalbimiz yalnız bir sesin, bir ismin tiryakisi olur ve işte, bunu değiştirmek zorunluluğu başgösterince insan kendisini çırılçıplak soyulup evinden sokağa atılmış kimsesiz, avare yaşamaya mahkûm olmuş hisseder. kendi kendine: "ben şimdi nereye gitsem, ne yapsam?" diye söylenir. artık âlemdeki bütün vazifeleri ona sona ermiş gibi gelir. bütün organizmasında, tıpkı sıcak bir memleket mahsulü olan bir ağacın soğuk bir iklime getirildiği vakit gösterdiği hazin can çekişme manzarasına benzeyen bir hal gelip çatar.
--spoiler--
Aşka dair neler yazılıp söylenmedi ki: Kimi zaman unutulmuş bir gazetenin köşe yazılarında rastladık ona. Kimi zaman da, entelektüel şairlerin, mana kokan, manasız dizelerinde. Kimi zaman da öznesiz ve yüklemsiz devrik cümle tadındaki, ikinci el sevdalarımızda. Cümle sel ayrılıkların arasında; koca bir ömürdü aşklarımız. Kimine göre de yaşanılası bir maceraydı. Nereden baksak tutarsızlık kokuyordu. Vazgeçemediğimiz tütün kokulu sohbetlerimizin gizli öznesiydi aslında. Ne Leyla olmaktı gayemiz ne de mecnun, zamanın içinde manasız tebessümleri resmedebilmek ti sadece...
sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,
kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.
bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır, bir güldürür;
sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.