insanı sarıp sarmalayıp sıcak ve tam hissettiren.
tanrıya, doğaya, aileye duyulanı katıksız bir huzur veren.
beşere duyulanı dünyanın sahibi hissettiren.
topraktan gelme bedeninizi topraktan gelme başka bir bedenin içine katık etme isteği uyandıran.
insanoğlunun var oluş sebebi.
büyük arayış.
şanssızlar için yokluğunun getirdiği durağan bir ömrün;
şanslılar için varlığının getirdiği coşkun sellere kapılmış bir yaşam biçiminin sebebi.
evinin seni içine sığdıramayacak kadar dar olduğunu fark edeceksin
sokağa fırlayacaksın
sokaklar da dar gelecek
tıpkı vücudunun yüreğine dar geldiği gibi
ne denizin mavisi açacak içini, ne pırıl pırıl gökyüzü
kendini taşıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar küçüleceksin
birileri sana bir şeyler anlatacak durmadan
"önemli olan sağlık."
"yaşamak güzel."
"boş ver, her şey unutulur."
sen hiçbirini duymayacaksın
göz yaşlarından etrafı göremez hale geleceksin
ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek
isteyecek kadar çok seveceksin
hep ondan bahsetmek isteyeceksin
"ölüme çare bulundu" ya da "yarın kıyamet kopacakmış" deseler başını
kaldırıp ne dedin?" diye sormayacaksın
yalnız kalmak isteyeceksin
hem de kalabalıkların arasında kaybolmak
ikisi de yetmeyecek
geçmişi düşüneceksin
neredeyse dakika dakika
ama kötüleri atlayarak
onunla geçtiğin yerlerden geçmek isteyeceksin
gittiğin yerlere gitmek
bu sana hiç iyi gelmeyecek
ama bile bile yapacaksın
biri sana içindeki acıyı söküp atabileceğini söylese, kaçacaksın
aslında kurtulmak istediğin halde, o acıyı yaşamak için direneceksin
hayatının geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksin .
aksini iddia edenlerden nefret edeceksin
herkesi ona benzetip
kimseyi onun yerine koyamayacaksın
hiçbir şey oyalamayacak seni
ilaçlara sığınacaksın
birkaç saat kafanı bulandıran ama asla onu unutturmayan;
sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren
bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek
boğazın düğümlenecek, dinleyemeyeceksin
uyumak zor, uyanmak kolay olacak
sabahı iple çekeceksin
bazen de "hiç güneş doğmasa" diyeceksin
ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler
ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin
belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne çıkana sarılmak isteyeceksin
nafile
düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek
rüyalar göreceksin, gerçek olmasını istediğin
her sıçrayarak uyandığında onun adını söylediğini fark edeceksin
telefonun çalmasını bekleyeceksin
aramayacağını bile bile
her çaldığında yüreğin ağzına gelecek
ağlamaklı konuşacaksın arayanlarla
yüreğin burkulacak,
canın yanacak,
bir daha sevmemeye yemin edeceksin
hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinden
onun sesini bir kez daha duymak için yanıp tutuşacaksın
defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğin için kendinden nefret
edeceksin
yaşadığın şehri terk etmek isteyeceksin
onunla hiçbir anının olmadığı bir yerlere gidip yerleşmek
ama bir umut
onunla bir gün bir yerde karşılaşma umudu
bu umut seni gitmekten alıkoyacak
gel gitler içinde yaşayacaksın,
buna yaşamak denirse
razı mısın bütün bunlara ?
hazır mısın sonunda ölüp ölüp dirilmeye ?
o halde AŞIK olabilirsin.
farklı cinslerdeki insanların birbirlerine duydukları bazı hislerin genel adıdır.
tanımı geçersek;
hayatıma girdiğinden beri hem benden hem başkalarından çok şey alan, verdiği mutluluğu söke söke alan duygu. aslında basitti her şey. on altıncı yaşıma kadar benimle bir alıp veremediği yoktu aşkın. yani tamam belki bir kez liseye başladığım yıl sıra arkadaşıma sevgilimi kaptırmıştım ama herhalde gerçekten aşık olmadığımdan çok da koymadı bana. kızı süründürdüm, çocuğu eski sevgilileriyle yüzleştirdim, benden gizli düzeltmeye çalıştığı bir diğer ilişkisini fark edip eski sevgilisiyle kanka olup kıza yaa ben de bu muratla yeni tanıştım, çok iyi çocuk kaç aydır asılıyor bana çıkarız belki falan dedim. işte sonra kızlar toplanıp murat'ı paraladılar falan. neyse. odaklanalım hemen. her şey on altıncı doğum günümde oldu. orta okuldan beri takıldığım bir forum vardı. iyi yerdi, eğlenceliydi. sağlam bie tayfam vardı. benimle tanışmaya çalışan insanlar, beni seven dostlar, yeni yeni oluşan arkadaşlıklarım vardı. hakan, cem, arif abi, furkan, beyza, ilayda, 3t(üçünün de adı tuğçe olan birbirine yapışık yaşayan kızlar) hande, pelin, erkan, ufku, o, ben falan derken ciddi ciddi bir ortam kurulmuştu. aramızdan modluğa yükselenler, modluktan adminliğe çıkanlar da vardı. iki sene boyunca yüzünü görmediğim onca insanla dost oldum. on - on beş kişilik toplu msn konuşmaları, gayet eğlenceliydi. sonra bir şey oldu. olmaması gereken bir şey. o oldu. on altıncı doğum günümde, foruma girdiğim ilk zamanlardan beri bana koca yanak diyen, abisinin kardeşi diyen o ile doğum günümde buluşmaya karar verdik. on altıncı doğum günümde gitar kursunu kırdım...
bakırköy meydandaydım. arkamda kocaman üçgen bir reklam paneli vardı. hayatımda ilk kez olmasa da internet üzerinden tanıdığım biriyle yüz yüze görüşmek bana heyecan vermişti. karşıdan geliyordu. başında gri şapkası, siyah montu, kot pantolonu, siyah spor ayakkabıları ile bana doğru yürüyordu. önce tokalaştık, sarıldı bir daha hiç unutmayacağım kokusunu üzerime işlercesine. işte o gün başlayan şeydi tam olarak.
hep betimlenerek anlatılandır. böyle havalı cümlelerle yani birde aradan virgülü çıkartınca birbirine girmiş olmalı kelimeler. virgülsüz bir bok anlaşılmamalı! o anlamsızlığa senin yüklemeye çalıştığın anlamdır aşk. ne denmek istendiği hiç anlaşılmamış ama anlamaya çalışmanın verdiği hazdır aşk. Birde ben betimleyim dedim vesselam.
AŞK bir tuvalettir özünde. kapat gözünü, hayal gücünü kullan.
şuan bokun yada çişin olmadığı için iğrenç bir oda hayal ettin. tipik beyaz fayanslar, bokunun gideceği bir delik ve küçük bir oda hayal ettin sen. hatta öküz dedin bana, duygusuz, kalpsiz artık aklına gelen tüm kırıcı cümleler. Anlamadın sen, olay öyle değil. çok çişim geldiğinde tuvaletin verdiği mutluluğu veremedi kimse, ama sıçtıktan sonrada tuvalette bir sigara yakıp bekleyeni de görmedi bu gözler.
otel tuvaletlerini düşün. böyle göz boyasın diye her şey havaidir. musluğun altına elini götürürsün hemen su akar, peçete nerede diye ilk baktığın yerde yine el sallamanla sana peçete veren bir zamazingo mevcuttur. aynı şekilde koyu renklidir duvarlar, beyaz değildir farklıdır yani bilader. Ne tuvalet len dersin, sıçmaya kıyamazsın. kadın daha önce görmemiş ki böyle tuvalet, nasıl sıçacağını nerden bilsin? aşk adama yakar yusufum yakar...
o lüks ve sempatik tuvaletlerde bokun deliği tutmazsa bir için titrer, üzülürsün. birde çok zengin işiyse sensörlüdür o tuvalet. adamlar o kadar zengindir ama sensör koyarlar, senin girdiğin belli olsun diyerekten heralde. ben çok zengin olsam hep açık tutardım ışıkları 'parası neyse öderiz tedaş'a. ama sensör vardır işte o tuvalette sen tam sıçarken söner. sıçarken el sallamak zorunda kalırsın 'elveda' anlamına gelmez o el sallamalar, son bir bokum kaldı onu da bırakayım gideceğim anlamındadır. sıçarken sönen fotosel zulmüdür aşk.
en son bittiğinde herşey, meraktan bir dönüp bakarsın ardına acaba iz kaldı mı diye. hatta sifonu çekmeyen, iki dirhem su dökmeyen adamlarda vardır hiç oralı olmaz. umursamaz. sen sıçtıktan sonra o boka bakanlardandın işte, meraktan mıdır? yoksa bu benim eserim ulen! mantığından mıdır? bilemeyeceğim. Aynı olay sümkürdükten sonra peçeteye bakmaya benzer. Bunu yapanlara 'neden peçeteye baktın?' diye sorduğumda aldığım cevap; burnumda bir şey kaldı mı? oldu hep. burnunun izdüşümü mü o mına koduğumun peçetesi zevzek! diyesim gelir hep ama diyemem. ben kıramam kimseyi...
Asıl sıkıntı; bu hikayede benim tuvalet, seninse ihtiyacını gideren kadın olmandı sevgilim. tüm güzelliğime rağmen tam orta yerime bırakmış olman herşeyini. ardından bir telefonla beni araman, sıçtığım bok foseptikte mi? yoksa yerinde mi? diye sorman asıl sıkıntı. Açıkcası eski boktan eser yoktu, yani yine deliği tutturamadığın için birazcık iz kalmıştı fayansta, haa sen o fayansta ki ishalimsi ufacık bokuda kazıdın attın maşallah.
Nasıl bulmak istiyorsan öyle bırak demek isterdim sana ilk tanıştığımızda. böylesi daha güzel olurdu, tek cümleyle çok şeyi anlatırdım aslında. ama ben aşık olduktan sonra her şey bitince kendimi tuvalet gibi hissedeceğimi nereden bilebilirdim? allah benim belamı versin benim.
banyodaki fayanslarda ki leylekli kuşlu figürlerde neyin nesi diyeceksin şimdi. ben özünde çok romantik adamım lan. o fayanslarda hep 2 leylek olur, uzun bacaklı. ya biri birine sarılmıştır yada malak malak bakışıyorlardır. yani sen oraya girip sıçsanda benim hayallerim var, resmetmiş adamlar. elimden alamadığın tek şey o oldu sanırım, sen gittin elbet yine birisi sıkışacak, diyecek çişim var. bende diyeceğim ki 'gel gülüm, gel' ben ofis gibiyim, çiftçinin kara gün dostu. neyin varsa anlat, içini dök bana, dindir acını. ha bir gün olur da hayalimi resmeden o fayanslarda ki sikindirik leylekleri görüpte heyecanlanırsa biri, ona diyeceğim ki 'sıç! bir ömür sıç! gıkım çıkmaz'
dışına taşırma: madem sıçacaksın iz bırakma, siktir olup git ki senden sonraki rahat etsin anlamında kullanılır.
hakkında girilen 8542 entryden de anlaşılacağı üzere herhangi sabit bir tanımı olmayan, kişiye göre her an değişebilen, bazen hemen yanıbaşınızda bazen de masal ülkeleri kadar uzakta olan duygu.
aşk bazen; sessiz bir ölme anıdır - o'nun gözlerinde - enfes...
bazen; ölüme iliştirilen nefes...
bu duyguyu kime karşı hissediyorsan, o insan gözünde insan değildir artık. tanımsızdır. sanki uyumuyodur o, yemek yemiyodur, ağlamıyodur, yalanlar söylemiyor, buzdolabını açıp bakıp bakıp kapatmıyodur. belki süper kahramanınızdır. bazen zamanı yavaşlatan, bazen hızlandırandır. her şarkının her dizesinde bulabildiğinizdir. her fotoğrafta aklınıza gelen, her kokuda hissettiğinizdir. her hangi bir yerde pot kırdığınızda, hemen telefon açıp anlatmak istediğiniz kişi odur. sınavdan yüksek not aldığınızda veya iş yerinde terfi ettiğinizde ilk haber vermek istediniz kişi o olur. sıkıldığınızda yanınızda olmak istediğiniz kişidir o. ama zaten yanınızda değilse, sıkılırsınız. yaşlı insanlar gördüğünüzde, onunla yaşlanmak gelir mesela aklınıza. sonra umutlarınızda boğulursunuz. otobüste giderken onun ismini taşıyan dükkanları görürsünüz hep, aynı yoldan hayatınız boyunca geçmiş olmanıza rağmen farketmediğiniz dükkanları sırf onun ismini taşıdığı için farkedersiniz. çevrenizde cool tanınan siz, sözlüğe girer, bu satırları yazarsınız. arkadaşlarınız görse siksen inanmazlar mesela o yazıları sizin yazdığınıza. ama aşk budur. facebook'ta o kıro insanların paylaştığı, okumadan sayfayı aşağı kaydırdığınız, anasayfaya dakikada 10 tane düşen o aşk yazılarını teker teker okursunuz aşık olunca. hepsinde kendinizi bulur, paylaşmak ister ancak paylaşamazsınız. bir de sevgilisi varsa bu aşık olduğunuz adamın.. *