bir hayli değişmişti önümdeki manzara..
sur'u parçalamıştı iki kanat darbesi,
varlığı kucaklayan o hayal mucizesi
o dört başı mamur sur, sinesinde, kaderin
sonsuzluğa kaynaştığı; en eski devirlerin
çağımızla yanyana otağ kurduğu duvar,
bağrında asırların, teftiş gören ordular
gibi, hep bir ağızdan: ''buradayız'' dedikleri
tekmil mevcutlarıyla nöbet bekledikleri
o hisar yoktur artık ortada. o kıt'anın
yerinde odacıklar belirmiş, o cihanın
sinesinde mezarlar yükselmişti; sütunlar
hala heybetliydiler, hala ayaktaydılar,
ama üstleri boştu..asırlar darmadağınık
asırlar parça parça uzanıyordu artık,
hepside yaralıydı, sakattı, perişandı..
gölgeler bir bataklık, gölgeler bir ummandı,
yıkılan asırları kucaklamıştı gece,
sislerle sarmaş dolaş, bulutlarla içiçe,
bir rüyanın perişan enkezıydı bu mahşer,
viran, uçsuz bucaksız bir köprüydü... kemerler
birer birer çökmüştü. neredeyse uçuruma
karışacaktı.. yahut muazzam bir donanma
bozguna uğramış da batıyordu... fırtına,
zirveleri dolaşan o kekeme, boyuna
aynı söze başlar da bitiremez, bocalar;
o kesik, o karanlık, o garip cümle kadar
müphemdi, perişandı, bir acaipti bu sur
yalnız gelecek günler, soluk bir fecrin mahmur.
rüya gördüm, çağların duvarı uzuyordu
önümde. granitle etten bir yığındı bu
bağrına uğultusu sinmişti milyonların
endişeden kaskatı kesilen o duvarın
loş oyuklarda vahşi gözler pırıldıyordu
yığınlar, kabartmalar, nakışlar oynuyordu
zaman zaman önümde açılıyordu duvar
yeşimden, samokiden ve altından saraylar;
uluların, bahtiyarların otağ kurduğu,
cihanların kandan, buhurdan kurduğu
inler görünüyordu, seher yeliyle nasıl
ürperirse bir ağaç, o duvarda muttasıl
öyle ürperiyordu. alınlarında burçlar,
alınlarında altın başaklardan sorguçlar,
muammanın üstüne bağdaş kuran birer sır
gibi çöreklenmişti sur'a binlerce asır...
sanki temel taşları canlıydı da, bu mahşer
göğe yükseliyordu... sanki binlerce asker
gecelerin fethine çıkan koca bir ordu
birden taş kesilmişde orada uyuyordu
kayan bulutlar gibi dalgalanıyordu sur,
o hem canlı bir yığın, hem hisardı, çamur
kanıyor, toz gözyaşı döküyor. mermerin
elinde bazen kırsal asası, bazen keskin
bir kılıç pırıl pırıl yanıyordu. duvardan
taş değil de kelleydi sanki, her yuvarlanan...
insanlığı önüne katan o meçhul rüzgar
şekilden şekile giren adem, dalgalar kadar
oynak havva, vahdette sonsuzlaşan varlık insanlık,
ecelin eğirdiği esrarengiz karanlık
yumak: alınyazı, çırpınıyordu orada...
bazen şimşek duvarı aydınlatıyordu da,
yüzmilyonlarca çehre parıldıyordu birden
bizim hep dediğimiz hiçlikti beliren
tanrılar, tacidarlar, kanun, şeref ve zafer
çağların ırmağında akıp giden nesiller
ufukları kuşatan karanlık bir silsile
misali, gözlerimin önünde binbir çile,
binbir acı, cehalet, açlık ve hurafeler,
çöken bir kainatın enkazıyla yoğrulan
bu duvar karanlıkta gittikçe yaman,
gittikçe daha yalçın, daha sarp, daha mağmur
yükseliyordu ama nerede? bilmiyorum.
***
ne adetleri saran muamma, ne göklerin
sis perdeleri, insanoğlunun, sakin, derin,
inatçı bakışına set çekebilir... demin
kaypak, karışık görünen şekillerin
sinesinde dalgalar gibi yuvarlandığı,
gözlerimin heyula, serap, duman sandığı
o duvara dikkatle bakıyorum... bulanık
gözbebeklerim berraklaştıkça, o karanlık
tecelli yavaş yavaş sisten sıyrılıyordu.
***
girdaplardan göklere yükselen mahşerdi bu!
her hücresinde bir dev vardı, uğursuz asır,
nankör asır, pis asır... gerçeği kuşatan sır
bulut ve dünya: şimdi tarih ardına kadar
açmıştı kapısını... bu rüyada uluslar
zaman merdivenine yaslanmışlardı set set...
hayalden sütunlara dayanmıştı her mabet...
bir yanda kahramanlar, bir yanda peygamberler
ve membre'ye gaipler aleminden haberler
fısıldayan dodon, tep, raphidim, kutsal kaya,
arz-ı mev'ut, musa'nın kollarını semaya
kaldıran harun'la hur, cenkler ve tarih sahrası,
amos'un kasırgayla çalkalanan arabası;
sonra bütün o yarı haydut, yari hükümdar
masal kahramanları, melekler, nim-il akar
adları kah sevgiyle, kah kinle bayraklaşan,
efsanelerin gümrah ışığıyla kaynaşan
insan avcıları: hint, iskandinav elleri,
ispanya ve destanlar: hemde en güzelleri,
iradeleri çelik mızraklar gibi yalçın
yiğitler; hatırası karanlık asırların
sessizliği içinde eriyen kafileler...
talut, davut, delf şehri, endor mağarası, her
akşam altın makasla kesilen mukaddes mum...
ölülerin arasında namrut'u görüyorum
başaklara yan gelmiş booz... işte tiberler,
tanrısal ve muhteşem başlarında efserler,
tosit'in kaleminde laleşen o parlak
gerdanlıkları dört bir yana ışık saçarak
capree, forum, ordugah dolaşıyorlar. tahtın
karanlık zindanlara kadar uzanan altın
zinciri... dağlar kadar yalçındı bu garip sur...
bu tecelli herşeyi kucaklıyordu: çamur,
ışık, madde, ruh. bütün şehirler: teb, atina,
tir'in ve kartaca'nın heybetli enkazına
dayanıpta yükselen roma... bütün nehirler,
sezarlığa özenen her zıpçıktıya: yeter!
yeter! vatandaş kalmak istiyorsan, dur artık!
diyen rubikon. esko, ren, nil ve ar. karanlık
bir iskelet misali göğe set çeken dağın
zirveleri sislerle örtülüydü. o kalın,
o hayalet bulutlar ay'ı aralarına
almış sürüklüyordu. ve meçhul bir fırtına
hisarı zaman zaman ürpertiyordu. ışık
sisle kucaklaşıyor, esrarlı bir aydınlık,
çağdan çağa, taçlardan kalkanlara akseden
gölgelerle oynuyor, kaynaşıyordu. derken
almanya olurdu birdenbire hindistan,
süleyman'ın nurundan bir pırıltıydı şarlman;
beşerin müzlim, garip, sonsuz mucizeleri,
hürriyetin maddeyi canlandıran zaferi...
zümrüt yamaçlı pindus; yanık yamaçlı sina
uzaklardan newton'u müjdeleyen hiseta...
kaşifler: ummanları aydınlatan meş'ale!
fulton vapura binmiş, jason yelkenlisiyle
hem marseyyez, hem eşil... tayfda orda melekde
elektr'in kapısında capane'e beklemekte,
ve lodi köprüsünde bonapart ayaktadır;
işte tahtın uğursuz, korkunç, kasvetli yolu
terle, çamurla, kanla, gözyaşıyla yoğrulu...
sonra müzlim bir tepe ve gölgeler: uluyan
homurdanan, küfreden, tepinen, cana kıyan
şuursuz yığın... heyhat! bu ne derin uçurum
boğuk sesler ve canhıraş çığlıklar duyuyorum
sefalet hıçkırıyor, o şifasız hançere
durmadan, dinlemeden sızlanıyor, boş yere;
zaman zaman buğulu bir aynaya benziyen
bu garip, bu esrarlı manzaraya akseden
hem benim varlığımdı, hem bütün bir kainat
dal dal ve yaprak yaprak fışkırıyordu hayat
şehvet de oradaydı, ölüm de, felaket de,
ten değiştiren ruh da, ruh değiştiren et de;
insanlaşan tanrılar, tanrılaşan insanlar
geçiyordu önümden, dalgalandıkça duvar
ve sonra varlıkların karanlık mahşerinde
gözleri alev alev, dudaklarında hande,
muzlim, mağrur, mustehzi biri dolaşıyordu
biraz dikkat edince tanıdım: şeytandı bu
tanrının ormanında kurnaz kaçakçı şeytan
***
sonsuz karanlıkların bağrına hangi titan
çizmişti bu tabloyu? bu kabuslu rüyayı
hangi heykeltraştı işleyen! bu binayı
kuran kimdi? hangi el sefaleti, dehşeti
matemi, gözyaşını ve binbir cinayeti
kanla, çamurla, sisle, ışıkla yoğurmuştu,
hangi el bu acaip silsileyi kurmuştu?
titriyordum. bu rüya insanlıkla hilkatın
müzlim kaynaşmasıydı. sütunlarından enin
fışırıyordu. surdan göğe yükselen kollar
yumruklaşmıştı hınçtan! vücutlar bir canavar,
vücutlar gomore'ydi. ruhlar sayhun kadar saf
dinle bugün yanyana dizilmişlerdi saf saf;
orada hayvanla insan tek varlık gibiydiler.
burası cennet miydi, cehennem demiydiler,
bilmiyorum. günahlar korkunç gölgeleriyle
yerde sürünüyordu. arada çirkinlik bile
devasa nakışların korkunç azametiyle
hemahenkti, derinden süzdükçe bu duvarı
apaçık görüyordum hayal olan çağları
nasıl kenetlenmişse sırtımızda kemikler
orada öylesine kaynaşmıştı hayır, şer
mezar karanlığından bir yığındı o duvar
dumanlı bir sabaha doğru yükseliyordu
gecelerin göğsünde rüyalaşan asırlar
ışıltılı bir fecrin koynunda eriyordu
yer yer ağarıyordu bağrında ufukların,
bulanık ve yıldızlı sislerle haleliydi
günün kasvetli nuru soluk bir ter gibiydi
alnında o duvarın
için için ürperen, dalgalanan, kaynaşan
bu tayflar dünyasını, seyrederken, fezadan
bir uğultu boşaldı, ezeli sessizliğin
bağrından kopup gelen iki korkunç ve derin
çığlık duydum. gökkubbe sanki aralanmıştı
ilk sayfa tan yerinden kopup kanatlanmıştı
oresti'nin ruhuydu sisleri delip geçen
aynı anda gecenin karanlık sinesinden
apokalips uçtu. bir küsuftan fırlayan
kara bir ifrit gibi korkunçtu, tehditgardı
yaklaşan o iki ruh, gölgeden iki şarldı
bir gelişleri vardı sisleri yırta yırta,
çok geçmeden ezilip gidecektim mutlaka
titriyordum.
geçtiler... bir sarsıntıdır koptu;
kader, diye haykırdı birinci ruh. uğultu
cevap verdi ikinci ruhun ağzından: tanrı!
bu iki veyvelayı dehşetle tekrarladı
meş'um yankılarında karanlık ebediyet.
ürperdi, çalkalandı ve dalgalandı zulmet,
bu korkunç naralarla titredi sur... hükümdar
miğferine el attı, put tacına.. ve duvar
bir cam gibi sarsıldı, kırıldı, parçalandı.
karanlığa karıştı. o ne korkunç bir andı!
iki ruh kaybolunca hayalin sislerinde,
iki büyük kuş gibi.. karanlık perde perde
aralandı ve duvar ayan oldu. bölmeler
çatlamış, parçalanmış, zedelenmişti yer yer
sütunları muhteşem, cidarları perişan
yıkık bir mabet gibi ulu yamaçlarından
girdap görünüyordu
pırıltısı içinde dal dal ve çiçek çiçek
açılıyor, bulutlar arasından geçerek
bir yıldız gibi mağrur yükseliyordu
yıldırım görmüyordu ama o ihtişamdan, insan
tanrının varlığını seziyordu.
***
o loş pırıltıları yer yer o kaypak ve yaprak yaprak
aksettiren: atiyi, maziyle aydınlatan
bu kitap o esrarlı, o karanlık rüyadan,
o canlı heyuladan doğdu.
feza kafamda mısra mısra billurlaşırken
doğum sancılarıyla kıvranırken şuurum
başucumda bir hayal belirdi, vakur, mağmum
tarihin hemşiresi efsaneydi bu... sonra
o gitti, tarih geldi... ikisi de sırayla
birşeyler karaladı, önümdeki deftere...
maziden, uçurumdan, karanlıktan esere
intikal eden nedir? soluk birtakım izler...
hakk'ın ifadesiyle fırtınalı denizler
gibi coşup kabaran devrimlerin yankısı,
zelzeleden sonraki o enkaz yığıntısı,
istikbalin bulanık fecriyle pırıldayan
molozlar... insanların kırık dökük, perişan
yapıları... bağrında karanlıklar barındıran
çağların harabesi... ve gökte zaman zaman
yıldızlaşan bir fikir... korkunç bir salhane bu,
ölümün barındığı uğursuz kaşane bu
duvarlarını kader örmüş bir viranenin,
ama saçaklarında bazen şuh bir güvercin,
bazende bir ışık var... o kuşun adı: ümit
o yıldızım: hürriyet ve sonra vakit vakit
iğrenç taş yığınları arasında sürünen
ifritler, ejderhalar ve sislere bürünen
hudutsuz, hailesi bir enkaz silsilesi...
kadim babil'in tüyler ürperten bakiyesi
perişan kulesidir bu kitap varlıkların,
hayrın, şerrin, matemin ve fadakarlıkların
hazin abidesidir.. ufuklara hükmeden
o yalçın, o serazat, o mağrur silsileden
bugün ne kaldı? dağınık, kırık dökük, derbeder
karanlık vadilerde seraplaşan şekiller,
çirkin yığınlar, garip bir harabe zamanı;
beşerin yavuz, sonsuz, perişan destanı.
ViCTOR HUGO
GUERNOSAY, NiSAN 1857
necip fazıl'dan mehmet akif'e, john ronald reuel tolkien'den picasso'ya kadar yüzlerce halefini etkisi altına alan abide insan, asırların efsanesinde insanoğlunun harap ama mağrur abidesini tüm çıplaklığıyla resmeder; şiirin kılıçtan keskin ifade zerafetiyle insana ve zamana ayna tutar adeta. her bir dizede bir cilde sığacak anlam gizlidir.
bu şiiri okuduktan sonra tarihe sayfa sayfa bakamazsınız. zamanın kapılarını aralayan bu destan sizi insanlığın tarihinde savuruR adeta ve dehşetle anlarsınız ki o surun çatlaklarından akan aslında damarlarınızdaki sıcak kanınızdır.
türkçemize kazandırarak, abideyi kendi dilinde okuma şansı olmayan bizlere hediye eden cemil meriç'i de şükranla yad etmemiz gerekir.
imkanım olsa kat kat semaya yükselen granitten bir duvara kendi elimle kazımak isterdim dünün, bugünün ve yarının efsanesini.
bu arada şiir seven yazar kardeşlerime özellikle victor hugo nun hernani adlı inanılmaz güzellikteki kitabını ve tabii ki charles baudelaire'in kötülük çiçekleri adlı eserini şiddetle tavsiye ederim.