asırların efsanesi

entry1 galeri0
    1.
  1. ***
    ruhlar geçtikten sonra

    bir hayli değişmişti önümdeki manzara..
    sur'u parçalamıştı iki kanat darbesi,
    varlığı kucaklayan o hayal mucizesi
    o dört başı mamur sur, sinesinde, kaderin
    sonsuzluğa kaynaştığı; en eski devirlerin
    çağımızla yanyana otağ kurduğu duvar,
    bağrında asırların, teftiş gören ordular
    gibi, hep bir ağızdan: ''buradayız'' dedikleri
    tekmil mevcutlarıyla nöbet bekledikleri
    o hisar yoktur artık ortada. o kıt'anın
    yerinde odacıklar belirmiş, o cihanın
    sinesinde mezarlar yükselmişti; sütunlar
    hala heybetliydiler, hala ayaktaydılar,
    ama üstleri boştu..asırlar darmadağınık
    asırlar parça parça uzanıyordu artık,
    hepside yaralıydı, sakattı, perişandı..
    gölgeler bir bataklık, gölgeler bir ummandı,
    yıkılan asırları kucaklamıştı gece,
    sislerle sarmaş dolaş, bulutlarla içiçe,
    bir rüyanın perişan enkezıydı bu mahşer,
    viran, uçsuz bucaksız bir köprüydü... kemerler
    birer birer çökmüştü. neredeyse uçuruma
    karışacaktı.. yahut muazzam bir donanma
    bozguna uğramış da batıyordu... fırtına,
    zirveleri dolaşan o kekeme, boyuna
    aynı söze başlar da bitiremez, bocalar;
    o kesik, o karanlık, o garip cümle kadar
    müphemdi, perişandı, bir acaipti bu sur
    yalnız gelecek günler, soluk bir fecrin mahmur.
    rüya gördüm, çağların duvarı uzuyordu
    önümde. granitle etten bir yığındı bu
    bağrına uğultusu sinmişti milyonların
    endişeden kaskatı kesilen o duvarın
    loş oyuklarda vahşi gözler pırıldıyordu
    yığınlar, kabartmalar, nakışlar oynuyordu
    zaman zaman önümde açılıyordu duvar
    yeşimden, samokiden ve altından saraylar;
    uluların, bahtiyarların otağ kurduğu,
    cihanların kandan, buhurdan kurduğu
    inler görünüyordu, seher yeliyle nasıl
    ürperirse bir ağaç, o duvarda muttasıl
    öyle ürperiyordu. alınlarında burçlar,
    alınlarında altın başaklardan sorguçlar,
    muammanın üstüne bağdaş kuran birer sır
    gibi çöreklenmişti sur'a binlerce asır...
    sanki temel taşları canlıydı da, bu mahşer
    göğe yükseliyordu... sanki binlerce asker
    gecelerin fethine çıkan koca bir ordu
    birden taş kesilmişde orada uyuyordu
    kayan bulutlar gibi dalgalanıyordu sur,
    o hem canlı bir yığın, hem hisardı, çamur
    kanıyor, toz gözyaşı döküyor. mermerin
    elinde bazen kırsal asası, bazen keskin
    bir kılıç pırıl pırıl yanıyordu. duvardan
    taş değil de kelleydi sanki, her yuvarlanan...
    insanlığı önüne katan o meçhul rüzgar
    şekilden şekile giren adem, dalgalar kadar
    oynak havva, vahdette sonsuzlaşan varlık insanlık,

    ecelin eğirdiği esrarengiz karanlık
    yumak: alınyazı, çırpınıyordu orada...
    bazen şimşek duvarı aydınlatıyordu da,
    yüzmilyonlarca çehre parıldıyordu birden
    bizim hep dediğimiz hiçlikti beliren
    tanrılar, tacidarlar, kanun, şeref ve zafer
    çağların ırmağında akıp giden nesiller
    ufukları kuşatan karanlık bir silsile
    misali, gözlerimin önünde binbir çile,
    binbir acı, cehalet, açlık ve hurafeler,
    çöken bir kainatın enkazıyla yoğrulan
    bu duvar karanlıkta gittikçe yaman,
    gittikçe daha yalçın, daha sarp, daha mağmur
    yükseliyordu ama nerede? bilmiyorum.
    ***

    ne adetleri saran muamma, ne göklerin
    sis perdeleri, insanoğlunun, sakin, derin,
    inatçı bakışına set çekebilir... demin
    kaypak, karışık görünen şekillerin
    sinesinde dalgalar gibi yuvarlandığı,
    gözlerimin heyula, serap, duman sandığı
    o duvara dikkatle bakıyorum... bulanık
    gözbebeklerim berraklaştıkça, o karanlık
    tecelli yavaş yavaş sisten sıyrılıyordu.
    ***

    girdaplardan göklere yükselen mahşerdi bu!
    her hücresinde bir dev vardı, uğursuz asır,
    nankör asır, pis asır... gerçeği kuşatan sır
    bulut ve dünya: şimdi tarih ardına kadar
    açmıştı kapısını... bu rüyada uluslar
    zaman merdivenine yaslanmışlardı set set...
    hayalden sütunlara dayanmıştı her mabet...
    bir yanda kahramanlar, bir yanda peygamberler
    ve membre'ye gaipler aleminden haberler
    fısıldayan dodon, tep, raphidim, kutsal kaya,
    arz-ı mev'ut, musa'nın kollarını semaya
    kaldıran harun'la hur, cenkler ve tarih sahrası,
    amos'un kasırgayla çalkalanan arabası;
    sonra bütün o yarı haydut, yari hükümdar
    masal kahramanları, melekler, nim-il akar
    adları kah sevgiyle, kah kinle bayraklaşan,
    efsanelerin gümrah ışığıyla kaynaşan
    insan avcıları: hint, iskandinav elleri,
    ispanya ve destanlar: hemde en güzelleri,
    iradeleri çelik mızraklar gibi yalçın
    yiğitler; hatırası karanlık asırların
    sessizliği içinde eriyen kafileler...
    talut, davut, delf şehri, endor mağarası, her
    akşam altın makasla kesilen mukaddes mum...
    ölülerin arasında namrut'u görüyorum
    başaklara yan gelmiş booz... işte tiberler,
    tanrısal ve muhteşem başlarında efserler,
    tosit'in kaleminde laleşen o parlak
    gerdanlıkları dört bir yana ışık saçarak
    capree, forum, ordugah dolaşıyorlar. tahtın
    karanlık zindanlara kadar uzanan altın
    zinciri... dağlar kadar yalçındı bu garip sur...
    bu tecelli herşeyi kucaklıyordu: çamur,
    ışık, madde, ruh. bütün şehirler: teb, atina,
    tir'in ve kartaca'nın heybetli enkazına
    dayanıpta yükselen roma... bütün nehirler,
    sezarlığa özenen her zıpçıktıya: yeter!
    yeter! vatandaş kalmak istiyorsan, dur artık!
    diyen rubikon. esko, ren, nil ve ar. karanlık
    bir iskelet misali göğe set çeken dağın
    zirveleri sislerle örtülüydü. o kalın,
    o hayalet bulutlar ay'ı aralarına
    almış sürüklüyordu. ve meçhul bir fırtına
    hisarı zaman zaman ürpertiyordu. ışık
    sisle kucaklaşıyor, esrarlı bir aydınlık,
    çağdan çağa, taçlardan kalkanlara akseden
    gölgelerle oynuyor, kaynaşıyordu. derken
    almanya olurdu birdenbire hindistan,
    süleyman'ın nurundan bir pırıltıydı şarlman;
    beşerin müzlim, garip, sonsuz mucizeleri,
    hürriyetin maddeyi canlandıran zaferi...
    zümrüt yamaçlı pindus; yanık yamaçlı sina
    uzaklardan newton'u müjdeleyen hiseta...
    kaşifler: ummanları aydınlatan meş'ale!
    fulton vapura binmiş, jason yelkenlisiyle
    hem marseyyez, hem eşil... tayfda orda melekde
    elektr'in kapısında capane'e beklemekte,
    ve lodi köprüsünde bonapart ayaktadır;
    işte tahtın uğursuz, korkunç, kasvetli yolu
    terle, çamurla, kanla, gözyaşıyla yoğrulu...
    sonra müzlim bir tepe ve gölgeler: uluyan
    homurdanan, küfreden, tepinen, cana kıyan
    şuursuz yığın... heyhat! bu ne derin uçurum
    boğuk sesler ve canhıraş çığlıklar duyuyorum
    sefalet hıçkırıyor, o şifasız hançere
    durmadan, dinlemeden sızlanıyor, boş yere;
    zaman zaman buğulu bir aynaya benziyen
    bu garip, bu esrarlı manzaraya akseden
    hem benim varlığımdı, hem bütün bir kainat
    dal dal ve yaprak yaprak fışkırıyordu hayat
    şehvet de oradaydı, ölüm de, felaket de,
    ten değiştiren ruh da, ruh değiştiren et de;
    insanlaşan tanrılar, tanrılaşan insanlar
    geçiyordu önümden, dalgalandıkça duvar
    ve sonra varlıkların karanlık mahşerinde
    gözleri alev alev, dudaklarında hande,
    muzlim, mağrur, mustehzi biri dolaşıyordu
    biraz dikkat edince tanıdım: şeytandı bu
    tanrının ormanında kurnaz kaçakçı şeytan
    ***

    sonsuz karanlıkların bağrına hangi titan
    çizmişti bu tabloyu? bu kabuslu rüyayı
    hangi heykeltraştı işleyen! bu binayı
    kuran kimdi? hangi el sefaleti, dehşeti
    matemi, gözyaşını ve binbir cinayeti
    kanla, çamurla, sisle, ışıkla yoğurmuştu,
    hangi el bu acaip silsileyi kurmuştu?
    titriyordum. bu rüya insanlıkla hilkatın
    müzlim kaynaşmasıydı. sütunlarından enin
    fışırıyordu. surdan göğe yükselen kollar
    yumruklaşmıştı hınçtan! vücutlar bir canavar,
    vücutlar gomore'ydi. ruhlar sayhun kadar saf
    dinle bugün yanyana dizilmişlerdi saf saf;
    orada hayvanla insan tek varlık gibiydiler.
    burası cennet miydi, cehennem demiydiler,
    bilmiyorum. günahlar korkunç gölgeleriyle
    yerde sürünüyordu. arada çirkinlik bile
    devasa nakışların korkunç azametiyle
    hemahenkti, derinden süzdükçe bu duvarı
    apaçık görüyordum hayal olan çağları
    nasıl kenetlenmişse sırtımızda kemikler
    orada öylesine kaynaşmıştı hayır, şer
    mezar karanlığından bir yığındı o duvar
    dumanlı bir sabaha doğru yükseliyordu
    gecelerin göğsünde rüyalaşan asırlar
    ışıltılı bir fecrin koynunda eriyordu
    yer yer ağarıyordu bağrında ufukların,
    bulanık ve yıldızlı sislerle haleliydi
    günün kasvetli nuru soluk bir ter gibiydi
    alnında o duvarın
    için için ürperen, dalgalanan, kaynaşan
    bu tayflar dünyasını, seyrederken, fezadan
    bir uğultu boşaldı, ezeli sessizliğin
    bağrından kopup gelen iki korkunç ve derin
    çığlık duydum. gökkubbe sanki aralanmıştı

    ilk sayfa tan yerinden kopup kanatlanmıştı
    oresti'nin ruhuydu sisleri delip geçen
    aynı anda gecenin karanlık sinesinden
    apokalips uçtu. bir küsuftan fırlayan
    kara bir ifrit gibi korkunçtu, tehditgardı
    yaklaşan o iki ruh, gölgeden iki şarldı
    bir gelişleri vardı sisleri yırta yırta,
    çok geçmeden ezilip gidecektim mutlaka
    titriyordum.

    geçtiler... bir sarsıntıdır koptu;
    kader, diye haykırdı birinci ruh. uğultu
    cevap verdi ikinci ruhun ağzından: tanrı!
    bu iki veyvelayı dehşetle tekrarladı
    meş'um yankılarında karanlık ebediyet.
    ürperdi, çalkalandı ve dalgalandı zulmet,
    bu korkunç naralarla titredi sur... hükümdar
    miğferine el attı, put tacına.. ve duvar
    bir cam gibi sarsıldı, kırıldı, parçalandı.
    karanlığa karıştı. o ne korkunç bir andı!
    iki ruh kaybolunca hayalin sislerinde,
    iki büyük kuş gibi.. karanlık perde perde
    aralandı ve duvar ayan oldu. bölmeler
    çatlamış, parçalanmış, zedelenmişti yer yer
    sütunları muhteşem, cidarları perişan
    yıkık bir mabet gibi ulu yamaçlarından
    girdap görünüyordu
    pırıltısı içinde dal dal ve çiçek çiçek
    açılıyor, bulutlar arasından geçerek
    bir yıldız gibi mağrur yükseliyordu
    yıldırım görmüyordu ama o ihtişamdan, insan
    tanrının varlığını seziyordu.
    ***

    o loş pırıltıları yer yer o kaypak ve yaprak yaprak
    aksettiren: atiyi, maziyle aydınlatan
    bu kitap o esrarlı, o karanlık rüyadan,
    o canlı heyuladan doğdu.
    feza kafamda mısra mısra billurlaşırken
    doğum sancılarıyla kıvranırken şuurum
    başucumda bir hayal belirdi, vakur, mağmum
    tarihin hemşiresi efsaneydi bu... sonra
    o gitti, tarih geldi... ikisi de sırayla
    birşeyler karaladı, önümdeki deftere...
    maziden, uçurumdan, karanlıktan esere
    intikal eden nedir? soluk birtakım izler...
    hakk'ın ifadesiyle fırtınalı denizler
    gibi coşup kabaran devrimlerin yankısı,
    zelzeleden sonraki o enkaz yığıntısı,
    istikbalin bulanık fecriyle pırıldayan
    molozlar... insanların kırık dökük, perişan
    yapıları... bağrında karanlıklar barındıran
    çağların harabesi... ve gökte zaman zaman
    yıldızlaşan bir fikir... korkunç bir salhane bu,
    ölümün barındığı uğursuz kaşane bu
    duvarlarını kader örmüş bir viranenin,
    ama saçaklarında bazen şuh bir güvercin,
    bazende bir ışık var... o kuşun adı: ümit

    o yıldızım: hürriyet ve sonra vakit vakit
    iğrenç taş yığınları arasında sürünen
    ifritler, ejderhalar ve sislere bürünen
    hudutsuz, hailesi bir enkaz silsilesi...
    kadim babil'in tüyler ürperten bakiyesi
    perişan kulesidir bu kitap varlıkların,
    hayrın, şerrin, matemin ve fadakarlıkların
    hazin abidesidir.. ufuklara hükmeden
    o yalçın, o serazat, o mağrur silsileden
    bugün ne kaldı? dağınık, kırık dökük, derbeder
    karanlık vadilerde seraplaşan şekiller,
    çirkin yığınlar, garip bir harabe zamanı;
    beşerin yavuz, sonsuz, perişan destanı.
    ViCTOR HUGO
    GUERNOSAY, NiSAN 1857

    necip fazıl'dan mehmet akif'e, john ronald reuel tolkien'den picasso'ya kadar yüzlerce halefini etkisi altına alan abide insan, asırların efsanesinde insanoğlunun harap ama mağrur abidesini tüm çıplaklığıyla resmeder; şiirin kılıçtan keskin ifade zerafetiyle insana ve zamana ayna tutar adeta. her bir dizede bir cilde sığacak anlam gizlidir.
    bu şiiri okuduktan sonra tarihe sayfa sayfa bakamazsınız. zamanın kapılarını aralayan bu destan sizi insanlığın tarihinde savuruR adeta ve dehşetle anlarsınız ki o surun çatlaklarından akan aslında damarlarınızdaki sıcak kanınızdır.
    türkçemize kazandırarak, abideyi kendi dilinde okuma şansı olmayan bizlere hediye eden cemil meriç'i de şükranla yad etmemiz gerekir.
    imkanım olsa kat kat semaya yükselen granitten bir duvara kendi elimle kazımak isterdim dünün, bugünün ve yarının efsanesini.
    bu arada şiir seven yazar kardeşlerime özellikle victor hugo nun hernani adlı inanılmaz güzellikteki kitabını ve tabii ki charles baudelaire'in kötülük çiçekleri adlı eserini şiddetle tavsiye ederim.
    1 ...
© 2025 uludağ sözlük