sonbahar’ da atakule’nin yanındaki botanik parkın kahverengiliğini adımlamayı, botanik park’ın hemen yanındaki atakule’nin en tepesinden ankara’ya bakıp, ayrancı’nın, kavaklıdere’nin, esat’ın, ulus’un, balgat’ın; ankara’ya ait her şeyin yerli yerinde olduğunu görmeyi, bir kış günü kuğulu park’ın beyaza bürünmesine eşlik etmeyi, ankara’nın, konuştukça ağızlardan buhar çıkartan soğuğunda kızılay’ın caddelerinde dolaşmayı, hemen hemen her adım başındaki dönercilerden birinde ekmek arası döner yemeyi, metroya ya da ankaray’ a binmek için bilet kuyruğuna girmeyi, gençlik parkı’nda ankara havaları eşliğinde çay içmeyi,
özlediğim şehir...
Koşulsuz, geri dönülemez ve çok saçma bir şekilde aşık olduğum şehir. Sürekli içimde ona karşı bir özlem, koskocaman bir sevgi ve kendisinin aksine rengarenk çiçeklerim var.
ilk ve son kez orada aşık olduğum için mi, devlet binalarına ve bürokrasiye bayıldığımdan mı yoksa ilk kez orada kar gördüğümden mi bilmem ama ben hayatımda hiçbir şeyi bu kadar sevmedim. Çünkü canımın içi Ankaram gittikçe, baktıkça, ayrıldıkça ağlıyorum. Lütfen sen de içinden ağla, dışından ağlarsan otobüsle gelmek zorunda kalırım, korkuyorum.
Cuma gecesi bile tunalı hilmi caddesi ölü gibi olan şehir üstelik bu mevsimde. Bi de kışı düşünün. Yazın zaten kimse kalmıyor ankarada. Kısaca gece hayatı olmayan bir başkent.