unutulur gibi olan aradan 1 yıl geçse de 10 yıl geçse de hiç umulmaz bir anda insanın aklına geliveren bir şey. bir takıntıdan tek farkı aşkın insana bazı yüksek duygularla üşüşmesi olsa gerek.
gariptir alır götürür adamı bittiğindeyse ulan değer miymiş be dersin içinden ben her şeye bu kız için mi katlandım...
aşk bitti be sözlük bitmez derdim ama benim de bi dayanma sınırım varmış. şimdi ona karşı hissettiğim boşluk büyük bi boşluk. çünkü "o" herkes gibi,o da sıradan artık... ve ben bir daha bu duyguyu yaşamak istiyor muyum? cevabım milyon kez hayır. neden diye sorarsan çok acıtıyo lan sözlük bile bile acı çekmeye ne gerek var şükür kurtuldum adı "aşk" olan duygudan ve şimdi gerçeten mutluyum.
hiçbir ayrıntısı üstünkörü geçilmemiş, büyük bir titizlikle hazırlanmış. bu roman elif şafak'ın ne kadar iyi bir yazar olduğunu bir kere daha kanıtlamakla kalmıyor; aynı zamanda bildiklerini ifade etme ve insanlara aktarma yeteneğinin de ne kadar iyi olduğunu gösteriyor bizlere..
13. yy' da mevlana'yı, şems-i tebrizi'yi mevlana'nın aile hayatını, sıradanlığını ve aynı zamanda yüceliğini sergiliyor okuyucuya.
mevlana'nın şiir yazma konusunda kendisini en başta son derece yetersiz bulmasının ve onu yüreklendiren, yeteneğini keşfetmesini sağlayan şems' le geçen günlerinin içinde buluyorsunuz kendinizi. daha bir merak ediyorsunuz yüce mevlana'yı ve kitaplarını..
çünkü eseri okuyup da ruhen onun hayatının içinde yaşayan ve o şiirleri neler geçirdikten sonra yazdığını ve hemen hemen neler hissettiğini çok daha farklı anladıktan sonra şüphesiz daha iyi algılıyorsunuz mevlana'yı okuyan diğer insanlardan..
içinde sevgi, aşk, geçen her şarkıda onu aramak ve sevgisini içinde hissetmek, gerçekmiş gibi dokunmak güzel saçlarına rüyada olduğunu unutarak. sevmek hemde çok sevmek, delice sınırsızca, kuralsızca... yanındayken bile özlemek, nefesini. ona adıyla değil aşk diye hitab etmek....*
vücudunuzda akan akanın birden ısındığını, olmadık yerde yüzünüzün güldüğünü, karın boşluğunuzda sanki kelebek olduğunu, aniden titrediğinizi, gözlerinizin dolduğunu, her şarkıyı ona uyarladığınızı, resmine baktığında içnizin ısındığını hissettiren dünyanın en mükemmel, en acı verici, en acımasız, en sabırsız duygusu.
belki çok şey beklediğimden olabilir, beğendiğim ancak hayran kalmadığım elif şafak romanı.
mevlana celalettin rumi hazretleri ile şems'i tebrizi hazretlerinin bir elmanın iki yarısı gibi bir araya geldiklerinde bütünü oluşturduğu, birbirlerinin aynası olup kendilerini daha iyi tanıdıkları ve böylece Allah'ı daha iyi tanıdıkları hikayenin arka planında 3 çocuk annesi, hayatı hep garanti oynamak olmuş, maldonado gibi ileriye pas riskine girmemiş, aman pas yerine gitsin de yan pas olsa da olur diyen ella'nın aşkı keşfi anlatılıyor.
mevlana'nın şems ile muhabbeti anlatılırken derine inilmemiş. işin sadece birbirlerine ayna olma kısmı anlatılmış. mesela ibadet kısmı hiç anlatılmamış. romanda mevlana ve şems'i sadece bir kez namaz kılarken görüyoruz.
öyle bir hava veriliyor ki romanda, bir noktada sanki "benim kalbim temiz" noktasına geliniyor. şems'in şarap içmesi gibi. tabii ki biz biliyoruz ki tasavvuf ehli müstesna durumlarda müstesna davranışlar sergileyebiliyor (enel hakk denilmesi gibi). ancak romanda böyle bir müstesna hava yoktu.
ayrıca melih arat'ın da köşesinde belirttiği gibi romandaki karakterlerin üslupları birbirlerine çok benziyordu. hiç sarhoş süleyman ile diğerlerinin konuşma stili benzer mi bu kadar?
ben de yanlış anlamış olabilirim ancak roman bittiğinde mevlana ve şems'in aslında sıradan birer insan oldukları hissine kapılıyorsunuz. halbuki onlar müstesna insanlardı.
aşk bencilliktir. Yalnızca benimsin, tümüyle benimsin daima benimsin der aşık. Bir parçasını bile başkasına vermez, dokundurtmaz koklatmaz,elinden gelse göstertmez. ben nasıl seviyorsam onu , o da öyle coşkulu sevsin der. çoğu kez kıskançlıkta arkadaş olur bencilliğe.
aşk, mecnunu leylası için çöllere düşüren, ferhatı, şirin için dağları deldiren, kalpte bulunmaz köşedeki inci tanesi. inci tanesi denilince akla hep parlak, baktığınızda gözlerinizin içine kadar görebileceğiniz berraklıktaki taş gelir.
o inci, o parlaklığa ulaşana kadar saklanır, korunur ve o parlaklığı alır, değerlenir. işte aşk da böyledir dostlar, ne kadar gizler, saklar ve kendi içinizde yaşarsanız o derece değerlenir.
bir kere dile düşürüvermeyi gör aşkı, parlaklığı da gider değeri de.. o, saklınızda ne kadar kalır da, güneşten ve kendinizden bile korursanız, o derece ısıtır bedeni. sevgi, bu sıcaklığın dışa vurumudur işte. dilden çıkan sözcükler o sıcaklık içinizi ısıttığı derece tatlı olur, aşk duyduğunuz kişiyi etkiler, ama siz sözcüklerden etkilenip ısındğınız için onun içi size akar, bilmezsiniz.
bir insan sadece karşı cinsinden olan insana aşk duymaz, kişi bir başkasına aşık olabilmesi için, şlk önce kendine aşık olması gerekir kendimce. insan kendisini sevmezse, diğer hiç bir şey ve hiç bir kimseye sevgisini gösteremez, ve sevgi göstermedikçe aşıkta olamaz.
aşk, başladığında sonsuzluğu noktalar. eğer aşıksanız sonları düşünürsünüz hep, en sonunda ne olacak derdi başınızın içinde uğuldar durur. herşey etrafınızda dönüp durur ama farketmezsiniz, tıpkı sevgilinizi düşünerek yürüdüğünüz bir yolda en yakın arkadaşınızı tanımadan geçmeniz gibi.
aşk bittiğinde ise; sonsuzluk başlar. düşünceler asla bir sonla bitmez. herşey olağan seyrinde devam eder. artık kim ne yapmış, ne yapacak hep gözünüzün önündedir, aşktan dolayı geri planda devam eden olaylar silsilesinin içerisinde buluverirsiniz kendinizi, ve yanarsınız yandığınızı bilmeden.
tarifsizdir aşk. tarif edilse de ferhata göre dünyanın anlamı şirin, leylaya göre mecnun olur. aşkın tarifi yarin gözleridir, elinizle gözlerinin önünden çektiğiniz saçlarıdır, onun gülüşü bakışıdır. bu yüzdendir ki aşkın bir tarifi değil, milyonlarca tarifi vardır.
çünkü bu dünya da milyonlarca aşık vardır. aşkın dili lisanı ise kalbe akan kandır. aşk bittiğinde akan kan durur, güneş doğmaz ve asla batmaz.
yürek yanar.. yanar.. yanar..
kül olur..
aşkıma; "seni seviyorum.. 6 yıldır olduğu, ve ömrüm boyunca olacağı gibi.".