bir karşı ütopyadır , platona veya diğerlerine göre mükemmel bir yapıyı değilde korkulan gelecekteki bir yapıyı ele almıştır,başlarda biraz sıkar ama olayları anladıkça akıcı hale gelir
Orwell, romanı iskoçya'da verem ile boğuşurken 1947-1948 yılları arasında yazmıştır. Roman, Avrupa'daki Son Adam (The Last Man in Europe) ismiyle yazılmıştır. Öte yandan, ABD ve Birleşik Krallık'taki yayımcısı (roman bu iki ülkede aynı anda satışa sunulmuştur) pazarlama meseleleri nedeniyle romanın adını Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'e (Nineteen Eighty-Four) çevirmiştir. Roman ilk kez 8 Haziran 1949'da basılmıştır. *
Gelecekle ilgili bir kitap yazacaksak, konusu ne olursa olsun, epey bir yıl sonrayı baz almamız gerektiğini gösteren kitap. 2084, 3084 gibi.
Geçen gün, kitapçıda dolanıyorum, iki üç liseli ergen kız kitap bakıyorlar. Biri 1984'ü eline aldı, kitap nadide tür bir böcekmiş gibi evirdi çevirdi, sonra hıhlayarak yerine koydu. Ötekisi neden bıraktığını sordu. Bizim kız "e arkasında bilimkurgu bi şeyler diyor ama bu kitap taaa 30 yıl önceyi anlatmış, otuz yıl öncenin bilimkurgusunu ben napayım" dedi: "2084 olsa alır okurdum o zaman kimbilir ne kadar ilerlemiş olurduk, ayrıca 1984'te arka kapakta yazanların hiçbiri olmamış, bu kitabın süresi dolmuş."
Tabi bendeniz o sırada küçük dilimi midemden geri çıkarmaya çalışıyordum, arada yutuvermişim bu sözler üzerine.
Yaa Orwell amca, kitabın adını niye 1984 koyarsın? 2084 koysaydın bizim Türk ergenlerinin bestseller'ı olacaktır. Bu halinle anca çağlar öncesinden kalma dinozor gibisin.
Aklınızda olsun, konusu gelecekte vuku bulan bir kitap yazıyorsanız, yakın tarih seçmeyin ki yazdıklarınız yalanmış gibi görünmesin. Bizim akıllı mı akıllı gençlerimizden bize ders olsun.
filmi değil ancak kitabı dehşettir. ilk yüz sayfa "bu muymuş len bu kitap?" der ve sıkılabilirsiniz ancak özellikle düşünce polisinin distopya kahramanlarını yakalaması ile ve ondan önce de goldstein'ın kitabı okunduğunda sarmaya başlayan kitaptır.
işkence esnasında "peki parti buna 5 diyorsa yine 4 müdür?" sorusu sorulduğunda eğer ki kitabı metroda yolculuk ederken okuyorsanız birden "4 ulan 4" diye bağırabilir,bütün insanların dikkatini istemsizce de olsa çekebilirsiniz.
velhasıl okunması gereken kitapların başında,okunması gereken distopyaların ise ilk sırasında gelmektedir.
şu anki türkiye'nin durumunu çok güzel anlatan kitaptır. gazeticilik yapıyorsun, azıcık ayarı kaçırdın mı silivri'ye gidiyorsun. protesto yaptın mı hükümeti rezil etmiş oluyorsun.
"freedom is the freedom to say two and two make four. if that is granted, all else follows."
george orwell'ın 1948'de bitirdiği bu eser, insanlığın evrensel problemleri üzerinde durarak bütün insanlara, hatta geçmişe, şuana ve geleceğe hitap eden alegorik politik bir romandır. kitap, kurgusu ve adını aldığı zamanla (1984) size uzak gibi görünse de aslında anlatılanların hem içinde bulunduğunuz "şimdiye" ve olmasını istemeyeceğiniz bir "geleceğe" yakın olaylar içerdiğine şahit olacaksınız. böylece, "özgür irade veya her anlamda özgürlük"ün kesinlikle ne kadar vazgeçilmez bir ihtiyaç olduğunu fark edeceksiniz.
1940'lı yıllarda kaleme alınmış olmasına rağmen kitap 1984e ithafen kurgulanmış; 2050yi de içinde barındırarak günümüz 2012si için öngörülerinin bir kısmının doğru olması ve ilerde olabilecekler hakkındaki fikirleriyle sizi dehşete düşürmek için oluşturulmuş görünse de hangi zaman olursa olsun insanlar için "erken uyanış"ı amaçlamıştır.
george orwell abddeki bir sendikacıya bu kitapla ilgili şöyle bir mektup yazmıştır:
kitapta anlattığım toplumun bir gün mutlaka gerçek olacağına inandığımı söyleyemesem de, ona benzer bir toplumun gerçek olabileceğine inandığımı söyleyebilirim diyordu.
21.yüzyılda üç süper devletin ortaya çıkmasıyla dünya okyanusya, doğuasya ve avrasya adlarını alan büyük devletler arasında parsellenmiştir.
okyanusya, kuzey ve güney amerikaya, britanyaya, avustralyaya ve güney afrikaya hükmederken avrasya, avrupa ve asyanın portekizden bering boğazına kadar uzanan kısımlarından meydana gelir. doğu asya ise, çin, çinin güneyindeki ülkeler, japonya, mançurya, moğolistan ve tibeti kapsar. bu üç büyük devletin ele geçirmeye çalıştığı, ortadoğu, orta afrika ve güney hindistanı içine alan ara bölgeler de vardır. dünya nüfusunun beşte birini oluşturan ara bölgeler, üç devlet arasında sürekli el değiştirir. ara bölgelerde yaşayan halklar, elden ele geçirilen köleler durumundadır. bütün topluma sürekli denetleyen baskıcı düzenle hükmederler.
kitaptaki hikaye okyanusya devletinde geçer. ana karakter, winston smith, diğerlerine rağmen dayatılan düşüncelere, zorbalığa, düzene ve tüm okyanusya halkı tarafından sevilmesi gereken lider büyük biradere karşı bir hoşnutsuzluk; farklı bir bilinç oluşturmayı başarmıştır.
günlük tutmaya başlamasıyla kurallara karşı ilk başkaldırışı sizi geleceğe dair bir umut kırıntısıyla peşinden sürüklemeye başlar ama umutlarınız boşa mı çıkar yoksa büyük bir zaferle mutluluğa mı dönüşür bunu kitabın sonunda anlayacaksınız.
toplum, iç parti üyeleri (ayrıcalıklılar), dış parti üyeleri (daha az ayrıcalıklılar) ve proletarya (hiç ayrıcalığı olmayan) şeklinde üçe ayrılmıştır
iç parti kolektif bir iktidar paylaşımıyla toplumu geçmişten koparıp gelecekten uzak tutarak sadece şuana odaklamayı ve insanların belleklerini kontrol ederek iktidarı kitapta birkaç yerde bahsi geçen almanya faşizminden, rusya komünizminden ve tüm baskıcı yönetimlerden daha sistemli ve işlevsel bir doktrinle yönetmektedirler. dış parti iç partinin ayak işlerini yapan sıradan halktan bir gömlek daha üstün partinin yılmaz bekçileriyken proletaryanın toplumdaki yeriyse çok çalışıp az düşünmekten başka bir şey değildir
iç partinin değer verdiği tek şey iktidar olduğu için tek çabası da bunu korumaktır. bu yüzden iktidarı sarsacak her türlü düşünce geçmişle beraber değiştirilmiştir
artık eşitlik, özgürlük kavramları yerini çift düşünle bambaşka anlamlara terk etmiştir. insanların geçmişten bihaber olması, belleklerinin boşaltılması hükmetmeyi kolaylaştıracağı için yeni söylemde çift düşün (eski söylemde gerçeklik denetimi ) yöntemini kullanarak hedeflerine ulaşmışlardır
bu iktidarın geçmişten bugüne tüm baskıcı ama yıkılması muhtemel yönetimlerden ders alıp kişileri korku veya toplumculuk vaatleriyle yönetmek yerine insanların bilinçlerine nüfuz ederek direkt ikna ve kabullenme; başka çarenin mümkün olmadığına inandırarak etkileri altına almışlardır. akıl yürütme ve çıkarım yapmaya müsaade edilmediği için iç partinin dayattığı en basit örnek (kitapta sık sık geçer) "2×2=5" önermesi çift düşün ilkesiyle tüm insanlarca artık doğru kabul edilir.
toplumu etkilemenin ve yönetmenin en etkili yöntemlerinden biri dile hükmetmektir. var olan dili sadeleştirerek yeni söylem adı altında sözcüklerin anlamları birer birer tek anlama indirgenmekte, bazı kelimelerin anlamları ilk anlamlarından tamamen uzaklaştırılarak bazı kelimelerse direkt atılarak topluma basit ve kullanılması şart bir dil olarak kabul ettirilmiştir. yeni nesil artık özgürlüğün anlamını ormanda gezme özgürlüğü, eşitliğinse boy, en ve renk olarak aynı olma şeklinde algılayacaktır, böylece yeni söylemle dil sadeleştirilip teke indirildikten sonra kafalarında şekillenecek fikirlerin ifade edilemeyecek olması olası bir eylemi de engellemiş olacaktır.
aile, insanlık, dostluk kavramları anlamlarını yitirmiştir. tek sevgi büyük birader için beslenmeli fikriyle insanların beyinlerini çocukluktan itibaren sistematik bir şekilde yıkayan iktidar ve yardımcıları toplumun özel hayatını da yok etmiştir. evlere yerleştirilen tele ekranlarla insanların her bir hareketi kontrol altındadır. hiçbir şey yapmadan kurallara uymak kolaydır ama beyne söz geçirmek düşünceleri yönlendirmek o kadar kolay değildir. düşünce polisi her an insanları izlediğinden insanlar, istemeden de olsa hoşnutsuzluklarının belki bir mimikle belki de uykuda sayıklamasıyla belki de evlatlarının ihbarıyla ortaya çıkmasıyla sevgi bakanlığını boylayabiliyorlar. ama o eziyet yuvasında istenen düşünce suçunun itirafı değil onun değişimidir.
herkesten sakladığınız yüreğinizin bile kontrolünü teslim etmeyi hayal edebiliyor musunuz?
george orwell bizim için hayal etti. esaret büyük bir kederdir ama uzaklarda da olsa özgürlük umudu buna katlanmanızı kolaylaştırır. peki özgürlük diye bir kavram bile yokken esaretin neresi kötü olabilir? var olmayan bir şeyin yokluğu da hissedilmez.
mutluluğun iki çeşidini sunan yazar sizi düşünmeye ve dikkatli olmaya davet eder; çok uzak olmayan bir zamandan, 1948den...
öncelikle uyarayım, bu yazı okumamış kişilere kitabın önemli noktaları hakkında bilgi vereceği için önerilmez.
george orwellin 1984 adlı romanı baş karakter winston smithin çalışmakta olduğu zafer konağına gitmesiyle başlar. onun görevi kendisine gelen metinleri değişen olaylara göre güncellemektir.
kitabın anahtar konularından ilki geçmişin değiştirilmesi meselesidir. fakat bence bu orwellin sınırsız hayal gücü neticesinde fazlaca abartılmış. eğer orwellin betimlediği gibi bir yönetim, uçağı biz icat ettik diyorsa, bunu tüm yazılı kaynaklardan da değiştirmelidir. fakat bahsedilen coğrafyada milyonlarca insan yaşıyor ve bu insanların milyonlarca kitapları olmalı. sözgelimi türkiyede sadece 13 milyondan fazla kitap varsa, bu coğrafyada da milyonlarca yazılı kaynak olmalı. bu nedenle, eğer hükümet öngördüğü gibi tüm kaynakları değiştirebiliyorsa iki şey yapabilir. bunlardan birisi tüm yazılı kaynakları yok edebilir. ikincisi ise onları toplayıp değiştirebilir. fakat ikincisi daha çok şüphe çekeceğinden bence birincisi tercih edilmeliydi. fakat yazarın ikincisini tercih ettirdiği çok açık
yazar bu sayfalarda düşünce polisinden de bahsediyor. bu yazarın abarttığı ikinci durum. böyle (düşünpol) bir istihbarat sistemi, teknik olarak iki şekilde çalışabilir. birincisi hükümete bağlıdır, ikincisi ise özerktir. eğer hükümete bağlı ise hükümet görevlilerini bu denli sıkı denetlemesi hükümeti ona bağlı hale getirecek, hükümetin kuklalaştırılmasıyla neticelenecektir. diğer şekilde özerk ise bu seferde hükümetten daha fazla güçlü olma riski taşıyor. ayrıca, diyelim a coğrafyasında 50 milyon insan yaşıyor. bu insanların tamamını bahsedildiği şekilde denetleyecek bir birim için milyonlarca ajan gerekiyor. yani biraz daha ileri gidersek, insanların yarısı ajan olmalı. fakat bu seferde, latince bir sözde denildiği gibi quois qustoduet, ipso custodes bekçilere kim bekçilik edecek?
yazar diğer bir abartıyı ise, tele ekran adını verdikleri tuhaf elektronik sistemde yapmış. bir ajan en fazla 5-10 ekranı hem gözleyebilir, hem de dinleyebilir. kaldı ki her evde, her işyerinde, her sokakta ve dünyanın üçte birinde böyle muazzam bir ağ sistemi kurulmuş. bu sistemi çalıştırmak için nüfusun yarısına yakınının herhalde kamera başında insan dinlemesi gerekir. burada teknolojik bir öngörüde bulunmuş sadece diye yazar savunulabilir. ama mesele işin teknik boyutu değil, mantıksal sınırı.
düşünce polisi, bu sözde sosyalist ülkede, her istediği kişiyi kontrol edebilen müthiş (!) bir istihbarat sistemi anlaşılan. kahramanımız winston, sürekli psikolojik bir baskı altında ve bu onu devleti hakkında şüpheler duymaya itiyor. yazar buralarda ilk kez yenikonuş adını verdikleri dile de değiniyor. eleştirmem gereken ikinci nokta ise bu dilin düşünce zayıflatıcı etkisi. eğer dil bahsedildiği gibi düşünceyi zayıflatacaksa (ki yapabilir) bundan devlet yöneticileri de etkileneceği için, bindikleri gemiyi batırıyorlar gibi görünüyor.
bakanlıklar tezat bir şekilde adlandırılmış. sözgelimi sevgi bakanlığı işkenceden sorumlu.
ülkelerinin bir de muhalifleri var. bu troçkist bir adam ve adı emmanuel goldstein. ingiliz sosyalist partisi iktidarı (ingsos) aleyhinde olduğu söylenen bu adama nefret kusuluyor ve iki dakikalık nefret adını verdikleri tuhaf bir ayinde adama hakaretler ediliyor. bu adam tahminimce hiç var olmayan, insanların nefret duygularını istismar etmek için ortaya atılan tuzak.
hikâyelerin besleyici öğesi olan aşk, bu romanda da kendini gösteriyor. winston, adının daha sonra julia olduğunu öğreneceği bir kadınla tanışıyor. kadından öyle nefret ediyor ki (ilk görüşte nefret) kafasını bir tuğla ile parçalamak istediğini bile söylüyor (tabii ki içinden). kadının düşünpolden oluğunu zannediyor. fakat kadın bir gün onunla çarpışıyor ve winstonun eline bir kağıt sıkıştırıyor. kağıtta seni seviyorum yazıyor.
kitap, ingiltere egemenliğindeki okyanusya adını verdikleri bir ülkede yaşanan sosyalist bir devrim üzerine kurulmuş. ancak bu sosyalizm, anlaşılan yazarın etkilendiği, bolşevik rejiminin bir tür taklidi. nitekim stalin zamanında yaşanan olaylar ibret verici, muhalif düşünceler anında yok ediliyor. işkence her yerde! kendisi de sosyalist olan yazar, bunları görünce anlaşılan sadece devlet egemenliği ya da devletin tanrı rolü oynadığı bir sistemin çıkmaza sürükleneceğini öne sürüyor. kitapta devrimi gerçekleştiren proleterlerin kendilerini böyle nasıl hayvan statüsüne indirgedikleri anlaşılır değil. ama önemli olan devletin denetleyici bir mekanizmasının olmaması halinde, düşünceden zamana kadar her yerde etkinliğini artıracağıdır. sonunda herkes küçük bir kadronun yönettiği bir diktatörlüğün içinde bulabilir kendini. sözde sosyalist rejim, sosyalizm sözünü sadece beyni yıkanan insanlara afyon olarak kullanıyor. kapitalizmin bir devamı olmaktan öteye gidemiyor.
yüzlerce kitaba, filme etki etmiş ve distopik eserlerin belki de en başarılısı denebilecek bu kitap, siyaset, bilim kurgu, aşk ve aksiyon öğelerini başarılı bir şekilde içeren tam bir başyapıt. *
george orwell'in ölümsüz eseri ve baş yapıtı olan kitabın adıdır. kesinlikle okunmalıdır demiyorum bile.
yazar romanı verem ile savaşırken yazmıştır. romanın, asıl adı avrupa`daki son adam dır.
truman doktrinin açıklandığı yıllardan hemen sonra bu kitabın çıkması orwell'in sosyalizm karşıtı olduğu ve abd propagandası yaptığı düşünülebilinir fakat orwell bunları büyük birader karakteriyle aslında red etmiş olsa da daha sonradan açıklama yapmak zorunda kalmıştır. ve asıl meselenin faşizm olduğunu belirtmiştir.
kitabın korku ütopyası olduğunu söyleyen bir kesimde vardır. fakat orwell romanını yazarken gerçeklere dayanarak yazmış, gazeteci olarak bir çok ülkede çalışmış ve gözlemler yapmış ve bu eseri kaleme almıştır.
kitap genel anlamda düşünce özgürlüğünün, ve özgürce yaşamanın önemini vurgularken totaliter rejimlerin nasıl bir tehdit olduğunu düşüncelerinizin önüne serer.
çocukluğunu doya doya yaşamış son güzel kuşağın doğum tarihlerinden biri. 1984 doğumluluar uçurtma da uçurmuş, joystickle de oynamıştır. 1984 doğumluluar susam sokağını da izlemiş, hagi'yi de canlı canlı seyretme şansına erişmiştir. yılbaşında "bir başka gece" de izlemiş, güner ümit'le turnike de... süper baba'yı da tanımış ezeli de...1984 doğumlu olmak bir şanstır.
George Orwell'ın kitabıdır. Herkesin okuması gereken bir kitaptır. Yazar sadece tarihi tutturamamıştır. Günümüzde olan şeylerin çoğunu kitapta yansıtmıştır.